Yazar: Ian Bremmer
Eurasia Group ve GZERO Media kurucusu ve başkanı; BM Yapay Zekâ Yüksek Düzey Danışma Kurulu Yürütme Komitesi üyesi; Columbia Üniversitesinde siyaset bilimci
Çeviri: Mert Söyler
İran coğrafi olarak Batı Yarımküre’de yer almasa da, Trump’ın askeri güçle gerçekliği yeniden dizayn etme çabasının yeni adresi pekâlâ olabilir. Fakat Venezuela’da kazandığı o çabuk zaferin aksine, İran’a yapılacak bir müdahalenin ucu çok açık; işler bir anda çığırından çıkabilir.
Trump rengini belli etti: İranlı yöneticilerin önünde iki yol var; ya seve seve ya da zorla. Kolay olan yol, Trump’ın ilk döneminde elinin tersiyle ittiği 2015 JCPOA (Kapsamlı Ortak Eylem Planı) nükleer anlaşmasından çok daha ağır şartlara “evet” demekten geçiyor. Bu senaryoda İran; zenginleştirilmiş uranyum stoğunu teslim etmek, zenginleştirmeyi süresiz durdurmak, nükleer programdan geriye ne kaldıysa tasfiye etmek zorunda. Ayrıca balistik füzelerine kelepçe vurulmasını, tam teşekküllü denetimleri ve Hizbullah ya da Husiler gibi bölgesel vekillere desteği kesmeyi de kabul edecek. Zor olan yol ise askeri saldırı demek; hem de en şiddetlisinden.
Bunlar öyle kuru sıkı tehditler değil. Daha birkaç hafta önce, İran rejimi binlerce, belki de on binlerce protestocuyu acımasızca katlettiğinde Trump saldırı emrinin kıyısından döndü. Onu durduran şey tereddüt değildi; İran misilleme yaparsa İsrail’i ve bölgedeki ABD üslerini koruyacak askeri kalkanın o an yetersiz oluşuydu. O günden bu yana bölgeye bir uçak gemisi filosu, sekiz destroyer, onlarca F-15, taarruz uçakları ve THAAD ile Patriot hava savunma bataryaları yığıldı. Hedef, İran karşılık verirse yaşanacak toplu kayıpları önlemek adına tüm Orta Doğu sahasını bir savunma şemsiyesi altına almak.
Bu sırada Türkiye, Katar, Umman ve Mısır gibi bölge güçleri savaşı engellemek için mekik dokuyor. Trump diplomaside yol kat edildiğini savunsa da ortada aşılamaz bir sorun var: Masadaki talepler, İran Dini Lideri Ali Hamaney’in verebileceği tavizlerin çok ötesinde. İslam Cumhuriyeti, saldırıdan kaçınmak ve içerdeki ekonomik yangını söndürmek için nükleer programında esneklik gösterebilir. Fakat kendi topraklarında uranyum zenginleştirme hakkından resmen vazgeçmeyeceklerdir; balistik füzelerden vazgeçmeyi ise zaten kesin bir dille reddettiler. Günün sonunda Tahran’ın verebileceği en büyük taviz, Washington’ın kabul edebileceği asgari şartı bile karşılamıyor. Sadece “savaş gemisi diplomasisi” ile de bu gerçeği değiştirmek pek mümkün değil.
Hal böyleyken önümüzde iki seçenek kalıyor: Ya Trump geri adım atıp daha küçük bir anlaşmayı “büyük zafer” diye pazarlayacak ya da silahlar konuşacak. İran’ı daha önce iki kez vurup ciddi bir karşılık görmediği ve önceki nükleer anlaşmayı “yetersiz” bularak masadan kalktığı düşünülürse, şimdi sadece nükleerle sınırlı bir uzlaşıya razı olması zayıf ihtimal.
Aslında istese böyle bir anlaşmayı pekâlâ seçmen kitlesine satabilir. İran’ın elinden uranyumu almak, ani bir nükleer silahlanma tehdidini ortadan kaldırır. Buna İsrail’in geçen yıl İran’ın füze programını ve vekillerini tırpanlaması da eklenince, Trump çıkıp “benden öncekilerin çözemediği sorunu ben çözdüm” diyerek alkış toplayabilir. Fakat askeri yığınağın bu denli hızlanması başka bir şeye işaret ediyor: Trump, “maksimum baskı” ile İran’ı dize getirip getiremeyeceğini sınıyor. Eğer getiremezse, ki muhtemel senaryo bu, saldırı için gereken tüm taşları şimdiden yerine yerleştiriyor.
Bu senaryo sadece nükleer tesislere veya füze sahalarına saldırıdan ibaret kalmayabilir; Venezuela tarzı bir “lideri devirme” hamlesini, yani Hamaney’in bizzat hedef alınmasını da içerebilir. Neticede Trump’ın ekibi son dönemdeki tecrübelerden hayli cesaret bulmuş durumda. Venezuela’daki başarılı operasyonun dumanı hâlâ tütüyor. Üstelik 2020’de İran’ın en tepedeki komutanı Kasım Süleymani’ye düzenlenen suikast da, geçen yıl İsrail ile yapılan ortak saldırılar da ABD hedeflerine ciddi bir karşılık görmeden atlatıldı.
Buradaki asıl hesap şu: Dini Lider’in ölümüyle birlikte Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi ve Devrim Muhafızları içindeki pragmatik muhafazakârlar kontrolü ele alır ve rejimin bekası için çalışır. Bu senaryoya hazırlık olarak istihbarat birimleri, Devrim Muhafızları ve Hamaney’in yakın çevresinden isimleri yanlarına çekmek için uzun süredir uğraşıyor. Hedef, bu “kafa koparma” hamlesinde iş birliği yapacak ve sonrasında ABD’nin sineye çekebileceği bir geçiş hükümetini yönetecek rejim içi müttefikler bulmak.
Fakat İran, Venezuela’ya benzemez. Rejimin misilleme kapasitesi daha yüksek, iç sadakat bağları daha derin, güvenlik güçleri ise çok daha büyük ve yetenekli. Dahası, halefiyet sürecinin tereyağından kıl çeker gibi gerçekleşmesi pek mümkün değil. Hamaney sadece İran’ın lideri değil, Şii İslam dünyasının ruhani bir figürü. Hamaney’in ölümü, sistemi Trump yönetiminin umduğu o düzenli geçişe izin vermeyecek şekilde sarsabilir.
İranlı liderler savaştan kaçınmak istese bile, böylesine devasa bir figürün kaybı, Körfez’deki ABD üslerini ve gemilerini hedef alan ağır bir misillemeyi zorunlu kılar. Amerikan tarafında ciddi kayıplar yaşanması durumunda ise işler çabucak çığırından çıkabilir. Hele bir de pragmatistler yerine şahinler ipleri eline alırsa, enerji akışını kesecek devasa bir tepkiyle karşılaşabiliriz. Petrol fiyatları, bol arza ve zayıf talebe rağmen şimdiden kıpırdanmaya başladı. Trump, Hamaney’i vurursa varil başına 5-10 dolarlık, hatta geçiş süreci sarpa sararsa çok daha büyük bir sıçrama bekleyebiliriz. Bu da ara seçimlere aylar kala ABD içinde enflasyonun patlaması demek olur.
İşin bir de küresel güçler boyutu var. Trump, Venezuela’da kendine yakın bir lideri başa geçirirken Rusya ve Çin durumu genelde homurdanarak geçiştirmişti; fakat İran’da rejim değişikliği, her iki ülkenin de kırmızı çizgisine dokunuyor. İran, Rusya’ya İHA, Çin’e petrol sağlıyor. Hamaney’i devirmek, iki gücün de normalleşmesini istemediği bir emsal oluşturur: ABD’nin, dünyanın herhangi bir yerinde kendi müttefiklerini devirebilmesi… Sırf kendi nüfuz alanlarında benzer hamlelerin önünü kesmek için bile Trump’a bedel ödetmek isteyeceklerdir.
Petrol piyasasını ve bölgesel istikrarı altüst edecek geniş çaplı bir savaş riski, diplomatik bir geri adımı, kaybın asgari düzeyde olduğu Venezuela’ya kıyasla daha cazip kılıyor. Belki bu riskler Trump’ı sınırlı bir anlaşmaya itebilir. Fakat Trump, cüretkâr olmanın kazandırdığına inancı tam biri. Bakalım bu inanç İran’da da karşılık bulacak mı?
Cevap, Orta Doğu sınırlarını aşan bir öneme sahip. Trump bunu başarırsa, kaba Amerikan gücünün her sorunu çözüp her hedefe ulaşabileceğine her zamankinden daha çok inanacak. Her başarı, bir sonraki kumarın bahsini yükseltir. Fakat işler ters giderse, yani Hizbullah ve Husiler bölgeyi ateşe verir, şahinler yönetimi alıp Hürmüz Boğazı’nı kapatır, petrol 90 dolara demir atar ve Rusya ile Çin gerçek yaptırımlar uygularsa bu bahislerin aslında ne kadar tehlikeli olduğunu hep birlikte, yaşayarak göreceğiz.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

