Merhabalar Sevgili Daktilo 2 okurları. Uzunca bir aradan sonra yine hevesle bu mecrada içerik üretmeye geldim, umarım kabul buyurursunuz.
Aslında size Minnesota ve Minneapolis olaylarından bahsetmek için başlamıştım yazıya. Ancak mezun olduğum Boğaziçi Üniversitesi’nde bu hafta gelişen olaylar ölçeği biraz daha genişletmek zorunda bıraktı beni.
Daktilo1984 mecrasını takip edenler eminim Daron Acemoğlu isminden ve kalkınma siyasetindeki tarihsel-kurumsal ekolden haberdarlardır. Hiç lafı dolandırmadan özetliyorum: Bu ekol der ki, iktisadi ve toplumsal yapılar akşamdan sabaha değişmez. Sizin uzun vadede kurup geliştirdiğiniz yapılar, hem ne kadar demokrat olacağınızı, hem de elinizin rahatça ekmeğe erişip erişemeyeceğini belirler! Yani neymiş, öyle hadi bakalım inşaat, aman asıl elektrikli araç, olmadı savunma sanayi, hadi şimdi dron demekle, kalıcı bir iktisadi başarı yakalamak hayalmiş…
Son yıllarda adeta sivil savaş alanına dönmüş Boğaziçi Üniversitesi’ne bir bakalım. 1850’lerde, İstanbul sadece Eski Yarımadanın adıyken, Kadıköy, Arnavutköy, Ortaköy hakikaten kayıkla gidilen köyler gibiyken bir grup Amerikalı İstanbul’a gelmiş. Boğaz sırtlarında kendileri de inşaatında çalışarak, Bebek’te fırın açıp ekmek satarak, taş binalardan oluşan bir eğitim kurumu kurmuş. Derslik, kütüphane, spor alanları, yemekhaneler, yatakhaneler ve idari birimleri olan bu kurum 150 yıl boyunca savaşlar, darbeler, depremler atlatarak bu günlere gelmiş. Bu süreçte temel bazı özelliklerini kaybetmeden evrim geçirmiş. Ancak sürekli kalite çıtasını en tepede tutmayı da başarmış. Dile kolay, tam bir buçuk asır!
Sormak istiyorum: Bizim son 3-5-10 yılda yaptığımız hangi okul bir buçuk asır dayanacak sizce? Anadolu liseleri az buçuk düzgün gidiyordu. Onları da tarumar ettik hamdolsun!
Bizim üniversitenin en önemli özelliklerinden birisi, üniversiteyi sadece derslikten ibaret görmemesiydi. Bu nedenle kampüste derslikler ve laboratuvarların yanı sıra, kütüphaneye, study denilen ortak çalışma alanlarına, açık-kapalı spor alanlarına, havuzlara, kulüp odalarına, konser, tiyatro ve sinema salonlarına da en az derslikler kadar alan ayrılmıştı. Bu alanlar ikincil veya önemsiz muamelesi görmez, bilakis okulun asli unsurlarından sayılırdı ve o şekilde kaynak ayrılıp taltif edilirdi. (Burada kısa bir parantez açayım, bu durum sadece Boğaziçi’ne has bir özellik de değil. ODTÜ, İTÜ gibi eski, köklü okulların tamamının ‘apartman üniversitelerinden’ farkı, bu şekilde kampüs geleneklerinin olmasıydı.)
Ben itiraf edeyim: 1990’larda bir Boğaziçi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler öğrencisi olarak ancak deve yüküyle verilen okumaları yetiştirip, müthiş kazık matematik ve istatistik derslerinden geçmeyi başardım. Kalan zamanda 3-5 kuruş cep harçlığı için ek işler ve çeviri yaptığımdan, aktif bir şekilde bu spor ve sanat faaliyetlerine katılamadım. Ancak bunlardan istifade edebildim mi? Tabii ki ettim! Fazlasıyla!
Spor sahaları ve havuz, her yıl yapılan Sports Fest, her öğrenci için ama az, ama çok nefes alacak fırsat yaratıyordu. Boğaziçi Tiyatro, Müzik ve Folklor kulüpleri hem konserlerle, gösterilerle hepimizin ufkunu açıp yaşam kalitesini yükseltiyor, hem de adeta bir okul gibi sanat dünyasına önemli katkılar sunuyordu. Güzel Sanatlar fakültesi olmadan dünya çapında ödül alan müzisyenler, korolar, sinemacılar ve sanatçılar yetiştirmek Boğaziçi Üniversitesi’ne nasip olmuştu. Su altı, mağaracılık kulüpleri hakikaten öğrencilerin başka hiçbir yerde bulamayacakları tecrübeleri yaratan yerlerdi.
Bugün bakıyoruz, bu kulüpler neredeyse yarım asırdır Güney kampüsteki bir binanın bodrum katına sığınmış, kendi imkanları ile kendisini yönetebilmiş, basınçlı tüp doldurma sisteminden başka envai çeşit teknik altyapıyı kurup bugüne kadar getirebilmişler. Mesela Müzik kulübünün bir Taş Oda geleneği var. Ben dinleyici olmanın dışında birinci elden müzikle hiç alakası olmayan bir Boğaziçili olarak yazıyorum, sürçülisanım lütfen affedile.
Bakınız nasıl taş taş üstüne konmuş, bir kurum nasıl ilmek ilmek yaratılmış:
Onca yıl önce okul yönetimi bu alanları tahsis etmiş öğrencilere. Gereksiz dememiş. Boş iş dememiş. Vermiş. Müziğe gönül vermiş öğrenciler bir araya gelebilmişler. Bu küçücük yere zamanla ses yalıtımı olan, kayıt yapılabilecek nitelikte stüdyolar, prova alanları kurmuşlar. Okulun eski müzik aletlerine, piyanolarına sahip çıkmışlar. Ceplerinden, bağışlarla elektronik teçhizat alıp kurmuşlar, bunların yıllar yılı bakımı, onarımı, yenilemesi yapılmış. Müzik Kulübü neredeyse yarım yüzyıl kendi kendisini yönetmiş! Bu küçücük Taş Oda’dan pek çok alanda müzik yapan sanatçılar ve gruplar çıkmış. Daha ne olsun?
Bugün bakarsanız Türkiye’de ‘aile işletmesi’ dediğimiz ticari kurumlar bile güç bela 2. kuşağa aktarılıyor, çoğu 3. kuşağı göremeden batıyor. KOBİler dediğimiz bu işletmelerin adeta kara talihidir kurumsallaşamamak. Ama bakın, aralarında akrabalık bağı, ticari ortaklık anlaşması, kâr amacı vs. olmayan ve 4-5 yılda bir değişen öğrencilerin gönüllü olarak kurup işlettikleri bu kulüp yapıları yarım asır iyilik, güzellik ve toplumsal değer üretmeye devam etmiş. İşte kurumsallık budur. Kültürel sermaye budur. Medeniyet de böyle bir şeydir.
Ufak bir anımı da sıkıştırayım izninizle:
Ben öğrenciyken veya asistanken inanın hiç Müzik Kulübü ile işim olmadığı için Taş Oda’ya gitmedim. Ta ki 2021 ve 2022 kışıydı sanıyorum, kış tatili için ABD’den İstanbul’a gelmiştik ailecek. Liseye yeni başlamış oğlum da okulun orkestrasındaydı. Biz tabii alelacele sevinçle kendimizi attık İstanbul’a, meğer bizim çocuğun çalışması gereken bir eser varmış. Kaldığımız yerde piyano yok, klavye yok. Oğlan tutturdu, ben dersten kalırım bu 2 hafta hiç prova yapamazsam diye… Boğaziçili tanıdıklar hemen Taş Oda’yı önerdiler. Benim işim vardı, oğlanı yolladım babasıyla. Gitmişler, kapıda polis ablukası! Neyse, bir şekilde kibarca dertlerini anlatıp içeri girebilmiş o zaman. O tecrübeden çok etkilenmişti oğlum. Abileri ablaları bizimkine kulüp odasında kullanmak istediği enstrümanlar için ‘sign up sheet’ göstermişler. Orada müsait olan zamanlara adını yazıp iki hafta o saatlerde gidip çalışabildi. O kadar gurur duymuştum ki okulumla o zaman… Yıllar sonra, müzikle hiç işi olmayan benim gibi bir mezunun çocuğuna hizmet vermişti o küçücük oda… İşte bu yarım asırlık gelenek yıkılıyor, tarumar ediliyor ve bunu yapanların yerine koyabildikleri yarım asır dayanacak herhangi bir alternatif yok! Çünkü buna kapasiteleri yok!
Geliyorum Minnesota’ya. Bakınız bu yıkıp dökme, mevcut sistemi tarumar etme alışkanlığı ne yazık ki Trump yönetiminin de baş stratejisi! Yakıp yıkalım çünkü ne yapsak yanımıza kalıyor!
Minnesota yaklaşık Türkiye’nin üçte biri kadar büyüklükte, nüfusu 6 milyona yakın bir kuzey eyaleti. Bir de meşhur 10 binden fazla gölü var, yaz kış demeden balık avladıkları. Kuzey eyaleti olması önemli çünkü ABD’nin en soğuk bölgelerinden biri. Adeta bu sert iklimle evrilmiş, kıştan kıyametten korkmayan, sürekli keyifle karın buzun içinde yaşayan ve çoğunluğu İskandinav asıllı bir nüfusu var. Nitekim -30 derecede bile on binlerce insan göçmen yanlısı olarak protesto için sokaklara dökülebiliyor.
ABD nüfusunun yaklaşık %15’i yabancı bir ülkede doğmuşken, Minnesota’da yabancı ülkede doğanların oranı %9. Bunların da yarısından fazlası (yaklaşık %60) ABD vatandaşı olmuş. ABD’nin ülke çapındaki ortalama yıllık hane gelirinin 6 bin dolar üzerinde bir gelir seviyesi var Minnesota’da. Yani ortalamanın üzerinde zenginlikte bir eyalet. Keza, fakirlik oranı ulusal orandan düşük. Eğitim ortalaması ABD ortalamasının üzerinde, iş gücüne katılım oranı ülke ortalamasından %5 daha fazla. Ev sahibi olma oranı bile ülke ortalamasından yüksek. ABD nüfusunda beyazlar %60 civarındayken, Minnesota’da beyazlar %77’den fazla. Şunu söylemeye çalışıyorum: Minnesota, ABD’nin oldukça eğitimli, varlıklı, sosyo-ekonomik olarak kalburüstü eyaletlerden biri. Fortune 500 listesinden bir düzine şirkete ev sahipliği yapıyor ki bunların pek çoğu (3M, Target, General Mills, Best Buy, gibi) Minnesota’da doğmuş şirketler. Eyaletin meclisi karpuz gibi yarıya bölünmüş durumda; yarısı Demokrat, diğer yarısı Cumhuriyetçi, vali ise Demokrat. Trump yönetimi işte bu kendi halinde yaşayıp giden eyaleti, 2024 seçimlerinde Demokrat Partiye başkan yardımcısı adayı gösterdiği için adeta bir iç savaş cephesi haline getirdi!

Şuna getirmeye çalışıyorum sözü: Böylesine eğitimli, varlıklı, göçmen nüfusun oranı ülke ortalamasının bile altında olan bir eyaleti Trump yönetimi var olan gerçeğin tam tersi saiklerle hedef tahtasına oturtmuş vaziyette. İktidar ve onun dümen suyundaki basına göre Minnesota radikal, anarşist, terörist, kriminal göçmenlerin fink attığı, yolsuzluğun, haydutluğun kol gezdiği, azınlıkta kalan beyazların korkudan dışarı çıkamadığı bir yer!
Trump kabinesinin anayasayı tepetaklak ederek Minnesota’ya yığdığı binlerce gayri meşru silahlı-külahlı güruh (ICE-Immigration and Customs Enforcement), ‘yerli terörist’ diyerek demokratik haklarını kullanan vatandaşlara kan kusturuyor. Somalili göçmenler için kullanılan ifadeler ağza alınmayacak derecede korkunç. Evet, eyaletin önemli miktarda Somalili, Hispanik, Vietnamlı, Laoslu göçmen nüfusu var. Ancak Trump ve kabinesinin bu sert saldırılarına rağmen inanılmaz bir dayanışma da var vatandaşlar arasında.
Burada yine sözü kurumlara getireyim izninizle.
Minnesota başta da söylediğim gibi İskandinav asıllı göçmenlerin kurduğu bir eyalet. Soğuk memleketlerden kalkıp yine soğuk yerlere yerleşmişler. Boğaziçi Üniversitesi’nde, ben burnumun ucunu ve dünyanın kaç bucak olduğunu bilmezken aldığım derslerden birinde sevgili Mine Eder Hocamız bize refah devleti kavramını ve kategorilerini anlatmıştı. Bu konunun önemini çok sonra, ta doktorada ders alırken idrak ettim. Hocama bir kez daha teşekkür ediyorum, bizi hep dünyadaki en iyi okullarda okutulan literatürle buluşturduğu için. Üşenmeyen baksın: Esping Anderson ile başlar o ekol. İşte orada görürsünüz, toplumsal dayanışmanın ve refah devletinin en güçlü olduğu toplumlar İskandinav ülkelerindedir. Nitekim bu adamlar koca bir Atlas okyanusunu aşıp Minnesota’ya gelip yerleşmişler. Ancak burada da eski dünyadan getirdikleri kurumsal prensipler tamamen ABD’nin Anglo-Sakson, serbest piyasacı, liberal kültüründe eriyip yok olmamış! Bakınız, Minnesota hâlâ etrafındaki diğer eyaletlere kıyasla daha fazla vergi toplar. Ama buna karşılık Minnesota’daki vatandaşın daha iyi eğitim, daha fazla sosyal hak, daha kapsamlı sağlık hizmeti, park, bahçe, vs. gibi ayrıcalıkları vardır. Farklılıklara karşı da daha medeni ve kucak açıcıdırlar.
ABD hükümeti, Vietnam ve Laos’ta yıllarca kendilerine destek olan kesimlere 1970’lerde mülteci statüsü vererek göç hakkı tanıdı. Bunların önemli bir kısmı Hmong etnisitesine aitlerdi. Savaş sonrası ABD’ye göç hakkı tanınan Hmong nüfus yoğun olarak Minnesota’ya yerleşti. Tropikal iklimde yaşayıp tarımla uğraşan bir nüfusun Minnesota’ya alışması tabii ki kolay olmadı. Ancak nüfusu 100 bini bile bulmayan bu kesim nispeten başarılı bir şekilde, kimliğini de tamamen kaybetmeden zaman içinde Minnesota’yı kendilerine yurt yapabildiler.
Trump’ın diline doladığı Somalili göç dalgası ise daha yakın. 1990’larda Somali’deki iç savaş, savaş sonucu kıtlık, Birleşmiş Milletler onaylı ABD yardım müdahalesi, ABD askerlerinin öldürülmesi ve ABD’nin hızla Somali’den geri çekilmesi sonucu gerçekleşti. Yerli halkın tamamen sivil savaş şartlarında heba olduğuna kanaat getiren Amerikalı siyaset yapıcılar, özel bir düzenlemeyle Somali halkına mülteci statüsü verdi. Uzun yıllar BM göçmen kamplarında perişanlık yaşayan bu insanlar, en sonunda Minnesota kendilerini kabul ettiği için gelip buraya yerleştiler.
Minnesota’nın dışarıdan göçmen nüfus istemesinin son derece rasyonel sebepleri var tabii ki. Öncelikle, eğitimli ve varlıklı bir nüfusa sahip olduğu için kırsal kesimde, tarım sektöründe çalıştıracak, şehirlerde ise mavi yakalı işlerde istihdam edecek iş gücüne ihtiyaç var. İkincisi, vatandaşlar dünyada olup bitene duyarlı, göçmenlere karşı önyargıları az. Nitekim Minnesota’nın ABD Temsilciler Meclisinde en etkin temsilcilerinden biri de Somali asıllı İlhan Omar.
Son derece meşru ve yasal yollarla gelmiş göçmen nüfus için ‘kriminal, tecavüzcü, asalak,’ Somalililer için ‘ülkeleri bile olmayan çöplük insanlar’ tabirlerini kullanıyor Trump. Rasyonel bir siyasi sistemde başarılı entegrasyon örneği olarak gösterilebilecek Minnesota modeli, ICE eliyle yakılıp yıkılmaya çalışılıyor. Okulların, marketlerin, hastanelerin önünde göçmen avına çıkan maskeli ICE ajanları masum ABD vatandaşlarını kafalarına sıktıkları kurşunlarla öldürüyorlar.
Sevgili Daktilo 2 okurları: Sizce hiç yapanla yıkan bir olabilir mi?
Umarım küresel ölçekte toplumlar daha geç olmadan bunun ayırdına varırlar.

