Mart 2026. Üçüncü cemre toprağa düştü. Ağaçlar çiçek açmaya başladı. Yaren leylek, Adem amcaya kavuştu.
Eskiden bunlar kışın bittiğini, zor günlerin geçip baharın geldiğini anlatırdı. Güneş açıp ağaçların üzeri çiçeklerle doldukça dünya insanın gözüne biraz daha “çekilebilir”, dertler aşılabilir görünürdü.
Bu yıl ise tüm bunlar ruh halimizin o ince “güvercin tedirginliğini” geçirmeye yetmiyor.
Son haftalarda sosyal medyada dolaşan kısa videolara denk gelmiş olabilirsiniz. Arkada devasa bir yangın görüntüsü, bir savaş sahnesi ya da yıkılmış bir şehir. Ön planda ise biri pilates yapıyor, biri bebeğini uyutuyor, biri seramik yapıyor.
Altında tek bir cümle: “Dünya yanarken ben.”
Bu videolar çağımızın ruh halini şaşırtıcı bir doğrulukla yakalıyor. Çünkü artık yalnızca bireysel problemlerden ve stres kaynaklarından söz etmiyoruz. İçinde yaşadığımız çağda sinir sistemlerimiz de giderek kolektifleşiyor.
Kronik Stres Çağında Yaşamak
İnsan zihni akut krizlere adapte olabilir. Ama kriz kalıcı hale geldiğinde sinir sistemi sürekli yüksek uyarılmışlık halinde kalır. Psikoloji literatüründe buna kronik stres ortamı deniyor.
Pandemiler, ekonomik krizler, savaşlar, iklim felaketleri ve siyasi belirsizlikler artık istisnai olaylar değil; modern hayatın sürekli arka plan gürültüsü haline gelmiş durumda.
Modern devlet uzun süre kendisini istikrar üreten bir yapı olarak sundu. Oysa bugün giderek daha açık görülen şey şu: sistem artık krizleri çözmekten çok, krizlerle yaşamayı normalleştiren bir düzen kuruyor. Bu yalnızca politik ya da ekonomik bir mesele değil. Sinir sistemlerimizin çalışma biçimini de değiştiriyor.
Belki de bu yüzden sosyal medyada gördüğümüz o videolar yalnızca bireysel baş etme yöntemlerini göstermiyor. Onlar, devasa bir yangının ortasında akıl sağlığını korumaya çalışan kolektif bir refleksin dışavurumu:
Spor yapmak.
Bir seramik kursunda çamura şekil vermek,
Örgü ya da dikişin o tekrarlı ritmine sığınmak.
Büyük dünyanın kaosu karşısında kendine küçük bir mikro-evren kurmak.
Mikro-Evrenlerden Kolektif Sinir Sistemlerine
Sosyal medyadaki o videolarda örülen her ilmek, şekil verilen her çamur parçası, büyük dünyanın kaosu karşısında kurduğumuz o küçük mikro-evrenlerin bir parçası.
Ancak asıl ilgi çekici olan bu videoların altındaki yorumlar: binlerce insan videoların altına aynı cümleyi bırakıyor:
“Bu tam olarak benim.”
“Böyle hisseden tek ben değilmişim.”
Uzun süre psikoloji bize sinir sisteminin bireysel olduğunu söyledi. Herkes kendi stresini yönetir, kendi travmasını işler, kendi iyilik halini kurar. Oysa son yıllarda sosyal nörobilim ve toplumsal psikoloji alanında giderek daha güçlü biçimde ortaya konan bir gerçek var: insan sinir sistemi yalnızca bireysel değil, aynı zamanda ilişkisel bir yapıdır.
Başka bir deyişle sinir sistemlerimiz birbirinden bağımsız çalışan makineler değil; sürekli birbirini etkileyen bir ağın parçalarıdır. Belki de bu yüzden bugün gördüğümüz şey sadece bireysel baş etme yöntemleri değil.
Daha büyük bir şey: sinir sistemlerinin kolektifleşmesi.
Ve belki de bu yüzden artık yalnızca bireysel psikolojiden değil, kolektif sinir sistemleri çağından söz etmemiz gerekiyor.
Gece Yürüyüşünün Şifasından Silivri’nin Barikatlarına
Pazar gecesi Feminist Gece Yürüyüşü’ndeydim. Binlerce kadınla omuz omuza yürüdük. Sloganlar, her biri ayrı anlam taşıyan pankartlar, ışıklar takılmış süpürgeler, tefler, düdükler…
Tanımadığımız insanlarla yan yana yürürken birbirimizden güç aldık. Ve birbirimize güç verdik. Orada hissedilen şey bireysel bir motivasyon değildi. Ortak bir yaradan doğan, kolektif bir şifa haliydi.
Toplumsal hareketler üzerine yapılan araştırmalar da bu hissi doğruluyor. Kolektif eylemler insanların yalnızlık ve çaresizlik duygusunu azaltabiliyor; bireysel stresin yerini paylaşılan bir anlam duygusu alıyor.
Ertesi sabah kendimi Silivri’de buldum.
Ekrem İmamoğlu, Resül Emrah Şahan, Gürkan Akgün ve daha nice bu ülkenin insanlarına umut verdikleri için tutuklanan yol arkadaşımın yargılandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasının görüldüğü davanın duruşma günü. Jandarma barikatları, bekleyen kalabalık, gergin bir atmosfer.
Binbir tartışmadan sonra girmeyi başardığımız duruşma salonunda, en köşeye sıkıştırılmış izleyici bölümünden aylardır göremediğimiz dostlarımızı, yol arkadaşlarımızı uzaktan seçmeye, sandalyelerin üzerine çıkıp sesimizi ulaştırmaya çalıştık.
Sırf orada olduğumuzu bilsinler diye.
Onlar bizi görsün diye değil sadece; biz onların hâlâ orada olduklarını, hâlâ dayanıyor olduklarını görelim diye.
Bizi duyduklarında gülümseyen yüzlerini, sallanan ellerini gördüğümüzde içimizde çocukça bir sevinç yükseldi.
Bir yandan da ağır bir burukluk, dolan gözler ve derin bir özlem…
Ruh halimiz tam anlamıyla bir roller coaster gibiydi.
Kafka’nın Dava’sından fırlamış bir absürt tiyatro provasını andıran bu duruşmada, önceden ezberletilmiş repliklerini okuyan mahkeme heyetininin Camus’nün Sisifos Söyleni’ndeki gibi her seferinde kayayı yeniden aşağı yuvarlama haline karşı akıl sağlığını korumak artık bir “uyum” meselesi değil, başlı başına bir direniş biçimi gibi görünüyordu.
Belki de tam bu yüzden, akıl sağlığını korumak artık yalnızca bireysel bir mesele değil.
Politik Depresyon ve Kolektif Regülasyon İhtiyacı
Artık yalnızca kendi travmalarımızı değil, politik bir depresyonun yükünü de taşıyoruz.
Türkiye’de antidepresan kullanımı son beş yılda yaklaşık %60 arttı. Son on yıla baktığımızda kullanımın neredeyse iki katına çıktığını görüyoruz. Avrupa genelinde de tablo farklı değil; 2025 sonu verileri, artık her dört yetişkinden birinin bu ilaçlarla ayakta kalmaya çalıştığını gösteriyor.
Kamu hastanelerinde Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümlerine yönelik randevu taleplerinin 2024’ten bu yana üç kat arttığı görülüyor.
Bu veriler yalnızca bireysel bir ruh sağlığı sorununa işaret etmiyor. Toplumsal düzeyde biriken bir stres yükünü de görünür kılıyor.
Bugün “mutsuzum” diyen birinin sorunu yalnızca serotonin eksikliği değil.
Sorun aynı zamanda adalete, temel ihtiyaçlarını karşılayabileceğine ve geleceğe duyulan güvenin sarsılması. OECD ve Eurostat verileri, hane halkı borçluluk oranları ve siyasi belirsizlik endeksleri ile ruh sağlığı başvuruları arasında doğrudan bir bağ kuruyor.
Bir başka deyişle mesele yalnızca bireysel bir ruh hali değil. İçinde yaşadığımız düzenin yarattığı kolektif bir sinir sistemi gerilimi. Belki de bu yüzden regülasyonun da kolektif olması gerekiyor.
Kaosun İçinde Bir Leylek
Silivri dönüş yolunda arabanın camından dışarı baktığımda gökyüzünde süzülen bir leylek gördüm. Ve o an, sanki az önce o barikatları zorlayan, o tiyatroya öfkelenen ben değilmişim gibi içimi çocuksu bir sevinç kapladı.
“Bak,” dedim kendi kendime.
“Bahar gerçekten geliyor.”
İçten içe bunun mahkeme sürecinin iyi şeylere gebe olduğuna, birçok yol arkadaşımızı geri alacağımıza inanmak istedim. İnsan ruhu tam olarak böyle çalışıyor; Barut fıçısının üzerinde otururken bir kuşun kanat çırpışına sevinmek, bunu her şeyin daha iyiye gideceğinin bir işareti olarak okumak istemek bir akıl tutulması değil. Bir hayatta kalma becerisi.
Sinir sistemi yalnızca tehditlere tepki vermez; aynı zamanda güven ve devamlılık sinyalleri de arar. Bazen küçük bir doğa görüntüsü, bir ses ya da bir temas sinir sistemini yeniden düzenleyebilir.
Bir psikolog olarak danışanlarımla çalışırken giderek daha net gördüğüm şey şu: bugün kimse terapi odasına yalnızca kendi hikâyesiyle gelmiyor. Herkes yanında biraz gelecek kaygısı, biraz adaletsizlik hissi ve biraz sıkışmışlık getiriyor.
Bu yüzden psikolojinin görevi bireyi bu bozuk sisteme uyumlu hale getirmek değil. Bazen yapılması gereken şey insanın öfkesini patolojiye çevirmemek. Çünkü içinde yaşadığımız çağda mesele yalnızca bireysel değil.
Sosyal medyada paylaşılan o videolar, meydanlarda kurulan kalabalıklar, mahkeme salonunda uzaktan seçilen yüzler ve gökyüzünde süzülen bir kuş…
Belki de hepsi aynı şeyi anlatıyor.
Bireysel psikolojinin ötesinde, kolektif sinir sistemleri çağında yaşıyoruz.
Ve belki de akıl sağlığını korumanın yolu artık yalnızca kendi içimize bakmak değil; birbirimizin ritmini, sesini ve varlığını da koruyabilmekten geçiyor.

