Daktilo2 için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, Reuters’ın ABD Dış Politika Editör Yardımcısı Hümeyra Pamuk ile ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminde ABD dış politikasının durumunu ve ABD demokrasisinin geleceğini konuştuk.
Reuters’ın ABD Dış Politika Editör Yardımcısı Hümeyra Pamuk, Washington’un artık İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisinin kurduğu global kurallara, ortak değerlere ve bu paydalarda oluşturulan müttefiklik ilişkilerine dayalı küresel düzeni kendi eliyle yerle bir ettiğine dikkat çekerken, Trump yönetiminin sağ ideolojiyi sadece kendi etki alanlarında değil bütün dünyaya ihraç etmeyi istediğini de söylüyor. Hümeyra Pamuk’un Daktilo2’nin sorularına verdiği yanıtlar şöyle:
ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminde ABD dış politikasının temel itici gücü hâlâ Önce Amerika mı? (America First), yoksa artık daha açık bir şekilde toprak hırsı (territorial ambition) ve etki alanları (spheres of influence) rekabetine mi dönüştü?
Donald Trump’ın ABD Başkanlık koltuğundaki ikinci dönemi neredeyse birinci yılını doldurmak üzere ve 20 Ocak 2025’ten bu yana yaşananlara baktığımızda, Amerikan dış politikasının “Önce Amerika” (America First) mottosunun çok ilerisine geçtiğini görebiliyoruz. Washington artık İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisinin kurduğu global kurallara, ortak değerlere ve bu paydalarda oluşturulan müttefiklik ilişkilerine dayalı küresel düzeni kendi eliyle yerle bir ediyor.
Avrupa’nın Rusya’ya karşı güvenliğinin sağlanmasındaki rolünden, dünyanın dört bir yanına kalkınma fonları göndermek suretiyle etki yaratılması ve geleneksel müttefikleriyle sürdürüğü bir zamanlar güvenilir ilişkilerine kadar, Washington son yetmiş yılda dünyada sergilediği bütün duruşları sorguluyor, değiştiriyor ve yeniden yazıyor.
Bu ezber bozma halini en çok Batı yarımküresine yönelik tutumdaki farklılıkta görebiliyoruz. Gerek Venezuela olsun –ki Trump’ın etki alanını genişletmek konusunda sadece bu ülkeyle sınırlı kalacağını düşünmüyorum– gerek Grönland olsun, kendi çıkarları için değişik araçlar kullanmak suretiyle gayet yayılmacı bir üslup ve politika gütmekten çekinmeyecek hatta bu amaçları için ABD’nin tüm finansal ve askeri gücünü seferber etmeye hazır bir Amerika’ya tanık oluyoruz. Gizli saklı hiçbir durum yok: Bütün Latin Amerika ve Arktik bölgesi ile ilgili arzular ve hedefler açıkça gerek Trump’ın kendisi, gerekse kurmayları tarafından dillendiriliyor. Trump yönetiminin sağ ideolojiyi sadece kendi etki alanlarında değil bütün dünyaya ihraç etmeyi istediği düşünüldüğünde, Latin Amerika’da önümüzdeki yıllarda yapılacak seçimlerin de ne yönde gideceğinin izlenmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.
ABD’nin Orta Doğu politikasında İran’la doğrudan çatışmadan kaçınma ile İsrail’e uzun süredir kayıtsız şartsız destek verme arasındaki denge, ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminde nereye doğru evrildi? Bu denge hâlâ sürdürülebilir durumda mı?
ABD’nin İran ile doğrudan askeri bir çatışmaya girilmemesine yönelik konuşulmayan kuralı geçen Haziran ayında Washington’un İran’ın nükleer tesislerini vurmasıyla sona erdi. Böyle bir eşiğin aşılmış olması, Trump yönetiminin bu tip müdahalelerden çekinmediğinin, çekinmeyeceğinin kanıtı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Florida’da 2025 senesinin son günlerinde gerçekleşen görüşmesi sonrasında, ikinci bir ABD saldırısının bu sene olabileceği yönünde spekülasyonların yapıldığını gördük.
Öte yandan Trump’ın MAGA tabanında ABD’nin İsrail’e onyıllardır verdiği kayıtsız şartsız destek konusunda ciddi kırılmalar yaşanmakta olduğunu ve bazı önde gelen Trump destekçisi, sağcı gazeteci ve yorumcuların da bu sorgulamaya katıldığını, bunun Cumhuriyetçi parti seçmeni içinde bir karşılığının olduğunu görmeye başladık. Bu sorgulamalar bir anti-semitizm tartışması da başlattı ancak bu yorumculardan bazılarının buna şiddetle karşı çıktığını ve tartışmayı İsrail’e senelerdir yapılan milyarlarca dolarlık askeri yardım eksenine oturtmaya çalıştığını gördük. ABD ve Hristiyan milliyetçiliğini odağına alan bu grubun ve bu sorgulamanın bir kısım genç Amerikan seçmeninde destek bulduğunu söyleyebiliriz.
Henüz Trump’ın bu tartışmalara net ve direk bir cevap verdiğini görmesek de, kulis bilgileri bize onun da Netanyahu’nun bazı pozisyonları ile taban tabana zıt olduğunu söylüyor. Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinin genişlemesi ve Gazze’de Trump’ın arabulucuğuyla ulaşılan ateşkeste ikinci aşamaya geçilmesi gibi konularda Trump’ın Netanyahu’nun ayak sürmesinden memnun olmadığını biliyoruz. Uzun vadede ABD’nin İsrail politikasında bir değişimin başlangıcı olarak görülebilecek bir dönemdeyiz ancak kısa dönemde Washington’un Ortadoğu’daki İsrail odaklı duruşunda çok büyük bir değişiklik beklemek realist değil.
ABD Başkanı Donald Trump, uyuşturucu kaçakçılığı ve göç krizi üzerinden dış politikada giderek daha sert müdahaleci bir tutum sergilemeye başladı. ABD’nin Venezuela’ya saldırıp Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırması bunun en son örneği oldu. Bu yaklaşım Monroe Doktrini’nin modern bir versiyonuna mı işaret ediyor?
Evet, hatta kendisi de yakın zamanda bu terimi kendi ismine uyarlayarak “Donroe Doktrini” ifadesini kullandı. Elbette ne kadar aynısı olur bunu göreceğiz ancak yukarıda da belirttiğim gibi, çok aleni bir şekilde bu yarımküreye yönelik adeta bir sahiplik duygusu ile hareket ettiğini görüyoruz Amerika’nın. Maduro’nun ABD’ye getirilmesinin arkasından açık bir şekilde Trump’ın Amerikan şirketlerini Venezuela’da faaliyet göstermeleri için ittirmesi, Venezuela petrolü taşıyan tankerlerinin ele geçirilmesi ve bunlar yapılırken de, ülkenin petrol sanayisinin inşaasında Amerika’nın rolünden bahsedilmek suretiyle yapılan “Buralar zaten bizimdi” vurgusu çok kuvvetli ve sahiplik odaklı bir pozisyona işaret ediyor.
Trump’ın geçen sene ilk aylarda Brezilya lideri Lula ile uzaktan tartışması, bunun sonucunda Brezilya yüksek mahkeme yargıcının ABD Hazine Bakanlığı tarafından yaptırımlara maruz kalması (daha sonra Trump ve Lula barıştıktan sonra bunlar kaldırıldı), Arjantin’de yerel seçimler döneminde Trump’ın sağcı lider Milei kazanmazsa ülkeye IMF kredisi vermeyeceği yönündeki uyarısı, Honduras’ta muhafazakar liderin kazandığı seçime yönelik hızlı gelen tebrik mesajı gibi örnekler bize Trump yönetiminin özellikle Latin Amerika’daki ülkelerin siyasi geleceklerini ciddi şekilde etkileme ve şekillendirme çabası içinde olduğunu ve işler istediği gibi gitmezse de çeşitli finansal, siyasi ve askeri araçlar yoluyla gidişatı istediği yöne çevirmekten çekinmeyeceğini anlatıyor.
ABD Başkanı Trump; Venezuela, Grönland, Küba, Kolombiya ve Meksika’nın da aralarında bulunduğu pek çok ülkeye karşı dış politikada sert tutum izliyor ancak iç politikada ciddi gerilimlerle karşı karşıya. En son ABD’nin Minneapolis kentinde 37 yaşındaki Renee Nicole Good’un vurularak öldürülmesi protestolara yol açtı. Bu olay ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumuna (ICE) yönelik eleştirilerin artmasına neden oldu. Bu gelişmeler ABD seçmenini nasıl etkiliyor ve ABD demokrasisinin geleceği konusunda öngörüleriniz neler?
İç politika uzmanlık alanım değil, ancak Temmuz ayında Reuters’ın İpsos araştırma şirketi ile beraber yaptığı bir ankette, katılanların yüzde 54’ünün ICE’ın özellikle işyerlerinde yaptığı baskınlara karşı olduğuna yönelik bir bulgu saptanmıştı. Bu ankette katılımcıların sadece yüzde 28’i bu baskınlara onay veriyordu. Ancak Cumhuriyetçi ve Demokrat partinin daha muhafazakar tarafında bulunan birçok seçmenin de Trump’ın göçmenler tarafından “işgal altındayız” anlatısına sıcak baktığını, Amerikanın göç politikasında kapsamlı bir değişikliğe gitmesi gerektiğini düşündüğünü de biliyoruz. Burada elbette kilit olan nokta, seçmen kitlesinin ne kadar büyük/küçük bir bölümü bu konuya odaklanarak oy veriyor. Bütün anketlerde, haber çalışmalarında, her türlü sıradan vatandaş yorumlarında tekrar tekrar gördüğümüz şey, alım gücü, enflasyon, iş bulma/bulamama gibi ekonomik konuların seçmen davranışını belirlemede açık ara birinci motivasyon olduğu yönünde. Aynı şekilde, ABD demokrasisinin geleceğine yönelik bir grubun artan endişeleri olsa da, bu grubun çok büyük olmadığını ve bu konunun seçim sonucunu belirleyici bir güçte olmadığını düşünüyorum.
Son olarak, günümüzde ABD dış politikasını tek bir cümleyle özetlemek zorunda kalsaydınız, o cümle sizce ne olurdu? ABD’nin küresel liderliği devam edecek mi bu konuda, ABD basınında ve entelektüel ortamda yaşanan tartışmalar bize bu konuda ne söylüyor?
Çok sofistike bir cümle olmayacak belki ama aklıma “Önce ben, benim için, bana göre” şeklinde bir ifade geliyor. Zira Amerikan yönetiminin son bir yıldır sergilediği duruşun odak noktasında kendi çıkarlarına yönelik aşırı bir fokus var. Bu uğurda kadim müttefiklikler tehlikeye atılıyor, partner ülkelerin çıkarları zaman zaman hiçe sayılıyor ve alınan aksiyonların Çin ve Rusya gibi ülkeler açısından oluşturduğu emsal, ABD’nin senelerdir bütün dünyaya parmak sallamasına gerekçe gördüğü ve sözümona savunduğu (buradaki sözümona ifadesini Gazze’den sonra söylemek artık mümkün) kurallara dayalı küresel sistemde açılan delikler umursanmıyor.
Bu benmerkezci pozisyon birçok medya kuruluşunun yaptığı, Trump ailesinin bulundukları siyasi mevkiyi kullanarak kişisel yarar sağlayıp sağlamadıklarını sorgulatan haberler düşünüldüğünde farklı bir potansiyel boyuta da işaret ediyor. Bunun dışında ABD dış politikasının bir özeti değil ama ruh hali ve nasıl uygulanacağına dair fikri çok iyi yansıtan bir slogan da, oldukça amiyane bir ifade içeren ve yakın zamanda Beyaz Saray’ın resmi hesabından paylaşılan FAFO yani “Fuck Around and Find Out” deyimi. Çevirisini okuyuculara bırakıyorum. Trump yönetiminin kural değil, prensip değil, birçoklarına göre ahlaki değer hiç değil ama sadece güç, kaba kuvvet ve ne pahasına olursa olsun kazanma odaklı yeni siyasetini, yeni dünya görüşünü çok iyi anlatıyor.

