Yazar: Ekrem İmamoğlu
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin Cumhurbaşkanı Adayı
Çeviri: Mert Söyler
Orta ölçekli güçler arasındaki dayanışmanın gerçekten bir işe yaraması için, bu gücün hukukun üstünlüğüne dayalı, demokratik kural ve ilkeleri benimseyen yeni bir devletler sistemi kurmaya harcanması gerekiyor. Aksi takdirde, dışa bağımlılığın silaha dönüştüğü, halkın rızasının ayak bağı sayıldığı ve yalnızca gücün hüküm sürdüğü bir dünya ile baş başa kalırız.
Silivri Cezaevi, Türkiye – Silivri Cezaevi’ndeki esaretimin birinci yılını geride bırakırken, bu duvarların ötesinde olup bitenler sadece politikaların değiştiğini değil, uluslararası düzenin de çökmekte olduğunu gösteriyor. Manşetleri İran ve Orta Doğu’da tırmanan şiddet sarmalı kaplıyor; güç siyasetinin küresel ilişkilerde bir kez daha oyunun kurallarını belirlediğini acı bir şekilde görüyoruz.
İran’daki çatışmalar, Kanada Başbakanı Mark Carney’nin Davos’taki konuşmasında çok güzel ifade ettiği o “kırılmanın” tam bir somutlaşmış örneği. Son otuz yılımızı şekillendiren o iç rahatlatıcı varsayımlar hızla çöküyor: Ekonomik bağların çatışmaları önleyeceği, küresel yönetişimin zamanla güçleneceği ve teknolojik ilerlemenin özgürlük alanını genişleteceği inancı artık kimseye inandırıcı gelmiyor.
Tüm bunların yerini çok daha acımasız bir gerçek aldı: Eskiden dünyayı birbirine bağlamak için kurulan mekanizmalar, bugün birer şantaj ve gözdağı aracına dönüşmüş durumda. İş birliği gibi kavramların içi, önce sakız gibi uzatılarak, şimdiyse açıkça yalan ve kötü niyetle tamamen boşaltıldı. “Diplomasi” dediğimiz şey artık çoğu zaman sadece baskı kurmaktan ibaret; uzlaşma maskesi takmış tehditler, kapalı kapılar ardında dönen pazarlıklar veya sırf fotoğraf vermek için yapılan görüşmeler haline geldi.
Hem Davos’ta hem de Münih’te konuşulanların alt metni şuydu: Kriz yönetimi artık eskisi kadar tepeden inme yürümüyor. Caydırıcılık söz konusu olduğunda büyük güçlerin sözü hala geçebilir. Fakat hegemonik aktörler oyunbozanlığı seçip uluslararası hukuku pervasızca çiğnedikçe; gerilimi yatıştırma ve arabuluculuk yapma yükü, esnek ve iç içe geçmiş diplomatik ağlarla hareket eden orta ölçekli güçlerin omuzlarına biniyor.
Bu ülkeler tek ve katı bir blok halinde hareket etmek yerine, büyük güçlerin arasındaki rekabetin hantallığına takılmadan, duruma özel koalisyonlar kurarak çok daha hızlı ve ortaklaşa adım atmayı öğreniyorlar. Büyük aktörler kenara çekildiğinde veya süreci sabote ettiğinde; yaptırımları ve insani koridorları ayarlayan, esir takaslarına aracılık eden, gizli diplomasiler yürüten ve çok taraflı kurumları ayakta tutanlar yine bu orta ölçekli güçler. En güçlü devletler kafa kafaya gelip uzlaşma umutlarını tükettiğinde, diplomasinin nefes alabilmesi için gereken o dar kapıları açanlar çoğunlukla onlar.
Ne var ki, orta ölçekli güçlerin kuracağı bir yapının ayakta kalabilmesi için herkesin aynı kurallara uyduğu, demokratik bir güven zemini şart. Böyle kırılma anlarında otokratik devletler çoğu zaman kendilerini küresel istikrarın “vazgeçilmezi” gibi pazarlar. Liderleri bu puslu havayı içeride kendi koltuklarını sağlamlaştırmak için kullansa da, kısa vadede uluslararası krizleri çözmeye talipmiş gibi görünebilirler. Fakat otokratlardan, kurallara dayalı yeni bir düzenin güvenilir bekçileri olmaz; çünkü zaten kuralları kendilerini bağlayan bir şey olarak görmezler. Onlar için her şey bir al-ver meselesidir.
İran’daki kriz, diplomasinin o ince bağları koptuğunda neler olduğunu ve meşruiyetin en az güç kadar önem taşıdığını açıkça gösteriyor. Yeni jeopolitik düzende büyük güçler, ipleri kendi ellerine alıp önce zora başvurmayı, diplomasiyi ise ancak sonradan devreye sokmayı tercih ediyor. Fakat içerideki yönetim halkın rızasından çok zorbalıktan beslendiğinde, dışarıda kurulan istikrar da son derece kırılgan oluyor: Politikalar günübirlik tepkilere dönüşüyor, caydırıcılık doğaçlama ilerliyor ve devletin hareket alanı sağlam ilkelerden ziyade anlık güç dengelerine bağlı kalıyor. Günün sonunda elimizde yenilenmiş bir dünya düzeni değil, herkesin sonradan mecburen ayak uydurmaya çalıştığı emrivakilerle dolu bir enkaz kalıyor.
Karşımızda aşılması imkansız bir engel var. Hukuku sadece işine geldiğinde kullanacağı bir araç gören bir iktidar, kağıt üzerinde hep reform sözü verir ama iş icraata gelince ayak diretir. Daha adil bir sistemi destekliyormuş gibi yaparken, el altından kendi çıkarına olan o çarpık düzenin sürmesini sağlar. Kaostan ve kargaşadan beslenen ülkeler için gerçekten adil bir düzen bir hedef değil, düpedüz bir tehdit.
Tam da bu yüzden, kurulacak her türlü yeni küresel sisteme demokratik ülkeler öncülük etmeli. Demokrasilerde liderler değişse de kurumlar ayakta kalır. Hukuk, gücün keyfi kullanımına hizmet etmek için değil, onu sınırlandırmak için var. Bir demokrasinin bağımsızlık ve egemenlik konusundaki asıl sınavı; sadece topraklarını ve ekonomisini değil, aynı zamanda siyasi yaşam biçimini ve hukukun üstünlüğünü de savunup savunamadığıyla ölçülür. Demokratik ülkeleri öngörülebilir ve güvenilir kılan şey, işte bu ilkelere olan sıkı bağlılıklarıdır.
Coğrafyanın tek başına aynı güveni verebileceğini düşünmek büyük bir hayalperestlik. Küresel rakipler arasında güç dengesi kuran “kilit bir ülke” olmak, köklü kurumların yerini tutamaz. Stratejik açıdan ne kadar önemli olursa olsun, kurumları zayıf bir devlet her zaman güvenilmez bir ortak olarak kalır; dış baskılara çabuk boyun eğer ve onu kendi safınızda tutmanın bedeli hep çok ağır olur.
Devlet gücünü güvenilir kılan şey demokrasinin ta kendisidir. Uzun vadeli kararlar almayı ve kalıcı ittifaklar kurmayı sadece demokrasi mümkün kılıyor. Verilen sözlerin tutulacağına, hataların düzeltileceğine ve krizlere karşı direnç gösterileceğine dair o sarsılmaz güvenin temelinde demokrasi yatıyor. Hukukun muhalefeti susturmak için bir silaha dönüştürüldüğü ülkelerde, “daha adil bir uluslararası düzen” çağrıları zerre kadar inandırıcı gelmiyor. Kendi ülkem bunun en canlı örneği.
Carney’nin orta ölçekli güçler arasında yaptığı dayanışma çağrısını çok önemsiyorum. Fakat bu dayanışmanın gerçekten bir işe yaraması için, hukukun üstünlüğüyle yönetilen ve demokratik normlara, ilkelere yürekten bağlı yepyeni bir devletler sistemi inşa etmekte kullanılması şart. İlkeli diplomasi; çıkarların uluslararası hukuk çerçevesinde, kimseye zorbalık etmeden veya başkalarının haklarını çiğnemeden, disiplinli bir şekilde peşinden koşmak demek. Amacı da meşruiyetinden güç alarak kalıcı olabilecek sonuçlar yaratmak.
Yanlış anlaşılmasın, kimsenin dışlanmasını savunmuyorum. Türkiye gibi demokrasi sınavında tökezleyen ülkeler bir köşeye itilmemeli. Kurulacak yeni bir küresel sistem, uluslararası hukukun temel ilkelerine sıkı sıkıya bağlı olmalı ve eskisinden çok daha kapsayıcı bir yapı sunmalı. Ortak standartlar oluşturmak, kimseyi geride bırakmadan tüm ülkeleri hep birlikte ileriye taşıyarak sisteme katılımı zamanla çok daha kalıcı, inandırıcı ve dirençli hale getirir.
Daha somut ifade etmek gerekirse, bu yeni düzenin işe yaraması çifte bir kararlılığa bağlı: Hem uluslararası düzeyde ortak değerler etrafında iş birliği yapmak hem de ulusal düzeyde demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü güçlendirmek. Bu kriterler yerine oturduğunda, devletler masaya oturup ortak bir ilkeler bütünü üzerinde uzlaşabilir.
Bu ilkelerin en başında; ticareti, finansal akışları, teknolojiyi ve veriyi “gücün hukukunun” değil, “hukukun gücünün” yönetmesi gerektiği geliyor. Çok taraflılık; göç ve iklim değişikliği gibi krizleri sadece idare etmekle yetinmemeli, sorunların kökenine inmeli ve yükü çok daha adil paylaştırmalı. Dijital altyapılarda veya sınır ötesi tedarik zincirlerinde dayanıklı kalabilmek için ortak mekanizmalara ihtiyaç var. Ve tabii ki meşruiyet, demokratik kurumları zorunlu kılıyor: Bağımsız bir yargı, özgür bir basın, gerçek bir seçim rekabeti ve siyasi rakipleri suçlu ilan etmenin kesinlikle kabul edilemez sayılması.
Bu yıl Davos ve Münih’ten çıkan mesaj diplomasinin öldüğünü değil, sadece ağırlık merkezinin kaydığını gösteriyor. Büyük güçler arasındaki rekabet giderek sertleşirken, gerilimi düşürmenin pratik yükü kapılarını diyaloğa açık tutmaya niyetli orta ölçekli güçlerin omuzlarına kalıyor. Bu sorumluluğu ciddiye almak zorundalar; çünkü 8,3 milyar insanın yaşadığı bir dünya, sonu gelmez bir zorbalığın ve kaosun yükünü taşıyamaz. Dünyadaki orta ölçekli güçlerin uyum içinde hareket etmesi sadece kendilerine değil, Küresel Güney’deki gelişmekte olan ülkelere de fayda sağlayacak. Eğer böyle bir dayanışma olmazsa, bu ülkeler tek tek yalnızlaştırılacak, baskı altına alınacak ve en nihayetinde egemenliklerini yitirecek.
Eğer orta ölçekli güçler bir araya gelirse, bozulan dengeyi yeniden kuracak o yepyeni uluslararası düzenin temellerini atabiliriz. İran krizi, jeopolitik gidişatı sadece kaba kuvvetin hüküm sürdüğü bir dünya olmaktan çıkarmak için bu onarımın ne kadar hayati olduğunu hepimize gösteriyor. Bir cezaevi hücresinden bakarken bile, böyle bir temelin atılabileceğine dair inancımı koruyorum.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

