Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki Gümrük Birliği, uzun süredir ilk kez bu kadar yoğun ve çok katmanlı biçimde tartışılıyor. AB’nin Mercosur ve Hindistan gibi büyük ekonomilerle yaptığı ya da sonuçlandırma aşamasına getirdiği serbest ticaret anlaşmaları; “Made in Europe” gibi Avrupa’nın rekabetçiliğini ve stratejik özerkliğini güçlendirmeyi hedefleyen yeni politika setleri; küresel ticaretin giderek daha sert bir jeopolitik zemine kayması… Tüm bu gelişmeler Türkiye açısından kaçınılmaz bir soruyu gündeme taşıyor: 1995’ten kalan bu çerçeve bugün hâlâ Türkiye’nin lehine mi, yoksa giderek aleyhine mi işliyor?
Bu soru meşru. Ancak tartışmayı yalnızca “Gümrük Birliği faydalı mı, zararlı mı?” dikotomisine sıkıştırmak, meselenin özünü ıskalıyor. Çünkü Gümrük Birliği başından itibaren sadece teknik bir ticaret düzenlemesi değil; aynı zamanda siyasi, hukuki ve stratejik yansımaları olan bir tercihti. Bugün yaşanan sorunların temelinde de bu tercihin kendisinden çok, yaklaşık otuz yıldır güncellenememiş olması yatıyor.
Hukuki bir yükümlülük, stratejik bir tercih
Gümrük Birliği, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde keyfi bir adım değildi. 1963 Ankara Anlaşması ve 1973 Katma Protokol ile öngörülmüş hukuki bir yükümlülüğün yerine getirilmesiydi. AB tarafı tarifeleri erken dönemde indirirken, Türkiye’ye uzun bir geçiş süresi tanınmıştı. Siyasi ve ekonomik nedenlerle bu süreç kesintiye uğrasa da, 1990’ların başında yeniden başlatıldı ve 1996 itibarıyla sanayi ürünlerinde tarifeler sıfırlandı.
Bu adımın arkasında yalnızca dar anlamda ticari amaçlar yoktu. Ankara Anlaşması ile sağlanan hukuki ve siyasi kazanımların korunması, AB ile ilişkilerde kopuş yaşanmaması ve ekonomik reformlar için bir “AB çıpası”nın muhafaza edilmesi de belirleyiciydi. Nitekim Gümrük Birliği, bütün eksiklerine rağmen, Türk sanayisinin dönüşümünde ve Avrupa değer zincirlerine entegrasyonunda kritik bir rol oynadı.
Bu noktada bağımsız uluslararası kuruluşların tespitleri de önemli. Dünya Bankası raporu ve akademik çalışmalar, Gümrük Birliği’nin Türkiye’ye sağladığı asıl katkının ikili ticaret dengelerinin yanı sıra, verimlilik artışı, kurumsal kapasitenin güçlenmesi ve yatırım ortamının iyileşmesi gibi dinamik etkilerden kaynaklandığını ortaya koyuyor. Benzer şekilde Avrupa iş dünyasının çatı örgütü BusinessEurope, son Genişleme Politikası raporunda, Gümrük Birliği’nin modernize edilmesinin hem Türkiye hem de AB açısından karşılıklı kazanç yaratacağını tekrar vurguluyor.
Asimetri sorunu: İçeriden maruziyet, dışarıdan haklar
Bugün tartışmanın merkezine oturan temel sorun ise AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları. AB, Hindistan ya da Mercosur ile bir STA yaptığında, bu ülkelerin ürünleri Türkiye pazarına dolaylı biçimde gümrüksüz girebiliyor. Buna karşılık Türk ürünleri aynı pazarlara otomatik erişim hakkı elde edemiyor. Bu asimetrik yapı, özellikle sanayi sektörlerinde rekabet baskısını artırıyor ve “Türkiye neden bu sürecin dışında kalıyor?” sorusunu daha da yakıcı hâle getiriyor.
Ancak buradan “o halde Gümrük Birliği’nden çıkalım” sonucunu çıkartmak, miyop ve yanıltıcı bir bakış açısı olur. Gümrük Birliği’nden çıkıp AB ile klasik bir serbest ticaret anlaşması düzeyine inmek, yalnızca ekonomik değil, hukuki ve siyasi maliyetler de doğurur. En önemlisi, tam üyelik perspektifini içeren mevcut zeminden bir nevi kendi irademizle uzaklaşmak izlenimi verir ki bugünkü konjonktürde bunun Türkiye’ye stratejik bir avantaj sağlaması zor.
Mercosur ve Hindistan: Aynı anda iki farklı mesaj
AB’nin son dönemde hız kazanan ticaret diplomasisi, Türkiye açısından artık Brüksel’in uzak bir dış politika gündemi olmaktan çıkmış durumda. Mercosur ve Hindistan anlaşmaları, AB’nin ticaret politikasını nasıl yeniden konumlandırdığını açık biçimde ortaya koyuyor.
AB-Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması, özellikle rekabet boyutuyla dikkat çekiyor. Anlaşma, sanayi ürünlerinden tekstile, kimyadan otomotive kadar geniş bir yelpazede tarifelerin ciddi biçimde düşürülmesini öngörüyor. Bu durum, AB pazarında fiyat bazlı rekabeti keskinleştirirken, Türkiye gibi AB’ye entegre üretim yapan ülkeler açısından yeni bir baskı alanı yaratıyor. Türkiye’nin sorunu, Hindistan’ın avantaj kazanması değil, bu yeni tercih mimarisinin tamamen dışında kalması.
Mercosur anlaşması ise daha çok stratejik bir sinyal olarak okunabilir. Güney Amerika’nın büyük tarım ve hammadde ihracatçılarını kapsayan bu çerçeve, AB içindeki ciddi siyasi itirazlara rağmen ilerletildi. Bu da AB’nin, iç siyasi maliyetleri göze alarak büyük ve uzun vadeli ticaret mimarileri kurma iradesini gösteriyor. Türkiye açısından Mercosur’un doğrudan sanayi etkisi Hindistan kadar sert olmayabilir, ancak verdiği mesaj net: AB küresel ticaret haritasını yeniden çizerken, Türkiye bu yeniden yapılanmanın parçası değil.
Bu iki anlaşma birlikte okunduğunda ve hazırlık aşamasında olan benzer yeni anlaşmalar göz önüne alındığında daha geniş bir tablo ortaya çıkıyor. AB, ticaret politikasını yalnızca gümrük indirimlerinden ibaret görmüyor; standartları, değer zincirlerini ve rekabet koşullarını yeniden şekillendiren bir jeo-ekonomik altyapıyı inşa ediyor. Türkiye’nin sorunu ise tek tek bu anlaşmalara dahil olmamak değil; AB ile ekonomik olarak iç içe geçmişken, bu yeni tercih ağlarının ürettiği rekabet baskılarına maruz kalması ama karşılığında söz hakkı ya da otomatik pazar erişimi elde edememesi.
İş dünyasının pozisyonu: Net ama yapıcı
DEİK koordinasyonunda, Türkiye-AB iş konseyi liderleri tarafından imzalanan ve Financial Times’ta yayımlanan açık mektupta Türk iş dünyası, AB liderlerini mevcut durağanlık döngüsünü kırmaya çağırdı. Mektup, günümüzün ortak stratejik gerçekleriyle uyumlu, net ve güvenilir bir üyelik perspektifinin yeniden tesis edilmesini ve Türkiye’yi Avrupa’nın ekonomik, güvenlik ve jeopolitik gelecek vizyonuna güçlü şekilde dahil edecek nitelikte bir paradigma değişimini benimsemeye davet ediyor. Türkiye’nin Avrupa değer zincirlerinin, sanayi ekosistemlerinin ve inovasyon ağlarının ayrılmaz bir parçası olduğunun altı çiziliyor. Mesaj net: Avrupa’nın küresel rekabet gücü, Türkiye’yi dışlayan bir mimariyle güçlenemez.
Bu çağrı, AB tarafında da tamamen karşılıksız değil. Kasım 2023 tarihli “AB-Türkiye Siyasi, Ekonomik ve Ticari İlişkilerinin Durumu” belgesi (Borrell raporu) uyarınca ekonomik entegrasyonun derinliğine yapılan vurgu, mevcut tıkanıklığın sürdürülemez olduğuna işaret ediyor. Merz’in Türkiye ziyareti sırasında Almanya’dan gelen son mesajlar da benzer bir yaklaşımı yansıtıyor: Jeopolitik baskıların arttığı bir dünyada, Türkiye’yi tamamen dışlayan bir Avrupa ekonomik ve güvenlik mimarisi gerçekçi değil.
Borrell raporuna göre, mevcut Gümrük Birliği’nin sınırları dikkate alındığında, kapsamlı bir modernizasyon; etkili bir uyuşmazlık çözüm mekanizması ve gerekli güvence sistemleriyle birlikte Türkiye-AB ekonomik ilişkilerinin potansiyelini tam olarak ortaya çıkaracaktır. Bu adım, yeşil ve dijital dönüşüm, dayanıklı tedarik zincirleri ve küresel rekabet bağlamında her iki tarafın da çıkarına uygun olarak değerlendirilmiştir.
Gümrük Birliği Anlaşması neden hâlâ güncellenemiyor?
Tüm bu rasyonel gerekçelere rağmen Gümrük Birliği hâlâ güncellenemiyor. Türkiye, Mart 2016 tarihli Türkiye-AB Göç Mutabakatı’nın göç dışı unsurlarının hızla uygulanmasını talep ederken, Gümrük Birliği’nin modernizasyonunu da vurgulamıştı. Avrupa Komisyonu bu doğrultuda Konsey’den müzakere yetkisi talep etti; teknik hazırlıklar tamamlandı ve yapılan etki değerlendirmesi, modernizasyonun Türkiye ve AB için önemli ekonomik faydalar sağlayacağını ortaya koydu.
Ancak süreç siyasi saiklerle tıkandı: Türkiye’de demokratik standartlara ilişkin gerileme, Kıbrıs meselesi ve Türk dış politikasına dair artan kuşkular, AB tarafında gerekli siyasi iradenin oluşmasını engelledi. Kıbrıs meselesiyle bağlantılı olarak Türkiye’nin 2005 tarihli Ek Protokol’ü uygulamaması, AB tarafında önemli bir sorun teşkil etmekte ve bu durumun Gümrük Birliği’nin tüm üye devletlerde fiilen tam ve eşit şekilde uygulanmasını engellediği görüşü ortaya konmaktadır.
Burada göz ardı edilemeyecek bir gerçeklik var: Dış politika, demokrasi ve hukuk devleti alanındaki anlaşmazlıklar, yalnızca siyaseti ilgilendiren başlıklar değil; sanayiciyi, ihracatçıyı ve yatırımcıyı doğrudan etkiliyor. Türkiye masada ne kadar öngörülebilir ve güvenilir bir partner olarak algılanırsa, ekonomik çıkarlarını savunma ve geliştirme kapasitesi de o kadar artacaktır.
Sonuç: Çıkmak değil, modernize etmek
Sonuç olarak mesele, Gümrük Birliği’nden çıkıp çıkmamak değil. Asıl mesele, ilişkiyi bugünün dünyasına uyarlayacak siyasi irade ve vizyonu yeniden üretebilmek. Gümrük Birliği ne dokunulmaz bir tabu ne de terk edilmesi gereken bir yük. Bilakis doğru şekilde modernize edildiğinde, Türkiye-AB ilişkilerini yeniden ivmelendirebilecek nadir başlıklardan biri.
Önümüzdeki dönemde ihtiyaç duyulan şey, eski kalıpları tekrarlamak değil, yeni bir bakış açısı geliştirmek ve hikayeyi yeniden yazmak olacaktır. Gümrük Birliği’ni yalnızca bir dış ticaret çerçeve metni olarak değil, Türkiye-AB ilişkilerinin yeniden dengelenebileceği stratejik bir kaldıraç olarak görmek gerekiyor. Bu yaklaşım, aynı zamanda Türkiye’de dış politika tercihleri, demokratikleşme ve hukukun üstünlüğü tartışmalarını da doğrudan ilgilendiriyor.
Çare mevcut anlaşmadan kaçınmak değil. Çare, onu bugünün koşullarına uyarlamak. Gümrük Birliği artık 1995’ten kalan bir çerçeve; bazı yönleri ile “miadını doldurmuş” gibi görünebilir. Ancak doğru modernizasyon ve stratejik güncelleme ile bu çerçeve, Türkiye ve Avrupa için hâlâ güçlü bir araç olmaya devam edebilir.
Çünkü Gümrük Birliği’nin geleceği, aslında Türkiye ve Avrupa’nın birbiriyle nasıl bir gelecek kurmak istediğinin de aynası. Hem Türk hem de Avrupalı iş dünyası buna hazır. AB tarafında da cesur bir siyasi irade ortaya konursa, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, donmuş durumdaki Türkiye-AB ilişkilerinde gerçekçi ve somut bir çıkış kapısı olabilir.
Belki de bugün sormamız gereken asıl soru şu olmalı: Biz Gümrük Birliği’ni Türkiye’ye hâlâ ve hatta daha da fazla fayda üretir hâle nasıl dönüştürebiliriz?

