Yazar: Ian Bremmer
Eurasia Group ve GZERO Media kurucusu ve başkanı; BM Yapay Zekâ Yüksek Düzey Danışma Kurulu Yürütme Komitesi üyesi; Columbia Üniversitesi’nde Siyaset Bilimci
Çeviri: Mert Söyler
Bu yıl bir dönüm noktası olacak. Küresel istikrarsızlığın başlıca kaynağı Çin, Rusya, İran ya da dünyanın dört bir yanında süren yaklaşık 60 çatışma olmayacak (ki bu sayı İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en yüksek düzeyde). İstikrarsızlığın asıl kaynağı Amerika Birleşik Devletleri olacak.
Bu tespit, Eurasia Group’un Top Risks 2026 raporunun tamamına sinmiş durumda. Savaş sonrası küresel düzeni kuran ve bugüne kadar ayakta tutan ABD, artık bu düzeni adım adım çatırdatıyor. Üstelik bunu, Amerika’nın dünyadaki rolünü yeniden yazmaya modern dönem başkanlarının hepsinden daha hevesli ve daha güçlü bir liderin yönetiminde yapıyor.
Geçtiğimiz hafta sonu yaşananlar, bunun sahada nasıl göründüğünü açıkça gösterdi. Aylarca süren ve giderek artan baskının, yaptırımların, büyük bir deniz gücü yığınağının ve kapsamlı bir petrol ablukasının ardından ABD özel kuvvetleri Caracas’ta Venezuela’nın lideri Nicolás Maduro’yu ele geçirdi ve yargılanmak üzere New York’a götürdü. Amerikalı herhangi bir kayıp olmadan devrilen ve mahkeme önüne çıkarılan bir diktatör: Başkan Donald Trump’ın şimdiye kadarki en “pürüzsüz” askeri başarısı.
Trump, Batı Yarımküre politikasına “Donroe Doktrini” adını veriyor. Bu, 19. yüzyılda Başkan James Monroe’nun Amerika kıtasında ABD üstünlüğünü ilan eden yaklaşımının Trump’a özgü bir yorumu. Ancak Monroe Avrupalı güçlere “bu kıtadan uzak durun” mesajı verirken, Trump askeri baskı, ekonomik zorlamalar ve kişisel hesaplaşmalar yoluyla bölgeyi kendi çizgisine çekmeye çalışıyor. Üstelik daha yolun başında.
Bu tablo, “America First” türü bir içe kapanmayı anlatmıyor. Aksine ABD, İsrail ve çeşitli Körfez ülkeleriyle daha da derin bir bağ kuruyor. Trump’ın geçen yıl İran’ı vurma isteğini açıkça ortaya koyması ve Avrupa siyasetinde aktif biçimde devreye girmesi de geri çekilmeden çok yayılmayı çağrıştırıyor. “Etki alanları” kavramı da olan biteni tam karşılamıyor. Bu çerçeve, Trump’ın dünyayı rakip güçlerle aralarında paylaştığı bir düzeni ima eder. Oysa Trump yönetimi Tayvan’a şimdiye kadarki en büyük silah nakliyatını yaptı; Hint-Pasifik’teki duruşu da Asya’yı Çin’e bırakma niyeti taşımıyor.
Trump’ın dış politikası, alışıldık müttefik–hasım ya da demokrasi–otokrasi ayrımlarıyla işlemiyor. Ortada daha kaba, daha doğrudan bir hesap var: Karşındaki lider seni gerçekten zorlayacak bir karşılık verebiliyor mu? Yanıt hayırsa ve Trump’ın istediği bir şeye sahipse, hedef haline geliyor. Yanıt evetse, muhtemelen bir pazarlık zemini oluşuyor.
Venezuela örneğinde Trump’ın hedefi Maduro’yu devirmekti ve Maduro’nun bunu durduracak bir manevra alanı yoktu. Harekete geçmeye hazır müttefikleri yoktu, karşılık verebilecek bir askeri gücü bulunmuyordu ve Trump’ın önemsediği herhangi bir konuda elinde koz yoktu. Sonuçta sahneden silindi. Venezuela’daki rejim yapısının büyük ölçüde yerinde durması, istikrarlı bir demokratik yönetime geçişin ise karmaşık, çekişmeli ve büyük ölçüde Venezuelalıların kendi ellerinde kalacak olması şimdilik arka planda kalıyor.
Trump, Venezuela’nın aynı baskıcı rejim tarafından yönetilmeye devam etmesini dert etmiyor; yeter ki bu rejim onun istediğini yapsın. Nitekim muhalefetin öncülük ettiği bir hükümet seçeneği masadayken bunu tercih etti. “Aksi halde” tehdidi şimdilik işe yarıyor. Trump, Venezuela’nın “yeni” yetkililerinin ABD’ye 30–50 milyon varil petrol devredeceğini, bu satıştan elde edilecek gelirin de “başkan olarak benim denetimimde” olacağını kısa süre önce açıkladı. Üstelik Venezuela’da elde edilen, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, her sonuç; Trump’ı bu yönteme daha fazla yüklenmeye ve Küba, Kolombiya, Nikaragua, Meksika ya da Grönland gibi başka hedeflere yönelmeye teşvik edecek.
Tablonun öteki ucunda ise Çin var. Trump geçen yıl gümrük vergilerini yükselttiğinde, Çin nadir toprak elementleri ve kritik minerallerde ihracat kısıtlamalarıyla karşılık vermişti. Bunlar, 21. yüzyılın hem tüketici hem de askeri ürünleri için vazgeçilmez girdiler. ABD’nin zayıf noktaları açığa çıkınca Trump geri adım atmak zorunda kaldı. Şimdi ise ne pahasına olursa olsun tansiyonu düşürmeye ve bir anlaşma sağlamaya odaklanmış durumda.
Burada karşımızda duran şey büyük bir strateji değil, düpedüz orman kanunları. Trump’ın “yanına kâr kalacağını” düşündüğü her yerde ABD gücü tek taraflı biçimde devreye sokuluyor; bir zamanlar Amerikan liderliğine meşruiyet kazandıran normlardan, bürokratik işleyişten, ittifak ağlarından ve çok taraflı kurumlardan kopuk şekilde. Başka alanlarda manevra alanı daraldıkça, örneğin bu yılki ara seçimler öncesinde hayat pahalılığına öfkeli seçmenler, Trump mirasını kalıcılaştırma telaşına kapılıyor. Güvenlik alanında, büyük ölçüde sınırsız kaldığı için, risk alma iştahı giderek kabarıyor. Batı Yarımküre ise avın bol olduğu bir saha; üstelik ABD’nin kimsenin dengeleyemeyeceği ölçüde asimetrik bir üstünlüğe sahip olduğu bir coğrafya. Trump burada düşük maliyetle, sınırlı itirazla “kolay” kazanımlar elde edebiliyor.
Fakat bu yaklaşım Amerika’nın yakın çevresiyle sınırlı değil. Trump yönetiminin Grönland’a yönelik tehditleri, Avrupa’nın da artık hedefte olduğunu gösteriyor. Kıtanın en büyük üç ekonomisi olan Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya yeni yıla zayıf, popülerliğini yitirmiş ve içeride popülist baskılarla kuşatılmış hükümetlerle girdi. Kapılarında Rusya varken, Trump yönetimi Avrupa’yı daha da parçalayacak aşırı sağ partilere açık destek veriyor. Avrupalılar, Trump’ın gerçekten önemsediği alanlarda koz üretmenin ve somut bedeller dayatmanın yollarını hızla bulamazlarsa, Batı Yarımküre’de hissedilen sıkışmayı kendileri de yaşayacak.
Çoğu ülke için öngörülemez, güven vermeyen ve tehlikeli bir ABD’ye nasıl karşılık verileceği artık acil bir mesele. Bazıları bu sınavdan geçemeyecek, bazıları uyum sağlamayı başaracak. Avrupa için uyum sağlamak belki de şimdiden zor; buna karşılık Çin, başlıca rakibinin kendi kendini zayıflatmasını izlemekten memnun, daha avantajlı bir konumda. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping uzun vadeli oyunu oynayabilecek durumda; Trump’ın 2029’da sona erecek görev süresinden sonra da iktidarda kalacak.
Amerikan gücüne verilen zarar bu yönetimle sınırlı kalmayacak. İttifaklar, ortaklıklar ve güvenilirlik sadece “olsa iyi olur” türünden unsurlar değil; ham askeri ve ekonomik gücün tek başına sağlayamayacağı bir etki çarpanı yaratırlar. Trump bu mirası hızla tüketiyor; bu yapıları bir avantaj değil, bir ayak bağı gibi görüyor. Amerikan gücünün zamandan bağımsız işlediği ve kalıcı sonuçlar doğurmadan dünyayı zorla yeniden şekillendirebileceği varsayımıyla hareket ediyor.
Oysa parçaladığı ittifaklar, bir sonraki başkan göreve geldiğinde kendiliğinden onarılmayacak. Amerika’nın kaybettiği güvenilirliği yeniden inşa etmek bir nesil alabilir, hatta bunun mümkün olup olmadığı bile belirsiz. İşte bu yüzden 2026 bir dönüm noktası: Sonun nasıl olacağını bildiğimiz için değil, kuralları yazan ülkenin artık o kurallara uymak istemediğinde neler yaşandığını şimdiden görmeye başladığımız için.
©Project Syndicate
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

