Daktilo2 için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, milliyetçilik, vatandaşlık ve Kürt meselesi üzerine çalışan Prof. Dr. Mesut Yeğen ile Suriye’nin yönetimi ve büyük kısmını Kürtlerin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında 10 Mart 2025’te imzalanan mutabakatın ardından yaşananlarla ilgili sürecin arka planını ve Suriye’deki gelişmelerin Türkiye içindeki Terörsüz Türkiye Sürecine dair etkisini konuştuk.
Suriye’de 30 Ocak Anlaşması sonrası oluşan durumun tam olarak Ankara’nın istediğine yakın olmadığının altını çizen Prof. Dr. Mesut Yeğen, “Erdoğan atılması beklenen demokratikleşme adımlarını muhtemelen yeni anayasa tartışmasına ve seçim hesaplarına bağlamak isteyecektir. Bu da sürecin en az bir yıl daha, geride kalan bir yıl gibi, sancılı bir şekilde ilerleyebileceğini gösteriyor” diyor. Prof. Dr. Mesut Yeğen’in Daktilo2’nin sorularına verdiği yanıtlar şöyle:
Suriye’nin yönetimi 20 Ocak’ta yeni bir ateşkes ilan etti ve SDG’nin hafta sonuna kadar entegrasyon planı sunması halinde ilerlemeyi durduracağını açıkladı. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ise dakikalar sonra Kürtler için en büyük fırsatın Şara’nın yeni hükümetiyle entegrasyonda yattığını ifade etti. Siz bu süreci nasıl yorumluyorsunuz? Bu durum, Suriye’deki Kürtlerin fiili özerkliğinin fiilen sona ermesi anlamına mı geliyor?
Biten şeyler var ama buna fiili özerklik mi demek gerekir emin değilim. Kürt ve Arap militanlardan oluşan SDG’nin, aynı adla anılmaya devam etse de, artık sadece Kürtlerden oluşan bir askeri kuvvete dönüştüğü açık. Keza, Kuzey ve Doğu Suriye ibaresi halen kullanılıyor olsa da SDG’nin Fırat’ın doğusunda daha önce kontrol ettiği arazinin büyük kısmından Kürtlerle meskun yerlere çekildiği açık. Yine, yeni rejimin askeri personelinin sembolik de olsa Haseke’ye girerek Suriye’nin Kürtlerle meskun kısımlarında da egemen olmaya başladığını gösterdiği de ortada.
Öte yandan, rejimle Kürtler arasındaki anlaşma malum, Kürtlere 20.000 kadar askerden oluşan bir silahlı gücü ellerinde tutmaya imkan veriyor ve bu silahlı güç Suriye ordusunun parçası olacak olmakla beraber sadece Kürtlerden oluşacak ve Suriye’nin Kürt bölgelerinde görev yapacak. Keza, Kürtlerle meskun yerlerde iç güvenliği ya da polis faaliyetini Kürt vatandaşlardan oluşan asayiş kuvvetleri ifa edecek. Yine, Kürt yerleşim yerlerinde bürokrasi, merkezi bürokrasinin uzantısı olarak çalışacak ve fakat emniyet müdürü gibi birkaç personelin haricinde çalışanlar Kürtlerden oluşacak.
Bütün bunlar şunu gösteriyor: Kürtler, Kürtlerle meskun bölgelerde zayıf da olsa bir tür özerkliğe sahip olacak. Anlaşmanın maddeleri anayasaya aksederse fiili olmakla kalmayıp hukuki bir özerkliğe hem de. Anlaşmada bazı Kürt şehirlerinin adlı adınca anılması ve Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgeler ibaresinin zikredilmesi Suriye’nin Kürtlerle meskun kısımlarında ‘özel’ bir durumun kabul edildiğini gösteriyor. Bunun ileride Afrin’i de kapsayacak şekilde genişleyebileceği ihtimali de var belli ki. Eğitim konusu da seçmeli Kürtçe dersin ötesine geçecek bir mahiyet içereceğe benziyor, çünkü anlaşmaya göre taraflar eğitimin hem müfredatını hem de dilini müzakere edecek.
Özetle, SDG ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk idaresi fiilen yok, fakat Suriye’de Kürtlerin yaşadığı yerlerde devletin güvenlik, idare ve eğitim fonksiyonlarının Kürtlerce çekip çevrileceği yeni bir durum var. Üstelik bu yeni durum hukuken tanınabilir görünüyor. Netice itibarıyla, Suriye merkezi bir devlet olmaya devam ediyor ve fakat başta ‘Rojava’ ve Süveyda olmak üzere mümtaz statüde bölgeleri olacağa benziyor.
Türkiye, SDG/YPG’nin silahsızlandırılması ve tasfiyesi konusunda Suriye’deki yeni yönetimle mutabık görünüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptığı son konuşmada YPG/SDG’ye net mesaj verdi. Erdoğan, “Devlet içinde devlet olmaz. Devlet içinde ayrı silahlı güç olmaz, paralel ordu olmaz.” dedi. Gazeteci Abdülkadir Selvi de Suriye’deki sürecin tıkandığını söyledi ve bu durumdan SDG/YPG ve DEM Parti’yi sorumlu tuttu. Geldiğimiz noktada Ankara’nın Suriye politikasının asıl nihai hedefi nedir? SDG/YPG’nin tamamen ortadan kaldırılması mı, yoksa Şam yönetimi ile kontrollü bir entegrasyon mu amaçlanıyor?
İşler Ankara’ya kalsa SDG’nin tümden tasfiyesini tercih edeceğine şüphe yok. Ancak hesaba katılması gereken başka faktörler var tabii ki. İsrail’i uzak tutmak, İsrail’le çatışma riskinin oluşmasının önüne geçmek, ABD’nin kabul edebileceği bir çözüm geliştirmek, bölgenin her yerindeki Kürtleri ve uluslararası aktörleri rahatsız edecek bir Kürt kıyımına yol vermemek ve içerideki süreci gözetmek vb. Bütün bu faktörleri de gözetmek durumunda olduğundan Ankara, Suriye’de SDG’nin ve Kürtlerce yönetilen idari yapılan tümden tasfiyesini değil, Türkiye’de PKK ve Kürt sorunu için önerdiğine benzer bir entegrasyon öneriyor. Silahlı güçlerin bireysel olarak Suriye Ordusuna katılımına ve Kürtçenin seçmeli ders olarak öğretilmesine dayanan bir entegrasyon önerilen. Ancak Suriye’de 30 Ocak Anlaşması sonrası oluşan durum tam olarak Ankara’nın istediğine yakın değil. Nitekim olmadığından olsa gerek ki, Erdoğan anlaşmayı makul ve makbul bulurken Dışişleri Bakanlığından ve Savunma Bakanlığından benzer bir övgü gelmiş değil.
Rûdaw TV’ye konuşan akademisyen Cengiz Aktar, Suriye’deki gelişmeleri değerlendirirken Washington yönetiminin Rojava politikasını eleştirdi. Aktar, ABD’nin müttefiki olan Kürtleri bir kez daha yalnız bıraktığını kaydetti ve ABD’nin Rojava’nın arkasında yeterince durmadığını söyledi. Siz, ABD’nin Suriye’de izlediği politikayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Olanları “ABD bir kez daha Kürtleri kandırdı”, “Kürtler bir kez daha ABD’ye kandı” sadeliğinde açıklamayı doğru bulmuyorum. Taraflar başından beri bunun geçici, duruma bağlı, konjonktürel bir işbirliği olduğunu biliyordu ve ABD bütün hal ve hareketleriyle Kürtleri yalnız bırakmak olarak yorumlanan işleri yapacağını belli etmişti. Şara’nın Beyaz Saray’da ağırlanması vs. ABD’nin yeni rejimle çalışmak istediğini açıkça gösteriyordu. Suriye, modern tarihinde ilk kez ABD yörüngesine girmişken Şara’nın kollanacağı belliydi. Nitekim Kürtler de, belki biraz geç de olsa, bunu kabullendiklerinden Ocak ayı başında 10 Mart Mutabakatı üzerinden bir anlaşmaya varmak üzere Şam’a gitti. Ne var ki, Şam’da anlaşmaya varıldığı duyurulmuşken rejim görüşmelerden çekildi ve güvenlik anlaşması imzaladığı İsrail’in tarafsız kalmasını garanti ettikten sonra Halep’teki asayiş kuvvetlerini taciz etmeye başladı. Diğer deyişle, işin esası şu: SDG nihayet 10 Mart Mutabakatı üzerinden bir anlaşmayı imzalamaya hazır olduğunda rejim inanılmaz tavizler vererek İsrail’in tarafsızlığını garanti etti ve 10 Mart Mutabakatında tayin edilen çerçevenin dışına çıkabilmenin imkanını yakaladı. Nitekim çıktı da. 18 Ocak Anlaşması rejim açısından 10 Mart Anlaşmasından daha avantajlıydı. Ancak bir iki hafta içinde 18 Ocak Anlaşmasının uygulanmasının SDG’nin imhasını ve Kürt bölgelerinde uzun sürebilecek bir çatışmayı gerektirdiği anlaşılınca Kürtlerin taleplerini biraz daha fazla gözeten 30 Ocak Anlaşması ortaya çıktı.
Hülasa, Suriye’de işler biraz olacağına vardı. SDG tarafı belki biraz daha iyi zamanlamayla, biraz daha iyi bir gidişat okumasıyla bu kadar kayıp vermeden ve bugünkünden daha iyi şartlarda bir anlaşmayı sağlayabilirdi, ama muhtemelen detaylarına vakıf olmadığımız sebeplerle zamanlama ve gidişat okuma hatası yapıldı ve bugünkü resim ortaya çıktı.
Türkiye içindeki Terörsüz Türkiye Sürecine dönecek olursak Suriye’de SDG/YPG’ye yönelik olası bir büyük operasyon ihtimali Türkiye’de yürütülen süreci nasıl etkiler? Suriye’de kontrollü bir anlaşma olursa içerdeki süreç hızlanır mı?
Muhtemelen. Türkiye’deki süreci yavaşlatan faktörlerin başında geliyordu Suriye’deki gidişat. Şimdi Erdoğan’ın da makbul bulduğu bir anlaşma olduğuna göre burada sürecin hızlanması beklenir. Nitekim işaretler de o yönde. PKK yasası olarak bilinen yasa muhtemelen bu ay içinde Meclis Genel Kuruluna gelmiş olur. Ancak bu sürecin hızla tamamına ereceği anlamına gelmiyor. Gelmiyor çünkü çıkacak yasanın PKK’lileri eve dönüşe ikna edip etmeyeceğini bilmiyoruz. PKK yasası çıksa bile demokratikleşme alanında kimi adımlar atılmadıkça ilk etapta dönmesi beklenen PKK’lilerin bile dönmesi zor olabilir. Öte yandan, Erdoğan atılması beklenen demokratikleşme adımlarını muhtemelen yeni anayasa tartışmasına ve seçim hesaplarına bağlamak isteyecektir. Bu da sürecin en az bir yıl daha, geride kalan bir yıl gibi, sancılı bir şekilde ilerleyebileceğini gösteriyor.
Son olarak, Kürt meselesinde önümüzdeki dönemde en kritik eşik sizce ne olacak?
Birçok kritik eşikten geçeceğiz. Ancak ilkinin PKK yasası olacağına şüphe yok. “Kademelendirilmiş bir dönüşe PKK ikna edilecek mi”, ikna edilse bile “ülkedeki siyasi atmosferde köklü bir değişiklik olmadan ilk etapta dönmesi beklenenler döner mi” bu soruların cevapları bugün itibarıyla belirsiz. İlk eşik bu: Çıkacağı anlaşılan yasa eve dönüşü sağlayacak mı?

