“Güçlüler yapar yapabileceklerini, zayıflar katlanır
katlanmak zorunda olduklarına.”
Thucydides
Yaklaşık 2400 küsür yıl önce Atina ve Sparta arasında büyük bir savaş patlak verir. Savaş kısa süre içinde iki tarafın müttefiklerini de içine çeker ve Antik Yunan’ı baştan sona kasıp kavuran bir ateşe döner. Bu hengamede tarafsız kalmak isteyenler olur. Ege denizindeki küçük Melos adası gibi. Savaşın ilerleyen yıllarında Atina bu adaya elçiler gönderir ve Melos’un kendi saflarında savaşa katılmasını talep eder. Melos tarafsız kalmak istediğini belirtir. Atina bunu kabul etmez ve Melos’u kuşatır. Küçük bir adanın ‘hayır’ demesinin, diyebilmesinin örnek teşkil edebileceği endişesiyle. Atina gücü karşısında Melos’un şansı yoktur. Teslim olur, ancak bu Atina’nın öfkesini dindirmez. Bütün yetişkin erkekler öldürülür, kadınları ve çocukları köleleştirilir.
Bazı şeyler ne kadar çok değişirse değişsin, aynı kalıyor galiba. Bölgede süregiden bir savaş var. Pelopenez savaşından farklı elbette. İki denk gücün savaşı değil bu savaş. 2024 yılı verilerine göre, bir tarafta 997 milyar dolarlık askeri harcaması ile ABD ve 46.5 milyar dolarlık askeri harcamasıyla İsrail. Karşılarında ise 7.9 milyar dolarlık harcamasıyla İran. Bir tarafta iki profesyonel MMA döğüşçüsü, diğer tarafta sıradan, yapılı ve atletik de olmayan bir adam.
Savaşın bir de Melos’ları var. Tarafsız kalmak için çırpınan, ancak tarafsızlık talepleri karşılıksız kalan. Ve savaşın doğrudan tarafları kadar saldırılan. Ve muhtemelen onlardan daha ağır bir bedel ödeyecek olan. Dört Arap Körfez ülkesi, –Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar ve Kuveyt– bahis konusu. Şu an süregiden savaşın Melos’ları.
Bu dört Körfez ülkesi nüfus bakımından küçük ülkelerdir. 2024 yılı verilerine göre Bahreyn’in nüfusu yaklaşık 1.8 milyon, Katar’ın 2.8 milyon, Kuveyt’in 4.9 milyon, BAE’nin ise 11 milyon. Ancak bu rakamlar bir nebze yanıltıcıdır. Zira yabancı işgücünü de içerir. 2018 yılına ait bir çalışmaya göre BAE’nin yüzde 88.5’i, Katar’ın yüzde 87.3’ü, Kuveyt’in 69.6’sı, Bahreyn’in yüzde 54.1’i yabancıdır. Haliyle bu dört ülkenin askeri güçleri son derece zayıftır. Dünya Bankası’nın 2020 yılına ait verilerine göre Bahreyn’in askeri personeli yaklaşık 19 bin, Kuveyt’in 25 bin, Katar’ın 22 bin, BAE’nin ise 63 bindir.
Nüfus azlığı başlı başına bir sorun değildir elbette. Şayet bu ülkeler savaşların eksik olmadığı Orta Doğu’da değil de, İskandinavya’da veya Avrupa’da olsalardı. Lüksemburg gibi. Ve petrol ve doğal gaz kaynakları olmasaydı, bu sayede de dünyanın kalbur üstü zengin ülkeleri arasında olmasalardı. 2024 verilerine göre, Bahreyn’in kişi başına düşen milli geliri yaklaşık 29.6 bin dolar, Katar’ın 76.6 bin, Kuveyt’in 32.7 bin, Katar’ın ise 76.6 bin.
Kısaca ortada büyük zenginlik vardır, ama bu zenginlik son derece tehlikeli bir bölgede ve küçük bir nüfusa –hatta BAE hariç, yüzölçümüne- dayanmaktadır. Dört Körfez ülkesinin durumlarını zora sokan başka bir yalın gerçek daha vardır. Dört ülke sadece tehlikeli bir bölgede değillerdir, aynı zamanda çok daha kalabalık, çok daha yoksul ve çoğu zaman çok daha istikrarsız bir bölge ile kuşatılmışlardır. 2024 yılı verilerine bu dört ülkenin hemen çeperinde Hindistansız 643 milyon insan, Hindistanlı 2.09 milyar insan yaşamaktadır. Bu çeperin kişi başına düşen milli geliri ise Hindistansız yaklaşık 4.600 dolar, Hindistanlı yaklaşık 3.300 dolar, Hindistan, Suudi Arabistan ve Ummansız ise 2.100 dolardır.
Dört Körfez ülkesinin içinde bulunduğu güvenlik sorununun esası da bu haldir. Bu devletlerin korkusu yalnızca İran değildir. Korku daha derindir. Zenginlikleri ile askerî kapasiteleri arasındaki uçurumdur. Servetleri büyüktür, ama bu serveti koruyacak askeri derinlikleri sınırlıdır.
Dört Körfez ülkesi bu sınırlılıklarını askeri iki yolla aşmaya çalışır. İlki, güvenlik açıklarını teknolojiyle kapatmaya çalışmak. Hava savunma sistemleri, erken uyarı ağları, radarlar, önleyici füze kapasitesi, gelişmiş uçaklar, hassas mühimmatlar. Bunların hepsi etkin bir savunma sağlayabilir. Nitekim son çatışmalarda İran kaynaklı füze ve İHA saldırılarına karşı yapılan önlemelerde bu tür sistemlerin değeri görüldü.
Ancak bunların da sınırlı olduğunu not edelim. Zira İran’ın Körfez ülkelerine azami yıkım amacıyla saldırmadığı görülüyor. İsrail’e karşı kullanılan ve zaman zaman savunma hatlarını delen daha yıkıcı füzeler benzeri bir yoğunlukla Körfez’e yönelseydi bu küçük devletler için netice çok daha yıkıcı olabilirdi.
Dört Körfez ülkesi için ikinci yol güvenlik hizmetleri satın almaktır. Körfez’de bu rolü esas olarak ABD üstlenmektedir. Bahreyn, Beşinci Filo’nun karargâhına ev sahipliği yapmakta; Katar da ABD’nin bölgedeki en büyük üssü ve CENTCOM’un ileri karargahı olan El Udeyd Üssü’ne. Kuveyt, Camp Arifjan ve başka tesislerle ABD kara ve hava konuşlanmasının merkezlerinden biridir. BAE’de El Dhafra önemli bir Amerikan hava üssü işlevi görmektedir.
Yani bu ülkeler Amerika ile salt savunma anlaşması olan ülkeler değildir. Daha ötesidirler. Güvenlikleri, ülkelerinde konuşlu Amerikan üsleri, limanları, radarları, hava savunma ağları ile sağlanmaktadır.
Sorun da buradadır. Zira ABD’nin sağladığı savunma bedelsiz değildir. Ve bu bedel sadece mali bir bedel değildir. Bir süper güce dayanmak, yalnızca ondan korunmak anlamına gelmez. Aynı zamanda onun stratejik kararlarının sonuçlarına ortak olmak anlamına gelir. Dört Körfez ülkesinin en azından üçünün İran’la kendi sorunları vardır elbette. Ancak bu sorunların hiç birisi sıcak bir çatışmaya dönüşecek vahamette değildir.
Ne var ki ABD ile İran arasında doğrudan bir çatışma başladığında bu dört Körfez ülkesi de bu savaşın alevlerinden kaçamaz. Zira ne kadar tarafsız olduklarını iddia ederlerse etsinler, tam tarafsız değillerdir. Topraklarında savaş zamanı işlev gören üsler, altyapılar, radarlar, komuta merkezleri ve entegre savunma ağları vardır. Ve bunlar Amerikan savaş makinesinin parçalarıdır.
Bu ülkeler savaşın içinde aktif olarak değillerdir. Hatta İran’ın saldırılarına aynısıyla karşılık bile vermemişlerdir. Amerika ve İsrail’in bütün baskılarına karşı da elleri tetiğe gitmemiştir. Ancak tam anlamıyla tarafsız da değillerdir. Çünkü tarafsızlık yalnızca diplomatik bir beyanla olmaz. Bu ülkelerde Amerikan üssü varsa, Amerikan radar ağı çalışıyorsa, Amerikan kuvvetleri bu ülkelerde konuşlu teknolojik altyapılardan yararlanıyorsa, tarafsızlık iddiası ne kadar inandırıcıdır?
Aslında Körfez ülkeleri bu tehlikenin farkındaydı. Nitekim Washington’a, İran’a yönelik bir Amerikan saldırısının kendilerini de hedef haline getirebileceği yönünde uyarıda bulundukları iddia ediliyor. Demek ki savaş çıkarsa İran’ın kendilerini de vurabileceğini tahmin ediyorlardı. Peki neden? Sadece Amerika’nın müttefiki oldukları için mi? Sanmıyorum. Asıl neden daha somuttu. Topraklarında Amerikan üsleri, radarları, gözetleme sistemleri ve entegre savunma altyapısı bulunuyordu. Yani sorun sadece siyasi yakınlık değil, bu ülkelerin topraklarının Amerikan savaş kapasitesinin bir parçası haline gelmiş olmasıydı.
Burada acı bir paradoks var. Küçük Körfez devletleri kendilerini güvence altına alacak öz savunma gücü inşa edemezler. Bir süper güce yaslanmak zorundalar. Ama bir süper güce yaslandıkları anda, o süper gücün savaşı da kendi savaşları oluyor. Koruma satın alırken tarafsızlığın bir bölümünden vazgeçiyorlar. Güvenlik kazanırken özerklikleri kaybediyorlar. Caydırıcılık elde ederken hedef haline geliyorlar.
Machiavelli’nin yüzyıllar önce uyardığı gibi: “Başkasının zırhı ya bol gelir, ya da dar; ya üzerimizden düşer ya da bizi ağırlaştırır.”
Birol Başkan güncele ve güncel olmayana dair paylaşımlarını birolbaskan.substack.com adresinde yapmaktadır.

