Macaristan’da muhalefetin 16 yıllık bir otokratı ezici bir çoğunlukla devirmesi bu satırların yazarı dahil birçok demokrata önemli oranda umut aşıladı ve zor olanın belki de mümkün olduğunu gösterdi.
Bakmayın siz bizim iktidar papağanlarının “Macaristan Türkiye’ye benzemiyor” feveranlarına, Macaristan’da olanlar çok önemli ve bizi de bal gibi ilgilendiriyor.
Peki neden öyle?
Çünkü dünya siyasetinde yeni bir olguya tanıklık ediyoruz.
Toplumlar eskisi gibi sınıf bazında değil demokrasi ve otoriterlik ekseninde çatışıyor. Siyasal mücadele büyük oranda; yolsuz, çoğunlukla ırkçı, otoriter tek adam rejimlerine karşı kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğüne inanan, çoğulcu bir demokrasi isteyen kesimler arasında cereyan etmeye başladı. Tabii ki, ideoloji gibi siyasal referanslar önemini tamamen yitirmedi ama bu kavgada esas olarak araçsallaştırılıyorlar. Asıl mesele ülkeyi nasıl bir anlayışın yöneteceği meselesidir.
Bir tarafta tek bir adama bağlı siyasi bir kabile ve onların kendilerini bu ülkenin kaynaklarına el koyup yeme hakkına sahip olmalarına inanmaları, diğer tarafta daha klasik anlamda kuvvetler ayrılığı ile denge ve denetime önem veren, kamusal alanda ortak aklı ve müzakereyi önceleyen çoğulcu ve katılımcı demokrasi taraftarları ki bunlar kamu kaynaklarının sıkı ve şeffaf bir şekilde denetlenmesini istemekteler. Üstelik önceki dönemin yolsuzlarının hesap vermesi gerektiğini talep etmekteler.
Ali Yaycıoğlu’nun belirttiği gibi, “Macaristan’daki otoriter Orbán rejimi, tıpkı Türkiye’deki Erdoğan rejimi gibi, yeni otoriter sağın prototip örneklerinden biri. Bu rejimler arasında karşılıklı öğrenme, esinlenme ve uyarlanma ilişkileri var. Aynı zamanda uluslararası ve ulusal dinamikler, ekonomik dönüşümler, teknolojinin siyasette kullanımı, devlet aygıtının işleyişi gibi başlıklarda da ülkeler arasında karşılaştırmayı mümkün ve gerekli kılan çok sayıda unsur mevcut.”[1]
Bu anlamda otoriterlere karşı olan mücadelenin çapı ve kapsamı genişledi. Macaristan’dan Türkiye’ye, Hindistan’dan ABD’ye, Rusya’dan Slovakya’ya bu ülkelerin ruhuna ilişkin çetin bir mücadele söz konusu. Bu rejimler birbirileri ile knowhow paylaşıyor ve birbirlerini cesaretlendiriyorlar. ABD Başkan Yardımcısının Budapeşte’de seçime günler kala açık açık Orbán’a destek vermesi hafızalarımızdan kolayca silinmeyecek gibi.
Peki bu mücadele küreselleşti ise bu Türkiye’de devam eden demokrasi mücadelesi için ne anlama geliyor?
Birkaç yıldır yazdığım gibi Türkiye otoriterliği dünyanın en sofistike ve ileri modellerinden biridir. Bu ülkede Moskova’da olduğu gibi ansızın balkondan aşağı düşmüyorsunuz. Bizde iş daha sofistike ve kabul edelim daha insani yollarla “çözülüyor”. Temel olarak iktidarın sopası olarak görev yapan hukuk sistemi ve devletin kolluk gücü muhalefeti baskı altında tutmaya yetiyor.
Dolayısı ile Türkiye demokratları Macaristan’daki TISZA’dan daha dezavantajlı şartlarda mücadele ediyor. Bizde Kopenhag değil Ankara kriterleri geçerli ve bu kriterler temel olarak güç-bazlıdır. Yani muhalefet ne kadar örgütlü ve sahada güçlü ise, başındaki liderlik ne kadar aklı başında ve basiretli ise -yani güçlüyse- o kadar anlamlı.
Türkiye hangi şartlarda hangi sistem ve anayasa ile seçime gidecek henüz belli değil ama her hal ve kârda muhalefetin 2019’da İstanbul’da Kaftancıoğlu-İmamoğlu’nun gösterdiği performansı göstermesi gerekecek. Her ne kadar Macaristan’daki coşkulu zafer dünyada demokrasi için mücadele eden gruplara moral vermişse de Ankara’nın bu gelişmeleri pasif bir konumda izlediğini düşünmek gereğinden fazla iyimserlik barındırır.
Esas itibarı ile iktidar İran savaşı ile birlikte daha da belirginleşen “dünyada çalkantı ve kaos var” Türkiye’nin bu dönemde -bu krizi de iyi yöneten- güçlü bir lidere ve iktidara ihtiyacı var argümanını kullanacak gibi gözüküyor. ABD büyükelçisi Tom Barrack’ın hafta sonu Antalya’da “müşfik monarşileri” güzellemesi de bu açıdan not edilmeli. Bunlar dış konjonktürün de değişim için pek elverişli olmadığını gösteren unsurlar ve Türkiye’de değişim isteyenlerin mutlaka dikkate alması gerektiği ek şartlar.
Sonuç olarak, demokrasi mücadelesinin artık küresel bir düzlemde cereyan ettiğini görüyoruz. Türkiye’nin demokratları oldukça gelişmiş ve örgütlü bir otoriterlikle mücadele ediyorlar. Siyasetin giderek ideoloji ve programdan soyutlanıp kişide vücut bulduğu bu zamanlarda oldukça güçlü ve karizmatik bir liderle baş etmek durumunda.
Elindeki en popüler aday hapishanede ve seçime girme şansı elinden alınmış durumda.
Buradan çıkmak ve ön almak zorunda.
İmkansız değil ama; kolay işler de değil.
[1] Ali Yaycıoğlu (@aliyayciog), https://x.com/ayayciog/status/2044335039115132948 15 Nisan 2026.

