Türkiye’nin medya ortamı, medyanın finansmanı ve muhalif medyanın durumu üzerine Medya Özgürlüğü İzleme Görevlisi (ECPMF) Gürkan Özturan ile konuştuk.
Türkiye’de medyayı siyaset ve siyasi partilerle ilişkisi bağlamında çok seslilik, profesyonellik, tarafsızlık, özgürlük gibi kriterler açısından nasıl buluyorsunuz?
Türkiye’de medya çok uzun bir süreden bu yana siyasal alanın bir uzantısı gibi işliyor. Bu durum yalnızca son yılların meselesi değil; tarihsel olarak devlet, sermaye ve medya arasındaki iç içe geçmiş ilişkiler Türkiye’de haberciliğin kurumsal gelişimini sınırladı. Ancak son on yılda bu yapının çok daha keskin ve merkezileşmiş bir hâl aldığını söylemek mümkün. Hatta son yirmi yılda, medya ve medya düzenleyici kurumlar adım adım ele geçirildi ve güdümlü medya organı olarak faaliyet göstermeye başladı.
Çok seslilik görünürde artmış gibi gözükse de, gerçekte medyanın parçalanması çoğu zaman çoğulculuk üretmiyor. Farklı mecraların varlığı, eşit erişim ve sürdürülebilir üretim imkânı olmadığı sürece demokratik çoğulculuğa dönüşemiyor. Profesyonellik ise ekonomik güvencesizlik, hukuki baskılar ve editoryal bağımsızlık eksikliği nedeniyle ciddi şekilde aşınıyor.
Ayrıca, tarafsızlık kavramı Türkiye’de çoğu zaman yanlış anlaşılan bir olgu. Gazetecilik zaten toplumsal gerçekliği görünür kılma iddiası taşır. Asıl mesele tarafsızlık değil, doğrulanabilirlik, hesap verebilirlik ve etik standartların korunmasıdır. Türkiye’de bugün en büyük sorun, gazeteciliğin bu temel ilkeleri yerine siyasal sadakat ekseninde değerlendirilmesi olarak öne çıkıyor. Bu durum ifade hürriyetinin yalnızca hukuki değil, yapısal olarak da daralmasına yol açıyor.
Muhalif bir medya yargıda, ekonomide, kamuoyunda ve yapay zeka gibi yeni teknolojilerle değişen koşullarda nasıl mümkün?
Medyanın siyasi bir kanatla ilişkilendirilmiş yapısını doğru bulmadığımı söyleyerek başlamak istiyorum bu yanıtıma. Bu nedenle de yanıtımı “eleştirel” medya üzerinden ele alacağım. Eleştirel medyanın sürdürülebilirliği Türkiye’de her zaman çok katmanlı bir mücadele gerektiriyor. Yargı baskısı, ekonomik kırılganlık ve kamuoyunda oluşan kutuplaşma birbirini besleyen unsurlar.
Bugün eleştirel medyanın var olabilmesi büyük ölçüde esnek üretim modellerine, uluslararası dayanışma ağlarına ve dijital mecraların sunduğu dağıtım imkânlarına bağlı. Ancak dijitalleşme tek başına bir çözüm değil. Çünkü aynı zamanda büyük teknoloji şirketlerinin insafına kalmış bir ortamda, dezenformasyon, algoritmik görünmezlik ve finansal sürdürülebilirlik sorunları da ortaya çıkıyor.
Yapay zekâ ise iki yönlü bir etki yaratıyor. Bir yandan düşük maliyetle içerik üretimi, veri analizi ve araştırmacı habercilik açısından yeni araçlar sunuyor. Diğer yandan güven krizini derinleştirme potansiyeli taşıyor. Bu nedenle eleştirel medyanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin yalnızca araçsal değil, etik ve editoryal ilkelerle desteklenen bir çerçevede gelişmesi gerekiyor.
Tiraj kaygısı yandaş ve muhalif medyada ne kadar var? Yapılan işler nasıl eleniyor, evriliyor, seçiliyor?
Tiraj ya da erişim kaygısı tüm medya için belirleyici. Ancak Türkiye’de bu kaygı çoğu zaman gazetecilik kalitesiyle değil, siyasal ve ekonomik sürdürülebilirlik baskılarıyla şekilleniyor.
İktidara yakın olan medyada tirajın editoryal içerikten ziyade kamu kaynakları, reklam dağılımı ve siyasi destekle dengelendiği görülüyor. Eleştirel medyada ise sınırlı kaynaklar nedeniyle görünürlük mücadelesi daha sert yaşanıyor. Bu durum zaman zaman hızlı tüketilen içerik üretimine ve gündem bağımlılığına yol açabiliyor.
Gazeteciliğin evrimi açısından en kritik mesele, izleyici davranışlarını takip ederken kamusal sorumluluğun korunabilmesi. Uzun vadede güven inşa eden medya, kısa vadeli erişim rekabetinden daha sürdürülebilir bir ilişki kurabiliyor.
Muhalif medyanın da kendi için farklı bir sansür ve tek seslilik sebebi olması nasıl engellenir?
Eleştirel medyanın en önemli sınavlarından biri, eleştirdiği yapıların benzerlerini kendi içinde üretmemek. Türkiye’de kutuplaşmanın derinliği, eleştirel ve bağımsız mecralarda da zaman zaman eleştirel çoğulculuğun sınırlandırılmasına yol açabiliyor.
Bunun önüne geçmenin yolu güçlü editoryal şeffaflık, iç denetim mekanizmaları ve farklı görüşlerin ifade edilebildiği güvenli alanlar yaratmaktan geçiyor. Medyanın yalnızca iktidarı değil, kendi ideolojik konfor alanlarını da sorgulayabilmesi demokratik kültür açısından hayati.
Ayrıca gazetecilerin mesleki örgütlenmesi ve etik ilkelerin kurumsallaşması bu konuda önemli bir denge unsuru olabilir.
Ticari merkez medya Türkiye’de çöktü. Dünyada da geriliyor. Reklam pastası dijitale kayarken siyasi baskılar da artıyor. Ticari medyanın ayakta kalması için nasıl yollar aranabilir? Kitle fonlaması çözüm olabilir mi? Başka fonlama imkanları bulunabilir mi?
Ticari medyanın krizi küresel bir dönüşümün parçası. Reklam gelirlerinin dijital teknoloji şirketlerine kayması, geleneksel medya modellerini yapısal olarak zayıflattı. Şu an büyük teknoloji şirketleri eşik bekçisi rolünü üstlenmiş gibi görünüyor ve bu da onları reklam gelirleri ve görünürlük konusunda yetkin hale getiriyor. Algoritmayı yöneten, hangi medyanın ne kadar gelir elde edeceğine dair karar verici konuma geliyor.
Kitle fonlaması önemli bir alternatif sunuyor ancak tek başına sürdürülebilir bir model mi bundan emin değilim. Üyelik sistemleri, hibrit gelir modelleri, vakıf destekleri ve kamu yararına medya fonları birlikte düşünülebilir. Avrupa’da kamu hizmeti gazeteciliğini destekleyen bağımsız fon mekanizmalarının tartışılması bu açıdan önemli bir örnek oluşturuyor. Fakat unutmamak gerekiyor, Avrupa’da da durum giderek kötüleşiyor bu alanda. Bağımsız haberciliğe verilen desteklere muhafazakar ve sağ partilerden gelen yoğun eleştiriler, sistematik sorunlar, önümüzdeki yıllarda Avrupa’daki durumu Türkiye’ye yaklaştırma riski taşıyor.
Bununla birlikte, genişletilmiş bir gelir kaynağı yapısı yaratmak medya kuruluşları açısından bir alternatif olabilir. Küresel çapta tanınan bazı medya kuruluşlarının aynı zamanda yaşamtarzı, kültür & sanat uygulamaları üzerinden gelir elde edip bunu medya yatırımına dönüştürmesi, ya da eş zamanlı olarak tanıtım ve reklam ajansı yöneten medya kuruluşları bunlara örnek verilebilir. Tabii bu noktada da en kritik konu, finansman kaynaklarının editoryal bağımsızlığı zedelemeyecek şekilde tasarlanması.
Yapay zeka kullanılarak yargı ve maliye baskılarının ötesine geçme imkanı var mı? Dikkat eksikliğinin zirve yaptığı bir çağda okuyucuyu, izleyiciyi bağlamak ne kadar mümkün?
Yapay zekâ baskı mekanizmalarını tamamen aşan bir araç değil. Ancak gazeteciliğin üretim kapasitesini genişleterek daha dirençli modeller kurulmasına katkı sağlayabilir.
Dikkat ekonomisinin hâkim olduğu bir dönemde medya için asıl mesele, yalnızca dikkat çekmek değil, güven ve okur/izleyici sadakati oluşturmak. Derinlikli, açıklayıcı ve veri temelli gazeteciliğin uzun vadede hâlâ güçlü bir karşılığı var. Toplumun bilgiye duyduğu ihtiyaç ortadan kalkmıyor, yalnızca tüketim biçimleri değişiyor. Fakat bunu yaparken algoritmalar aracılığıyla okura dayatılan içeriği göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Yine de, yapay zeka tarafından üretilen içeriğin yaygınlaşmaya başladığı günlerden sonra bu alana dair artan bir şüphe ve aynı zamanda bıkkınlık da gördüğümü söyleyebilirim. Mecralar da, yapay zeka kullanılarak üretilmiş içeriklerin, organik okur/izleyici kitlesini cezbetmeyeceğini ve uzun vadede onların gelir modellerine yönelik de bir tehdit olduğunu yavaş yavaş fark edeceklerdir.
Siyasetin finansmanının sorunlu olduğu Türkiye’de medya da siyasetin bir türevi haline gelince aynı sorunları devralmış olmuyor mu? Buna karşı nasıl çözümler aranmalı sizce?
Türkiye’de siyasetin finansmanındaki şeffaflık eksikliği medya alanına da doğrudan yansıyor. Medya sahipliği yapılarının belirsizliği, kamu kaynaklarının dağılımındaki eşitsizlik ve reklam piyasasındaki siyasi etkiler bu sorunu derinleştiriyor.
Çözüm, medya sahipliği şeffaflığının artırılması, kamu reklamlarının adil dağıtılması ve bağımsız düzenleyici mekanizmaların güçlendirilmesi gibi yapısal reformları gerektiriyor. RTÜK örneğin başlı başına yeniden tasarlanmalı, hali hazırda düzenleyici kurum olmaktan çok uzak, daha çok iktidarı eleştirenlere yönelik bir cezalandırma mekanizması gibi çalışıyor. Aynı zamanda toplumun medya okuryazarlığının artması da medya üzerindeki siyasi manipülasyonu sınırlayan bir unsur olabilir.
Muhalefet içi iktidarın simbiyotik üreticisi ve tüketicisi olarak konumlanmış bir muhalif medyanın alternatifi nasıl oluşturulur?
Eleştirel medya içinde oluşan güç yoğunlaşmaları, siyasal alanın demokratikleşmesini sınırlayabilir. Medya ile siyaset arasındaki bağımlılık ilişkisi, eleştirel denetim işlevinin zayıflamasına yol açabiliyor.
Alternatif oluşturmanın yolu medya ekosisteminin çeşitlenmesi, yerel gazeteciliğin güçlendirilmesi ve bağımsız araştırmacı gazeteciliğin desteklenmesinden geçiyor. Ayrıca medya kuruluşlarının izleyiciyle kurduğu ilişkinin tek yönlü değil, katılımcı ve hesap verebilir bir modele evrilmesi de önemli.
Sonuçta demokratik medya yalnızca siyasal çoğulculuğun sonucu değil, aynı zamanda onun üreticisidir. Bu nedenle medyanın kendi içindeki güç dengeleri de demokratik değerlerle uyumlu olmak zorunda.

