Dünya futbolunda altyapıya verilen öneme paralel olarak bu alana yapılan yatırımlar da ciddi şekilde artış gösteriyor. Bilhassa Avrupa’da, altyapı yatırımlarının sadece fiziki tesislerden ibaret olmadığının altını çizmeliyiz. Antrenör ve futbolcuların fiziksel, zihinsel ve duygusal yeteneklerinin gelişimi bir bütün olarak ele alınıyor. Türk kulüplerinin de altyapı sistemlerini ve yatırımlarını Avrupa’daki bu başarılı örnekler çerçevesinde gözden geçirmeleri ve ivedilikle yol almaları gerekiyor.

Hem futbolcu hem de antrenörler, bu bütünsel yaklaşım çerçevesinde detaylı bir eğitim programına tâbi tutuluyorlar. Söz konusu eğitimler yalnızca teorik bileşenlerden oluşmuyor. Tiyatro sahnelemek, müzik aleti çalmak, gönüllülük faaliyetlerinde yer almak gibi bireylerin sosyal yetkinliklerini de geliştirecek pratik süreçler eğitimlerin bir parçası olarak tanımlanıyor. 

Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, eğitimlerin belirli bir süreç ya da yaş grubuna kadar değil, sporcunun ve antrenörün meslek hayatının tamamını kapsayacak şekilde sürekli gelişen bir formatta oluşturulması. Hayat boyu öğrenme, temel ilke olarak kabul ediliyor. 

Ancak, gerek antrenörler gerekse futbolcular için en önemli mesleki eğitim mümkün olduğunca fazla maç yapmak ve süre almak. Bu nedenle, antrenörlerin ve futbolcuların kazandıkları yetkinliklerin sürdürülebilir hale gelmesi ve üst düzey sportif rekabete daha iyi hazırlanabilmeleri için dünya futbolunda önde gelen birçok Kulüp, pilot ya da rezerv takımlar kurmayı tercih ediyor.  

Bu bağlamda, City Football Group’u iyi örnekler arasında rahatlıkla gösterebiliriz. Manchester City’nin de sahibi olan kurum ABD, Avustralya, Hindistan, Japonya, İspanya, Belçika, Uruguay ve Çin’de olmak üzere 9 farklı takımın sahibi durumunda. Grup bu ülkelerde hem yeni yetenekler keşfederken hem de kendi takımlarında süre bulamayan oyuncuları grubun çatısı altındaki diğer takımlara göndererek performans optimizasyonu sağlamayı hedefliyor. Grup ayrıca, birçok farklı ülkede faaliyet göstermenin getirdiği avantajla spor pazarlaması çalışmalarından da gelir elde edebiliyor.  

Yine Ajax, A takımda süre veremeyeceği oyuncularını bir alt ligde yer alan Ajax U21 rezerv takımına göndererek sahip olduğu oyuncu havuzunu aktif ve hazır tutuyor. 

Avrupa örnekleriyle kıyaslandığında ülkemizin, futbolun hem altyapı hem de üstyapı yönetimlerinde ciddi oranda aşama kaydetmesi gerekiyor. Kulüplerimizin kurumsal kapasiteleri arttıkça altyapıya verilecek önemde artacağına inanıyorum.

2019-20 sezonu başında Türkiye’deki profesyonel futbol kulüplerinin U21 takımları ve mücadele ettikleri lig organizasyonları TFF tarafından feshedildi. Bu klasmanda mücadele eden potansiyelli genç oyuncuların bir kısmı alt lig takımlarına kiralanarak oynama süresi elde ettiler. Ancak birçoğu da bu ani kararın bir sonucu olarak futbol kariyerlerini sonlandırmak durumunda kaldılar. Benzer şekilde birçok antrenör de, ya bir alt kademe olan U19 takımları bünyesine dahil oldular ya da mesleklerini sonlandırdılar. 

TFF tarafından kulüplere tebliğ edilen bu kararın uygulanma süresinin kısalığı, herhangi bir geçiş prosedürünün işletilmemesi, spor endüstrisindeki birçok aktör nezdinde memnuniyetsizce karşılanmıştır. Bu memnuniyetsizliğe rağmen süreç, mecburen de olsa kulüplerce uygulanmak durumunda kalınmıştır. 

Birçok antrenör ve futbolcu adayının kariyerine direkt etki eden bu kararın üzerinden henüz bir yıl dahi geçmemişken TFF yeni bir kararla U21 liglerinin muadili olan rezerv ligi tekrar hayata geçirme konusunda adımlar atmaya başladı. 

Doğal olarak akla şu soru geliyor: Neden kapatıldı, neden açılıyor? 

Kulüplerin, finansal dengeler açısından son derece sıkıntılı bir süreçte olmaları; bu soruya bir yanıt veriyor olabilir. Kulüplerimizin maddi durumları her ne kadar 1 yıl öncesinde de pek parlak olmasa da, yıllık kazançlarının %79’u yayın gelirlerinden oluşan Süper Lig kulüpleri, COVID-19 sürecinden ciddi manada zarar gördüler. 

COVID-19 öncesinde 18 Süper Lig takımının toplam borcu 16 Milyar TL’ye ulaşmıştı. Toplam borcun 10 milyar 434 milyon liralık kısmı ise dört büyük kulübe ait. Fenerbahçe’nin 4 milyar 250 milyon lira, Galatasaray’ın 2 milyar 825 milyon lira, Beşiktaş’ın 2 milyar 314 milyon lira, Trabzonspor’un 1 milyar 45 milyon lira borcu bulunuyor. 

Transferler harcamalarını azaltarak ve altyapıdan üstyapıya çıkarılacak genç oyuncular ile daha makul bütçeler çerçevesinde çalışmak mantıklı bir yaklaşım olabilir. Ancak, bu raddeye ulaşmış borçların kapatılması için altyapı modeli tek başına yeterli bir çözüm sağlamayacaktır. 

Futbol, özünde bir performans sporudur. Antrenör ve sporcu gruplarının futbolda başarılı olabilmeleri için performanslarını sürekli olarak artırılmaları gerekir.  Bunun için de rekabetçi bir ortama ihtiyaç duyulur. Bu nedenle, kulüplerce önerilen ve TFF tarafından yeniden hayata geçirmeye çalışılan, altyapılarımızı ve ekonomimizi güçlendirecek bu çözüm önerisinin; başarılı olabilmesi için rezerv takımların profesyonel liglere dahil edilmesi gerekir. 

İspanya, Almanya, Portekiz, Hollanda, Avusturya, Rusya, Hırvatistan gibi ülkelerde pek çok rezerv takım 2. ve 3. klasman ulusal liglerde mücadele ediyor. Böylelikle oyuncuların rekabetçi bir yapıdan geçip A takımlara dahil olmaları sağlanıyor. Ayrıca bu oyuncuların bazıları, kendi A takımlarında hiç oynamadan önemli bedeller karşılığında başka kulüplere satılabiliyor. 

Almanya’da rezerv takımlar 3. lig klasmanına kadar yükselebiliyorlar. Bundesliga 1 ve 2’de ise herhangi bir rezerv takım yer almıyor. Örneğin Bayer Münih II, rezerv takım olarak Liga 3’te mücadele veriyor. Aynı sistem İspanya’da da mevcut. Tek fark, LaLiga ekiplerinin rezerv takımları, LaLiga2’de mücadele edebiliyor olmaları. Bu sezon itibari ile LaLiga2’de herhangi bir rezerv takım yer almasa da Barcelona B, Atlético Madrid B, Real Sociedad B, Villarreal CF B ve Valladolid B’nin liglerin tamamlanması durumunda LaLiga2’ye yükselme şansları mevcut. Hollanda’nın 2. klasman ligi olan Eerste Divisie’de, 4 Eredivisie kulübünün (Ajax, PSV, Utrecht ve AZ Alkmaar) rezerv takımları mücadele alıyor. Bu durum Portekiz’de, Rusya’da, Avusturya’da, Hırvatistan’da da benzer koşullarda ilerliyor. Bu rezerv takımlar ile rekabetçi liglerde boy gösteren genç veya potansiyelli oyuncular fiziksel, zihinsel ve duygusal becerilerini geliştirerek üst seviye için kendilerini hazırlıyorlar. Rezerv takımlarda ve alt liglerde kendini ispatlayan oyuncular, kendi kulüplerinde oynayarak performans, başka kulüplere transfer olarak da maddi olarak A takımlara getiri sağlıyorlar.

Türkiye özelinde benim önereceğim husus; sistemin uygulanacağı ilk yıldan itibaren Süper Lig ve TFF 1. Lig’de yer alan kulüplerin rezerv takımlarının, 11 gruptan oluşturulmuş BAL Ligi’ne dahil edilmesi ve bu ligin 13 gruptan oluşturulmasıdır. Ayrıca, rezerv takımların ulusal ligler özelinde sportif başarı kazanmaları durumunda mücadele edebilecekleri en üst ligin ise A takımların bulunduğu lig organizasyonun bir klasman altı olarak kısıtlanması gerekir. Sportif başarısızlıklarda ise diğer kulüplere uygulanan yaptırımlara (küme düşme, vs) paralel şekilde sürecin işlemesi uygun olacaktır. 

Aslında bu sistem, ülkemizde kulüp inisiyatifleri ile yakın süreçte uygulanmış ve başarılı örneklerini görebildiğimiz bir sistem. Türkiye’de Hacettepe, 1461 Trabzon gibi geçmişte pek çok sportif başarı kazanmış ve bir çok genç oyuncunun yetiştiği örnekler  de mevcut. Şimdilerde ise Niğde Anadolu FK’nın, Altınordu FK bünyesinde neler yapabileceğini merakla bekliyoruz.

Başarısız örnekler de var elbette. Ama bu başarısızlığın da en büyük nedeni tabi ki sürdürülebilirlik. Beylerbeyi SK 2003-2009 yılları arasında Galatasaray SK’nın pilot takımıydı. Başlangıçta verimli olan bu iş birliği, daha sonraları verimsizleşti ve en sonunda da bitirildi.

Hiç şüphe yok ki hem kültürel hem de sportif gelişim sağlamak adına yapabileceğimiz en doğru iş, bireysel ve kurumsal gelişime yatırım yapmak olacaktır. Sektörün tüm dinamikleri ile verimli bir şekilde işlemesi, etki alanını büyütmesi, ancak sektör uzmanlarının gelişimi ile mümkün olacaktır. 

Altyapımızdaki çocuklarımızı ve rezerv takımlarımızı kültürle, sanatla, iletişimle, felsefeyle, psikolojiyle, bilimle beslemeliyiz. Onları sebepsiz yere kayırmadan, adil rekabetin, mücadelenin içine sokmalıyız. Onları yüksek fikirlere, yüksek hedeflere ulaşmak için hazırlamalıyız. Fiziksel, ruhsal ve zihinsel gelişim olmaksızın, dünya çapında ses getirecek çok sayıda sporcu ve antrenöre sahip olmamız pek mümkün görünmüyor.

Fotoğraf: Connor Coyne