Bak, bir rastlantı değilsin sen:
Şu garip yaşamımın ulaşmak zorunda olduğu bir noktasın.
Oruç Aruoba
Eğer şanslıysanız, kendinizi gerçekleştirip geliştirme yolculuğunuzda elinizden tutacak, sizi mağaradan çıkaracak öğretmenlerle kesişir yolunuz. Ama çoğu zaman bir rastlantıya kalmıştır böyle bir öğretmenle karşılaşmak. Ve eğer şansınız yaver gitmemiş, o rastlantı gerçekleşmemişse, yolunu bulma gayreti içerisinde ışığa doğru yürüyenleri, tekrar mağaraya tıkmak için uğraşan öğretmenlere de denk gelebilirsiniz. Nasıl mı? Tıpkı benim gibi… İki türlüsü de geldi başıma. Elbette bu yazının amacı, ömrümün en eşsiz rastlantısı –belki de “mucize” adını hak eden rastlantısı– sevgili İoanna Hocamla ilgili söz söylemek. Ama onunla ilgili söz söyleyebilmek için, önce biraz geriye gitmem, daha önceki bazı hocalarımdan ve elbette o rastlantının nasıl gerçekleştiğinden bahsetmem gerekiyor. Hatta biraz da babamdan… Böylece o eşsiz rastlantıya giden yoldaki manzarayı resmederken, aslında elimden geldiğince İoanna Hocamın ayırt edici özelliğini, onu “hocaların hocası” yapan şeyin ne olduğunu göstermeye çalışacağım.
Öncelikle babamdan söz etmem gerek. Günlerden bir gün, elinde kitap kolisiyle eve gelen bir babanın kızıydım; öğretmen bir babanın. Öğrencilerinin, çocuklarının, etrafındaki insanların elinden tutup, mağaranın dik yokuşunu aşmalarını sağlayan, ışığa doğru onlara rehberlik eden bir öğretmendi babam. Gelelim koliye: O kolinin içinden çıkan kitaplarla, edebiyatın büyüsüne kapılmış, tavşan deliğinden aşağı yuvarlanmaya başlamıştım işte. Neler yoktu ki o küçük kolide: Kaptan Grant’ın Çocukları, Pollyanna, Gizli Bahçe, Pinokyo, Alice Harikalar Diyarında… Sonra, babamın yangından sağ kurtulan kitapları… Salondaki vitrinin, kapaksız alt raflarında yan yana, omuz omuza saf tutan, birbirine sımsıkı kenetlenmiş klasikler, bu güçlü dayanışma sayesinde alevlerin, aralarına sızmasına izin vermemişlerdi. Evimizdeki pek çok şey yanıp kül olsa da o beyaz kapaklı, o minicik kırmızı kalpli can kitaplar, sadece üst kısımları isle kaplanmış bir şekilde yangından sağ çıkmayı başarmış, ucuz atlatmışlardı. Babamın öğretmen okulundayken okuduğu, derken köy köy, şehir şehir, oradan oraya peşinden sürüklediği, çocukları için sakladığı kitaplardı bunlar. Yangından geriye kalan bir yara izi gibi tepelerinde simsiyah bir is taşıyan o kitaplar, benim için adeta bir hazineydi: Karamazov Kardeşler, Suç ve Ceza, Budala, Kara Çocuk, Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı, İlk Yılların Ekmeği… Babamdan bize kalan o eşsiz hazinenin sararmış yapraklarında yol alırken edebiyatın büyüsüyle efsunlanmıştım. Derken okumak yetmez olmuş, yazmaya da başlamıştım; kendimce işte… Bir gün eve kitap kolisiyle gelen bir babam olduğu için ve babamın gençliğinde okuduğu kitaplar, evimizdeki vitrinin raflarından bana sürekli göz kırptığı için, kaçınılmaz olarak böyle bir serüvenin içinde yol almaya başlamıştım.
Hem belki de mağaradan çıkışı sağlayacak olan kitaplardı. Tıpkı Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451 kitabındaki başkahramanı Montag’in dediği gibi: “Belki kitaplar bizi mağaradan çıkarabilir. Belki hep aynı, lanet olası, çılgınca hataları yapmaktan alıkoyabilirler bizi!”[1] Kitapların yanı sıra bir de, insanın değerini bilen, olanaklar varlığı insanı gören, doğru değerlendirme yapabilen öğretmenlerle kesişmişse yolumuz, rast gelmişsek böylesi öğretmenlere, adeta yolumuz, bahtımız açık demektir. Dahası mağaradan çıkmak mümkün demektir. Ama dedim ya, çoğu zaman rastlantıya kalmıştır böyle bir öğretmenle karşılaşmak.
Öyle ki, kimi zaman da şans bizden yana değildir; biz ışığa doğru yürüyüp, yolumuzu bulmaya çalışırken, bizi tekrar mağaraya tıkmak için uğraşan, insanın değerinin bilgisine sahip olmayan, olanaklar varlığı olan insanı göremeyen, doğru değerlendirme yapamayan öğretmenlerle de rastlaşabiliriz. Benim başıma geldi. Şöyle ki: Lise ikinci sınıftaydım. Uğur Mumcu katledilmişti. Televizyonlar, gazeteler bu korkunç cinayetten ve Mumcu’nun gazeteciliğinden bahsediyordu: usta gazeteciydi, araştırmacı gazeteciydi, her şeyden önce dürüst bir gazeteciydi. Çok üzülmüş ve çok öfkelenmiştim bu cinayete. Üstelik o zamanlar pek bir şey de bilmiyordum hakkında. Ama evde bütün kitapları vardı. Babamın getirdiği küçük kolinin içinde Mumcu’nun kitapları da vardı: yan yana, omuz omuza. Birkaç kitabı okumaya girişmiştim o günlerde, ama boyumu aşan kitaplardı; biraz ondan biraz bundan okumuş, pes etmiştim. Sakıncalı Piyade’yi okuyup bitirebilmiş, ama pek bir şey de anlamamıştım muhtemelen.
Derken edebiyat dersi sınavı gelip çatmıştı. Kompozisyon yazacaktık ve konu serbestti. Ve ben, televizyondan görüp duyduklarımın, gazetelerden okuduklarımın iç dünyamda tetiklediği duygularla, düşüncelerinden dolayı yaşama hakkı elinden alınan Uğur Mumcu ve gazeteciliği hakkında yazacaktım. Yazdım; içimdeki acı, öfke birazcık dindi. Aradan birkaç gün geçti, sınav sonuçlarını açıkladı edebiyat öğretmenimiz. Elindeki sınıf listesinden, önce benim adımı okudu ve ayağa kalkmamı istedi. Kalktım. “On beş” dedi. Sonra sınıfın geri kalanının bol kepçe notlarını okudu, ama onları ayağa kaldırmadı. Ben şaşkınlık içindeydim: edebiyat dersinden, kompozisyon sınavından on beş almıştım! Mümkün değildi, olamazdı. “Sakıncalı” hiçbir şey de yoktu ki yazdıklarımda; çocuksu bir duyarlılıkla, duygusal ve içli cümleler kurmuştum sadece. Ne var ki edebiyat öğretmenimin ideolojisi, dünya görüşü, ezberleri, değer yargıları, kendi gözleriyle görmesine ve doğru değerlendirme yapmasına engel olmuş, bana bu notu uygun görmüştü. Yazdıklarımı “sakıncalı” bulmuştu mutlaka. İçimdeki acı ve öfke yeniden alevlenmişti. Sonra bana, ayrıca sözlü bir sınav yaptı ve türlü “nasihatler” de vererek beni edebiyat dersinden geçirdi! Aradan yıllar geçti ve ilginçtir ki ben gazetecilik okudum, gazeteci oldum ve yolumu aydınlatan, beni besleyen hep edebiyat oldu. Görünen o ki, edebiyat sınavında yazdığım kompozisyona on beş puan veren hocamın “nasihatleri” bana sökmemiş, beni durduramamıştı.
Evet, lisede böyle bir hoca çıkmıştı bahtıma. Ama üniversitede gazetecilik okurken talih yüzüme gülmüş, ışığa yürüyen ve yürüten hocalarla rastlaşmıştım. Adeta, olanaklar varlığı olan “insan”ı gören hocalarla… Bunlardan birisi sevgili Ali Murat Vural Hocam idi. O zamanlar da kendi çapımda bir şeyler yazıp duruyordum. Temel gazetecilik derslerini aldığımız Murat Hocama götürüp veriyordum yazdıklarımı. Murat Hoca da hiç aksatmadan okuyup, altına kırmızı kalemlerle notlar düşüp geri veriyordu bana. Bir sınav günü Hoca, sınav kâğıtlarımızı dağıttı her birimize, ardından tekrar benim masama gelip birkaç kâğıt daha bıraktı önüme. Üzerinde benim yazılarım olan kâğıtlar; altında da Murat Hocanın beni yazmak konusunda hep cesaretlendiren kırmızı notları… Her bir yazımın altına düştüğü ayrı ayrı notlarda şöyle diyordu: “Kızım, iyi bir yazar olacaksın sen, lütfen yaz, hep yaz. Hikâyeler yaz. Yazdıklarını bana getir. Yarışmalara katıl. Kaleminde reçelli kek lezzeti var”, “Elif, söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum sana. Ben sana ne diyeyim şimdi? Uzun zamandır böyle lezzetli, böyle iyi ifade edilmiş, böyle iyi resmedilmiş bir yazı okumamıştım. Bu ne güzel bir anlatımdır, ne güzel bir yazı”, “Biriktir tüm yazdıklarını. Bir gün çok işine yarayacak senin ve okurlarının”. “Hep yaz” demişti ya Murat Hoca, ben de hep yazdım, yazmaya hep devam ettim, yazdıklarımı biriktirdim ve hâlâ yazmaya devam ediyorum. Elimden başka bir şey de gelmiyor zaten.
Bir de benim ben olmamda çok büyük katkısı olan sevgili Hakan Savaş Hocamdan bahsetmem gerekiyor. “Metin Çözümleme” ve “Metin Yazımı” derslerini alıyordum Hakan Hocadan. Derslerini iple çekiyordum. Adeta çölde yolunu kaybetmiş birinin vahaya ulaşması gibiydi benim için bu dersler. Edebiyat, şiir, sinema, sanat, hayat, insan vardı bu derslerde. Derslerden birinde Nermi Uygur’dan bahsediyordu Hakan Hoca: “Edebiyat, insanı kendisine öğretir” diyordu Uygur. Bir başka derste Baudelaire’in dizeleri yankılanıyordu sınıfta: “İnsan, kimse inemedi senin uçurumuna”… Sonra “Hayat, yaşantı aramak değil, kendini aramaktır” diyordu Pavese ve hemen ardından Oğuz Atay ekliyordu: “Kendini çözemeyen kişi, kendi dışındaki hiçbir sorunu çözemez”. Oktay Rifat, “Giderler, yağmur bacaklı bir kız kalır kumsalda” diye fısıldıyordu. Derken, Edip Cansever’in mendilindeki kan seslerini işitiyorduk. Ardından Alain Resnais’in “Hiroşima Sevgilim” filmindeki o amansız replik tekrarlanıyordu, sayıklarcasına: “Sen Hiroşima’da hiçbir şey görmedin.” Ve “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”nda, Andronikos’un “yaşayış gibi olan” uzun yürüyüşüne eşlik ediyorduk. “Bizim bütün güzelliklerimiz, düşündüklerimizle yaşadıklarımız arasındaki acıklı çelişkinin yansımalarından ibarettir” diyordu sonra Oğuz Atay…
Ve bir gün Hakan Hoca, sınıfa bir soru yöneltti. Soru şuydu: “Çağımızın en önemli düşünürü/filozofu kimdir?” Sorunun ardından, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi koyu bir sessizlik hüküm sürdü sınıfta. Kulaklarımızı tırmalayan bir sessizlik… “Peki, İoanna Kuçuradi ismini hiç duydunuz mu?” diye yeni bir soru yönelttiğinde, sınıfın sessizliği daha da koyulaştı. Koca sınıfta, hiçbirimiz bu büyük felsefecinin adını dahi duymamıştık. Ben kendi adıma utanmıştım. Neyse ki öğrencilerine, İoanna Hocanın adını fısıldayan bir hocaya rast gelmiştim. Sonra hemen İoanna Kuçuradi’nin kitaplarını edinmek için kitapçı kitapçı dolaşmış, ancak bir tek Sanata Felsefeyle Bakmak kitabını bulabilmiştim.
Derken aradan yıllar yıllar geçti. O zamanlar düzenli olarak yazılar yazıp söyleşiler yaptığım Remzi Kitap Gazetesinin editörü sevgili Irmak Zileli, gazetenin Nisan 2014 sayısı için benden bir Kuçuradi dosyası hazırlamamı istedi: Prof. Dr. Betül Çotuksöken, Prof. Dr. Gülriz Uygur ve Prof. Dr. Hülya Şimga tarafından hazırlanan İoanna Kuçuradi: Çağın Olayları Arasında adlı armağan kitap üzerinden bir Kuçuradi dosyası… Seve seve kabul ettim ve dosyayı hazırladım. “Çağdaş Antigone” ya da “İyi Ana”: İoanna Kuçuradi başlıklı dosyam[2], Nisan 2014’te, Remzi Kitap Gazetesinde yayımlandı. Derken 25 Temmuz’da –dosya yayımlandıktan üç ay sonra– Irmak Zileli’den bir e-posta geldi: “Elifcim, İoanna Kuçuradi sana bir kart yollamış. Ekte gönderiyorum.” Posta kartını tarayıp e-posta olarak bana göndermişti Irmak –aslını da kargoya vermişti. Kartın ön yüzünde, Rodin’in 1908 yılında yaptığı ve “Katedral” (La Cathédrale) adını verdiği eseri yer alıyordu. Hani şu, yukarıya doğru uzanarak bir araya gelen iki sağ el heykeli… Kartın arka yüzündeki 16 Temmuz tarihli notunda da şöyle diyordu Kuçuradi: “Sevgili Elif Hanım, İoanna Kuçuradi: Çağın Olayları Arasında üzerine Remzi Kitap Gazetesinde bir yazı yazdığınızı rastlantı sonucu öğrendim. O sayıyı zor buldum, ama buldum ve yazınızı okudum. Severek yazılmış bir yazı! Sevdim onu.” Sonra şöyle devam ediyordu: “Ağustosun ortalarında İstanbul’a döndüğümde, sizle –siz de istiyorsanız– yüz yüze konuşmamızı isterim. Beni 05…’dan arayabilir misiniz?” Ve imza: “İoanna.”

Çok şaşırmıştım, çok sevinmiştim, çok duygulanmıştım. O güne dek böyle bir şey başıma gelmemişti: pek çok yazı yazmıştım, ama yazdığım yazıdan dolayı, benimle yüz yüze görüşmek isteyen biri hiç olmamıştı. “Yüz yüze konuşmamızı” istiyordu Kuçuradi. Ne konuşacaktık, ne diyecektim, ne anlatacaktım ki ben? Bir heyecan, bir tatlı telaş… İçim içime sığmıyordu. Bütün cesaretimi toplayıp, aradım Kuçuradi’yi. Telefonun diğer ucunda sıcacık, içten, samimi bir ses; sanki o yazı aracılığıyla tanışmış olmuştuk.
14 Ekim 2014 tarihi için randevulaştık ve o gün geldi çattı: Maltepe Üniversitesi, İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezinde, kapısı ardına kadar açık odasında “buldum” Hocamı. Ben henüz odaya adımımı atıp masasına doğru yönelmişken, Hoca çoktan sandalyesinden kalkmış, ışıltılı gözleriyle gülümseyerek bana doğru geliyordu. Ben çekingen bir şekilde elimi uzattım tokalaşmak için –oysa içimden, sımsıkı sarılıp öpmek geçiyordu. Hoca, uzattığım elimi sımsıkı sıktı ve tüm içtenliğiyle öptü yanaklarımı. Kemal Demirel, “Güneşin esirgemediği ışığı altında, böylesine aydınlık bir dünyada kalın kalın sisler durur insanla insan arasında. Mutluluk sevginin, dostluğun bu sisleri dağıtıp iki kişinin karşı karşıya geldiği bir anda olabilir”[3] der ya hani, geriye dönüp baktığımda, işte o gün mutluluk, sisleri dağıtmış, iki kişi karşı karşıya gelmiş ve kişi-kişi arasında bir etik ilişkinin temeli atılmıştı sanırım.
Ben, Hoca bana bir şeyler soracak, bir şeyler anlatacak diye düşünürken, o “anlat bakalım” dedi. Ben de neysem, kimsem, o güne dek neler yapmışsam olduğu gibi anlattım. Beni tanımaya çalışıyordu Hoca. Derken, “Sende ne gördüm biliyor musun?” dedi. Cevap beklediği bir soru değildi bu. Devam etti: “Dili iyi kullanıyorsun sen. Düşünceler arasında bağlantı kurmayı beceriyorsun. Bu, herkeste yok.” Bir tek yazım üzerinden böyle bir değerlendirme yapmıştı Hoca. Üstelik o güne dek görmediği, tanımadığı, bilmediği biriydim. Oysa lisedeki edebiyat öğretmenim, gördüğü, tanıdığı, sınav kâğıtlarından ne yapıp ne yapamayacağını bildiği öğrencisini nasıl değerlendirmişti! Sonra sordu Hoca: “Yüksek lisans yapmayı düşünür müsün?” Öyle hemen, oracıkta cevap vermemi beklemiyordu: “Git, düşün bakalım. Sonra konuşuruz” dedi. O günkü ve ondan sonraki birkaç yüz yüze görüşmedeyse, benim nasıl bir insan olduğumu görmek, tartmak istemişti sanırım. Ve asıl önemli olan da burasıydı onun için. Çünkü –sonradan farkına varacağım üzere– o, mis gibi insan kokan insanları biriktiren bir “insan koleksiyoncusu”ydu. Görürdü insanın içini. Perdenin Arkası’ndaki şu dizelerine bakın, ne diyor Hoca:
“Gözleri
içini görür
bir bir her rastladığının.
Açın yüzünüzü.”[4]
Bu şaşırtıcı ve mucizevî rastlantıyı, İoanna Hocamın adını ilk kez kendisinden duyduğum Hakan Hocama muştulamazsam olmazdı. Bir e-postayla, İoanna Hocadan gelen posta kartından bahsetmiştim en başta. Hakan Hoca da sevincini paylaşmıştı benimle: “Neredeyse ben de senin kadar sevindim. İnceliklerin hor görüldüğü, unutulduğu şu günlerde umutsuzluğu yenecek gücü tekrar hatırlatan bir sevinç. Teşekkür ederim bana da duyurduğun için bu sevinci, umudu…” Hocayla görüşmemizden sonra olup bitenleri de yazmıştım Hakan Hocama. Bunun üzerine bana yazdığı cevapta, Kuçuradi’nin lisans, yüksek lisans, doktora öğrencilerine ve hatta hocalara hocalık yaptığını söylüyor ve yüksek lisans yapma önerisi konusunda şöyle diyordu: “Bu durumda, sende bir ışıltı-ışık görmüş olmalı ki sana, gel bu alanda lisansüstü çalışma yap, demiş olabilir. Belki de, her ışıltı gördüğü, bir şekilde umut ışığı yakaladığı öğrencisini bu alanda çalışmaya yönlendirmek istemiş olabilir. Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, o da senin ‘insan hakları’ ile ilişkili bilimsel-felsefî araştırmayı-çalışmayı yapabilecek en namzet, en güzel gençlerden biri olduğun. Elbette zorluklar-engeller olabilir, ama Kuçuradi gibi bir Hoca sana el vermişse, mutlaka bir bildiği-sezdiği-gördüğü vardır. Ne demişti Metin Altıok: ‘Akıl seçiklikle gösterse de yokuşu düzü/Bazen rastlantılardır yönlendiren ömrümüzü!’ Diyeceğim, Hocayı dinle ve dediği alanda çalışmaya başla. Beni de haberdar etmeyi unutma, çalışmalarının nasıl gittiğinden…”
Ve ben her iki Hocamı da dinledim. Ama lisedeki edebiyat öğretmenime kulak asmadım. İşte, hoca var, hoca var… Ve bazen rastlantılar yönlendiriyor ömrümüzü… Tam da bu yüzden eğiticilerin eğitimi çok önemli ve İoanna Hocam bu konuda pek çok eğitim verdi/veriyor, pek çok şey yazdı/yazıyor, pek çok söz söyledi/söylüyor. Çünkü öğretmenlik kutsal bir meslek.
Peki, ama nasıl, hangi durumda kutsal? Öğretmenliğin kutsal bir meslek olduğunu düşünen İoanna Hocaya kulak verecek olursak şöyle: “Pek tabiî ki eğitim, insansal bir etkinlik olarak iç amacına uygun gerçekleştirilince, bu amaçtan sapmadan gerçekleştirilince. ‘Neden?’ diye sorarsanız, ‘çünkü ancak böyle öğretmenler, kişilerin doğal yeteneklerini –bilgisel ve etik potansiyelini– gerçekleştirmelerine, kişilerin insanlaşmasına ve dünyamıza, onu daha yaşanır kılan bir şeyler katmalarına yardımcı olurlar’, derim. Üniversite öncesi eğitimimde böyle bir-iki öğretmenim olduğu için, kendimi şanslı görüyorum ve onları minnetle anıyorum.”[5]
Ve ona göre öğretmen “uğraştırandır”, öğrenciye nereye bakacağını işaret edendir, gören göz kazanmasını sağlayandır: “Bana göre eğitim yapan bir öğretmenin işi, öğrencilerine bir yeri işaret edip ‘şuraya bak’ demek, ama orada ne göreceklerini söylememektir. Çünkü onu kendi gözleriyle görmeleri gerekir. Yoksa, ders vermemiz bir işe yaramaz. Böyle bir eğitimde öğretmen-öğrenci ilişkisi adeta kutsal diyeceğim bir ilişkidir.”[6] İşte böyle eğiticilere, böyle bir eğitim anlayışına ihtiyacımız var. Dilerim, İoanna Hocamın bu sözleri eğiticilerin kulaklarına küpe olsun.
Hani, “Özüme yapabileceğim en büyük yardım: Kendi yaşamıma, bu yaşamın kendisine, yazılaştırarak çekidüzen kazandırmaktı”[7] diyordu ya Nermi Uygur, işte çok küçük yaşlardan beri benim de özüme, kendi yaşamıma, yaşamın kendisine yapabileceğim yardım tam da buydu: Bu çekidüzeni, yazarak, okuyup-yazarak, yani edebiyatla verebilirdim. İyi-kötü becerebildiğim tek yol buydu. Başlangıçta bunun çok farkında olmasam da artık kesin olarak biliyorum. Ama ilkokulda ya da ortaokul veya lisede olanaklarımı gerçekleştirip geliştirebilmem için bana yön gösterecek bir öğretmenim olsaydı, sırf rastlantıya kalmayacaktı her şey. İşte bunun için insanın değerini bilen, insan onurunu koruyan, değer bilgisine, doğru değerlendirme bilgisine, felsefî temellere dayalı insan hakları bilgisine sahip öğretmenlere/hocalara ihtiyaç var. Tıpkı İoanna Hoca gibi… Demem o ki sırf rastlantıya bırakılamayacak kadar önemli bir konu bu.
Ben şanslıydım. Yazmak, yazarak kendimi var etme gayretim, biraz geç de olsa yolumun İoanna Hocamla kesişmesine kapı aralamıştı. Bugün geriye doğru baktığımda görüyorum ki, o edebiyat öğretmenime rağmen yazmaktan vazgeçmemem ve yıllar sonra yazdığım bir yazı, hayatımın en eşsiz rastlantısını, biricik mucizesini hazırlamıştı bana. Ama o yazının ardında, o güne dek okuduğum bütün kitapların, yazdığım bütün yazıların, rastlaştığım değerli hocalarımın bende bıraktığı tortu vardı elbette. Rastlantı eseri eline geçen o yazıda, bu tortuyu da görmüştü İoanna Hoca ki bana o posta kartını göndermişti.
Ben hâlâ, öylece yazmaya devam ediyorum, öylece gazetecilik yapmayı sürdürüyorum, öylece insan hakları ve felsefe çalışmakta ısrar ediyorum. Hoca da öyle yapıyor çünkü: Dünyanın cennet olmayacağını bilse de, insan hakları ve felsefeyle uğraşmaya, hep “insan” kalmaya devam ediyor. Yıllar önce sevgili Bergen Hocamdan dinlediğim, daha sonra İoanna Hocanın ağzından da duyduğum şu sözleri aktararak, ne demek istediğimi açmış olacağımı umuyorum: “Ben kırk yaşıma kadar, yok yok, hatta elli yaşıma kadar bir şeyi öylece yapmaya devam edersem, bütün her şeyin değişeceğini, düzeleceğini düşünüyordum. Kırk-elli yaşıma kadar böyle düşündüm, ama sonra anladım ki benim böyle davranmamla hiçbir şey değişmeyecek. Ama ben bir gün değişecekmiş gibi öylece yapmaya devam ettim.”
Elbette saf, katıksız bir iyimser değildi, Pollyannacılık oynamıyordu İoanna Hoca. Ama hep ümitvardı, her şeye rağmen insandan umudu kesmemek gerektiğine inanıyordu. “Umut taşıyan insan öylesine güzel bir biçime bürünür ki, bu biçimiyle, diyelim ki dinlendirici yüzüyle, çevresindekileri de mutlu eder”[8] der ya Kemal Demirel, tam da böyle hissettirir Hoca ve umudu etrafındakilere de bulaştırır. Elbette birdenbire dünya pür-i pak bir yer olmayacaktı, insan, üzerindeki kötülük hırkasını hemen fırlatıp melek kanatlarıyla çok daha insan olarak ortalıkta boy göstermeyecekti. Ama işte şu yaşlı dünya, milyarlarca yıldan bu yana ısrarla dönmeye devam ediyorsa, insan neden pes etsindi ki? Hem insanlık tarihinde hangi güzellik topyekûn gerçekleşmişti? Küçük küçük çabalar, karınca adımlarıyla yol alan tek tek kişilerin çabaları mucizeler yaratmıştı çoğu zaman. İşte İoanna Hocamın çabası da böyle bir çaba.
Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının yazarı Clarissa P. Estes’in bir mektubu yayınlanmıştı 2016 yılında. Estes’in mektubundaki şu cümleler de, Hocanın çabasını, umudunu resmediyor sanki: “Bizim görevimiz bütün dünyayı tek seferde düzeltmek değil, ama onarım için dünyanın bir bölümüne ulaşabildiğimiz kadar uzanmak. Bir ruhun yapabileceği herhangi bir, küçücük ve sakin şey başka bir ruha yardımcı olabilir, bu zavallı acı çeken dünyada birine yardım etmek gayet yeterli olacaktır. Dramatik bir değişim için gerekli olan, bu davranışı artırmak, artırmak ve daha çok ekleyerek devam etmektir.”[9]
Öte yandan İoanna Hoca sevgi, güven, minnet, dostluk, dürüstlük gibi değerleri de yaşamaya ve yaşatmaya öylece devam eden bir insan. İnatla ve umutla “insan olmak”ta, “insan kalmak”ta, insan ve değerleri peşinde koşmakta, bütün bunları öğrencilerine de göstermekte ısrar eden bir Hoca. Dahası, olanaklar varlığı olan insanı, insanın değerini bilen, gören, duyan ve bunun herkesçe bilinmesi ve harcanmaması için çabalayan, didinen bir Hoca.
Kemal Demirel, Tanırının Onuru İnsan adlı kitabındaki “Sevgi” başlıklı yazısında, bir değer olarak sevgiden bahsederken, sevebilen ve sevginin mutluluğunu duyabilen olmanın, insan olmanın ilk koşulu olduğunu söyler. Sonra şöyle devam eder: “İnsan, insandan insana mutluluğu yaşatacak olan bağları kurabilendir. Bu yanıyla insan aynı zamanda doğa gücünde bir gücü taşıyan varlıktır. O bağlar bir kez var edildi mi sevgi dünyasında, sonsuza dek yaşarlar. Yeryüzündeki tek insan mucizesi budur”[10]
İşte İoanna Hocam, bu mucizeyi gerçekleştirmiş bir insandır. Hani Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda “Sevginin, kurmanın, yapmanın sözü değil, kendi gerek; yaşanması gerek bunların”[11] diyordu ya Andronikos, işte İoanna Hocamda da sevginin, minnetin, dostluğun, dürüstlüğün, kurmanın, yapmanın sadece sözü değil, kendisi vardı, yaşıyor-yaşatıyordu bunları. İoanna Kuçuradi’yi İoanna Kuçuradi yapan, onun en önemli ayırt edici özelliklerinden biri de buydu bana kalırsa. Bu yanıyla da “hocaların hocası”ydı o. İyi ki rastlaştık, iyi ki yoluma çıktın, yolumu aydınlattın canım Hocam…
Sevgiyle, minnetle…
[1] Ray Bradbury, Fahrenheit 451, çeviren: Dost Körpe, İstanbul: İthaki Yayınları, 2018, s. 95.
[2] https://www.insanokur.org/cagdas-antigone-ya-da-iyi-ana-ioanna-kucuradi-elif-sahin-hamidi/
[3] Kemal Demirel, Tanrının Onuru İnsan, İstanbul: Yapı Kredi Kültür Yayınları, 1997, s. 26.
[4] İoanna Kuçuradi, Perdenin Arkası, çeviren: Kornilia Çevik Bayvertyan, Ankara: Kuçuradi Felsefe ve İnsan Hakları Vakfı Yayınları, 2016, s. 52.
[5] Eleştirel Pedagoji Dergisi, Yıl: 10, Sayı: 62, Ekim 2019.
[6] İnatla ve Umutla İnsan ve Değerleri Peşinde: İoanna Kuçuradi, yayına hazırlayan: Faruk Şüyün, İstanbul: TÜYAP Tüm Fuarcılık, 2016, s. 28.
[7] Nermi Uygur, Bütün Eserleri II (1. Cilt), Bunalımdan Yaşam Kültürü, İstanbul: Yapı Kredi Kültür Yayınları, 2017, s. 748.
[8] Demirel, a.g.e., s. 109.
[9] https://hthayat.haberturk.com/hayatin-sesi/haber/1035990-clarissa-p-estesten-kadinlara-mektup
[10] Demirel, a.g.e., s. 76.
[11] Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, İstanbul: Metis Yayınları, 2001, s. 56.