Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilişkilerinde uzun süredir hâkim olan yok sayan ve eleştirel dilin yerini, son dönemde giderek daha ölçülü fakat daha doğrudan bir temas arayışının aldığı gözlemleniyor.
AB Genişleme Komiseri Marta Kos’un 6 Şubat 2026’da Ankara’ya yaptığı ziyaret, bu bağlamda sembolik olmaktan ziyade işlevsel bir bakış değişikliğine işaret ediyor. Zira ziyaret, Avrupa’nın jeopolitiği yeniden tanımladığı; ticaretin güvenlikle, yatırımların ise değer zincirleri ve standartlarla iç içe geçtiği bir eşikte gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ticaret Bakanı Ömer Bolat ve Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile yapılan üst düzey temaslar, programın yalnızca diplomatik nezaket çerçevesinde değil, ekonomi-diplomasi ekseninde bilinçli biçimde kurgulandığını ortaya koyuyordu.
AB ile Türkiye arasındaki ilişkiler uzun zamandır ya yüksek iyimser beklentilerin ya da derin hayal kırıklıklarının diliyle konuşuluyordu. Bu kez ortaya çıkan çerçeve ise daha temkinli, daha ölçülü ve belki de bu nedenle daha gerçekçi bir okuma sunuyor: pozitif ajandanın bir adım ötesine geçen kademeli bir yeniden angajman. Yani ilişkilerin “resetlenmediği”, fakat uzun süredir ötelenen bazı başlıkların kontrollü ve seçici biçimde ele alınmaya başlandığı bir dönem. Bir tabula rasa değil belki, ama daha berrak bir zihinle yeniden bakma çabası. Türkiye’ye verilen mesaj ise net: AB kapıları tamamen kapanmış değil.
Bu çerçeveyi liberal bir perspektiften okuduğumuzda ziyaretin önemi daha da belirginleşiyor. Zira ekonomik ve ticari derinleşme yalnızca rakamların büyümesi anlamına gelmez; karşılıklı bağımlılık, öngörülebilirlik ve kurumsal yakınlaşma üretme potansiyeli taşır. Liberal modelin klasik varsayımlarından biri olan “ticaret arttıkça siyasal alanın da yumuşayacağı” öngörüsü bugün belki kulağa eskisi kadar romantik gelmiyor, ancak bütünüyle geçerliliğini yitirmiş de değil. Kos’un Ankara’da verdiği mesaj, aslında bu ihtimali yeniden masaya koyuyor: Türkiye ile AB arasındaki ticari ve ekonomik yakınlaşma, siyasal diyalog için yeniden alan açabilir.
Yeni Jeopolitik Kod: Aday Ülke mi, Stratejik Ortak mı?
Ziyaret boyunca kullanılan retorik, klasik genişleme diskurundan belirgin biçimde farklıydı. “Aday ülke” konsepti geri planda kalırken; “stratejik ortak”, “bağlantısallık”, “dayanıklılık” ve “tedarik zinciri” gibi kavramlar öne çıktı. Bu durum yalnızca diplomatik bir tercih değil, Avrupa’nın Türkiye’ye bakışındaki yapısal dönüşümün de bir göstergesi. Söz konusu değişim, hem Avrupa’nın içinden geçtiği yeni jeopolitik sınamaların yansıması hem de Türkiye ile donma noktasına gelen katılım sürecindeki uzun süreli tıkanmanın doğal sonucu olarak ortaya çıkıyor.
AB Türkiye’yi artık yakın bir gelecekte müzakereleri yeniden canlandırma potansiyeli taşıyan bir aday ülke olarak değil, hemen yanı başında konumlanan etkili jeopolitik aktörlerden biri olarak okuyor. Bu nedenle bugün Türkiye’ye bakarken yalnızca siyasi kriterler üzerinden değil, haritalar, ticaret yolları ve değer zincirleri üzerinden de düşünüyor. Karadeniz’den Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Avrupa pazarlarına uzanan hatlarda Türkiye artık sadece bir transit ülke değil, bir düğüm noktası. Enerji, lojistik, dijital ağlar ve sanayi politikaları aynı cümle içinde anılmaya başladığında Türkiye’nin adı da neredeyse otomatik biçimde o paragrafın içine yerleşiyor. Bağlantısallık gündemi, bu yüzden salt teknik değil, derin bir jeoekonomik anlam taşıyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile yapılan görüşmenin ortak açıklamasında vurgulanan “güven inşası” ve “bağlantısallık gündemi” ifadeleri, ilişkilerin klasik müzakere başlıklarının ötesinde altyapı, enerji güvenliği ve bölgesel istikrar çerçevesinde de ele alındığını gösteriyordu.
Ortaya çıkan tablo, Türkiye-AB ilişkilerinin geleneksel genişleme perspektifinden ziyade, seçici alanlarda derinleşen bir iş birliği modeline doğru evrildiğine işaret ediyor. Ancak bu yeni okuma, tam üyelik hedefinin yerini alabilecek bir alternatif olarak görülmemeli. Daha çok, ilişkilerin ekonomik ve stratejik katmanlarının siyasi dosyalardan kısmen ayrıştırılarak ilerletilmeye çalışıldığı bir ‘ara form’ niteliği taşıyor. AB’nin bu noktada Kopenhag kriterlerinden vazgeçmesi söz konusu değil, ancak Türkiye’yle güncel gerçeklikleri inkâr etmeyen yeni bir oyun kurduğu da açık.
Somut Sinyal: Avrupa Yatırım Bankası Geri Dönüyor
Ziyaretin en somut çıktısı, Avrupa Yatırım Bankası’nın Türkiye ile “kademeli yeniden angajman” çerçevesinde attığı geri dönüş adımıydı. 2019 yılında Doğu Akdeniz’deki gerilimler neticesinde sekteye uğrayan süreç, Hazine ve Maliye Bakanlığı ile imzalanan niyet beyanı ve özel sektörün yeşil dönüşümüne yönelik 200 milyon avroluk destekle yeniden harekete geçti. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile birlikte düzenlenen imza töreni, bu adımın yalnızca teknik değil, aynı zamanda siyasi irade içeren bir ekonomik mesaj olduğunu da gösteriyordu. Bu gelişme, Türkiye ekonomisinde rasyonaliteye dönüş söyleminin uluslararası alanda karşılık bulmaya başladığına dair bir işaret olarak da yorumlanabilir. Ancak bu adımın kapsamı ve sürdürülebilirliği, makroekonomik istikrar kadar kurumsal güven ve hukuki öngörülebilirlik ile de doğrudan ilişkili olacak.
Bu yaklaşım, hem Avrupa tarafındaki siyasi çekinceleri hem de Türkiye tarafındaki beklentileri aynı anda yönetme çabası olarak değerlendirilebilir. Başka bir deyişle, köprüler yeniden kuruluyor ama bu kez daha ihtiyatlı inşa ediliyor denebilir.
İş Dünyasının Sesi: Netlik Arayışı
Ziyaretin iş dünyası ayağı, diplomatik temasların ötesinde ayrı bir önem taşıdı. Son dönemde hem Türk hem Avrupalı iş çevrelerinden gelen mesajlar dikkat çekici bir ortak noktada buluşuyordu: öngörülebilirlik ihtiyacı. Kos’un ziyareti öncesinde Financial Times’ta yayımlanan ve DEİK koordinasyonunda kaleme alınan açık mektup, ekonomik ilişkilerin derinleştirilmesine yönelik bu beklentiyi uluslararası kamuoyuna taşıdı. DEİK mektubunda, ilişkilerdeki mevcut durağanlığın artık ekonomik bir maliyet ürettiği açıkça ortaya konuyordu.
Kos’un Ankara’daki son durağı olan çalışma yemeği sonrasında yeni TÜSİAD Başkanı Ozan Diren’in yaptığı açıklama ise bu çerçeveyi daha da berraklaştırarak iş dünyasının artık diplomatik imalar yerine daha net ve yapısal bir ilerleme beklentisi içinde olduğunu gösteriyordu. Küresel düzenin çözülmekte olduğu, yeni dengelerin henüz oturmadığı bir geçiş döneminde Türkiye ile AB arasındaki ekonomik entegrasyonun yalnızca ticari değil, stratejik bir zorunluluk olduğu vurgulandı. Buradaki ton romantik değil; rasyoneldi. Talep edilen şey ani sıçramalar değil, kapsayıcı şekilde gecikmiş kilit dosyaların ele alınmasıydı.
Muhalefet Bunun Neresinde?
Ziyaretin dikkat çeken bir diğer boyutu ise sivil toplum ve muhalefet partileriyle doğrudan temas kurulmamış olmasıydı. TBMM’de komisyon düzeyinde gerçekleşen kısıtlı görüşmelerin ötesinde bir siyasi diyalog tercih edilmemesi, Ankara ziyaretinin daha çok yürütme erki merkezli bir çerçevede kaldığını ve programın bilinçli biçimde ekonomik ve kurumsal başlıklara odaklandığını gösterdi. Bu aynı zamanda AB tarafının Türkiye’ye aday ülkeden ziyade stratejik ortak yaklaşımı algısını da pekiştirdi.
Bu çerçevede, ziyaretin bir gün öncesinde muhalefet cephesinden, Ekrem İmamoğlu imzasıyla Avrupa liderlerine ve AB üst yönetimine gönderilen mektup dikkat çekiciydi; fakat zamanlaması, Kos ziyareti öncesinde Brüksel koridorlarında yankı bulup bulmayacağı açısından tartışmaya açıktı.
Yanı sıra, Avrupa’daki karar alıcıların gözünde bu tür girişimlerin değeri, yalnızca içeriğiyle değil, sürekliliğiyle de ölçülüyor. Ülkenin yüksek menfaatleri söz konusu olduğunda, iç siyasi çekişmelerin ötesine geçerek ortak bir zeminde buluşmak elbette çok kıymetli bir adım, ancak farklı siyasi vizyonların ayrışması ve net biçimde ortaya konması ihtiyacı da giderek belirginleşiyor.
AB’nin gözünde tablo, muhalefetin ne söylediği kadar, bunu nasıl ve ne zaman söylediğine göre şekilleniyor. Yeni süreçte daha etkili olabilmek için muhalefetin Brüksel’deki söylemini kendi nüanslarıyla güçlü ve proaktif biçimde ortaya koyması, demokrasi ve hukuk devleti çıpasını korumak ve AB’de tam üyelik perspektifini sürdürmek açısından kritik önem taşıyor.
Erken Sevinmemek Gereken Yer
Kos’un ziyaretiyle ortaya konan görece pozitif atmosferi küçümsemek haksızlık olur, fakat ilişkilerde nihai bir dönüşümün müjdesi gibi algılamak da aynı derecede yanıltıcı. Tam da bu noktada frene hafifçe dokunmak gerekiyor. Gümrük Birliği modernizasyonu yönündeki irade beyanları bugün bir karar değil, bir niyet ve süreç aşamasında. Yeni etki analizlerinin hazırlanması, teknik heyetlerin düzenli toplanması ve zorlu siyasi blokajların aşılması en iyimser senaryoda bile yıllara yayılan bir takvimi işaret ediyor.
Üstelik konuşulan başlıklar dar teknik güncellemeler değil, tarımdan hizmetlere, kamu alımlarından yeşil ve dijital dönüşüme uzanan geniş bir uyum alanını kapsıyor. Bunun yanında sürecin siyasi boyutunda Kıbrıs meselesi ve üye devletler arasındaki hassas dengeler de belirleyici olmaya devam ediyor. Konsey düzeyinde ortaya çıkabilecek çekinceler, teknik ilerlemeden bağımsız olarak takvimi yavaşlatabilecek unsurlar arasında yer alıyor. Bu nedenle bugün görülen tablo bir varış noktası değil, uzun bir yolun ancak ilk yön levhası. Sevinmek için gerekçe var; fakat bayrakları asmak için henüz çok erken. Ayrıca daha da önemlisi, Gümrük Birliği modernizasyonu ile tam üyelik için katılım müzakereleri birbirinin ikamesi değildir. Biri temel olarak ticari ve ekonomik bir çerçeve güncellemesi içerirken diğeri çok daha kapsamlı ve büyük bir siyasi ve hukuki dönüşüm sürecidir.
Ekonomik Yakınlaşma, Siyasi İkame Değil
Ortaya çıkan yeni dinamik, önemli bir fırsat sunuyor, ancak aynı zamanda kavramsal bir risk de barındırıyor. Gümrük Birliği modernizasyonunu katılım sürecinin yerine koymaya çalışmak, yön pusulasını şaşırtabilir. Ekonomik entegrasyon derinleşebilir, ticaret artabilir, yatırımlar hızlanabilir fakat bunların hiçbiri tek başına tam üyelik perspektifinin sağlayacağı siyasi dönüşümün yerine geçemez.
Avrupa ile kalıcı ve sürdürülebilir bir yakınlaşma, nihayetinde yine aynı değer ve önceliklere dayanıyor: demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, dış politikada uyum ve başta Kıbrıs sorunu olmak üzere komşularla iyi ilişkiler ve bölgesel sorunlarda ilerleme. Ekonomi kapıları aralayabilir; fakat masada kalıcı bir yer edinmek için değerler zemininin güçlenmesi elzem. Liberal yaklaşımın ima ettiği “spill-over” ihtimali ancak bu koşullar altında anlam kazanabilir.
Sonuç: Temkinli İyimserlik
Marta Kos’un Ankara ziyareti bir dönüm noktası değil ama önemli bir yön değişikliğinin işareti. Ne iyimserliğe kapılmayı ne de umutsuzluğa teslim olmayı gerektiriyor. Daha ziyade gerçekçi bir dikkat hâli öneriyor.
Belki de en doğru tanım şu: İlişkiler yeniden yazılmıyor, yeniden okunuyor ve yorumlanıyor. Eğer karşılıklı siyasi irade, ekonomik akıl ve iç reform dinamizmi aynı anda var olursa bu kademeli yeniden angajman zamanla daha derin bir entegrasyona evrilebilir. Aksi hâlde ise iki tarafın da iyi niyetle hatırlayacağı bir çok kısa baharlardan biri olarak kalma riski taşıyor.
Kapı biraz aralandı, yol hâlâ uzun ve engebeli, ama atılacak adımlar birlikte yürümeye değer.

