Daktilo 1984Daktilo 1984
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • E-Bültene Abone Ol
    • Destek Ol
    Facebook Twitter Instagram Telegram
    Twitter Facebook YouTube Instagram WhatsApp
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Destek Ol Abone Ol
    • İZLE
      • Çavuşesku’nun Termometresi
      • 2’li Görüş
      • İki Savaş Bir Yazar
      • Cumhuriyet’in Edebiyatı
      • Varsayılan Ekonomi
      • Yakın Tarih
      • Tümünü Gör
    • OKU
      • Yazılar
      • Röportajlar
      • Çeviriler
      • D84 INTELLIGENCE
      • Asterisk2050
      • Yazarlar
      • Kitap Yorum
    • D84 FYI
      • Hariçten Gazel
      • ABD Gündemi
      • Avrupa Gündemi
    • daktilo2
    • Project Syndıcate
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Anasayfa » Bir İhtimal Daha Vardı, Felaket Oldu: Vesikalı Yârim (1968)
    daktilo2 Yazılar

    Bir İhtimal Daha Vardı, Felaket Oldu: Vesikalı Yârim (1968)

    Oğuzhan Erden22 Şubat 20267 dk Okuma Süresi
    Paylaş
    Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp

    Yönetmen Wong Kar-Wai, “Aşk bir zamanlama meselesidir. Doğru insanla çok erken ya da çok geç karşılaşmak fayda etmez.” demiş bir söyleşisinde. Bu söz edebiyattan sinemaya, sanatın tüm disiplinlerinde kavuşamayan âşıkların isyanını dile getiren bir pankart olsa, o pankarta yazılacak ilk söz olabilirmiş gibi gelir bana hep.

    Destansı epik hikayelerde, romanlarda, şarkı ve türkülerde, filmlerde izlediğimiz, dinlediğimiz, okuduğumuz ve kalpte sızı bırakıp unutamadığımız eserlerde genelde aralarına çözülemez sorunlar giren, çoğu zaman da yanlış zamanda karşılaşıp birbirine âşık olan insanların hikâyeleri vardır.

    İnsan çoğu zaman kendisinin yarısı olanı arar, ama bazen de Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde de söylendiği gibi, ne aradığını bilmez, çünkü ne aradığını bilirse onu arayamaz. Ayrıca kavuşulursa meşk olur, kavuşulamazsa aşk olur klişesinden hareketle, imkansız ya da önü engellerle dolu, Kaf Dağı’nın arkasında görünen mutlulukların, (aslında sonu mutsuzluk olacağı bilindiğinden bir nevi paradoks da içeren acı çekmeden zevk alınma durumu) bize daha cazip geldiğini düşünüyorum.

    Biraz da, bir toplu taşıma aracına bindiğimizde sadece tek koltuk varken hemen o boş koltuğa koşmamız ve tamamen boş koltukların olduğu bir taşıta bindiğimizde içinde hangisinin en doğru, en rahat edeceğimiz koltuk olduğunu bilemeyip kararsız kaldığımız anlar arasındaki fark gibi.

    Yanlış zamanda rastlanan doğru insanları, doğru zamanda rastlanan yanlış insanları ya da Tarkan’ın Kış Güneşi’nde dediği gibi, hem yanlış zaman hem de yanlış insanları, imkansız aşkları içeren filmlerin de zaman geçtikçe evrimleştiğini; imkansızın tanımının her dönemde yeniden yapıldığını görmek de mümkün.

    Maddi durum, aile statüleri, dil ve/veya din farklılıkları gibi engeller yerini zaman içinde insanların kadına, aşka, ilişkilere bakışının değişmesiyle yaş farklılıkları, çiftten birinin ya da bazen ikisinin de hayatında bir başkasının olmasına rağmen birbirlerine âşık olmaları, LGBT+QIA bireylerin aşkları karşısındaki engellere bıraktı. Bir sonraki adım olarak da insanın AI cihazlara, yapay zekâya karşı beslediği sanal aşkın imkânsızlığı üzerine filmlerin sayısının artmasını bekliyorum. (ki Her (2013) ve Ex Machina (2014) gibi halihazırda kaliteli örnekler mevcut.)

    Kavuşulamayan imkânsız aşklar denince de akla buraya sığmayacak kadar çok örnek geliyor. Harold and Maude (1971), Casablanca (1942), Brief Encounter (1945), Roman Holiday (1953), In the Mood for Love (2000), Titanic (1997) gibi şimdiden ölümsüz efsane statüsündeki filmlere ek, modern dönem örnekleri olan Portrait of a Lady on Fire (2019), Duvara Karşı (2004), Call me by Your Name (2017), And then We Danced (2019), The Lobster (2015) filmleri göz önüne alındığında sinemada âşıkların kavuşamamasının önündeki engel algısının değişmesi tezimi savunur yönde örnekler olduğu görülebilir.

    Biraz da bizim sinemamızdan örnek vermek gerekirse (ki Yeşilçam dönemi sinemalarda “ağlatmazsa para yok” algısının hakim olduğunu düşünürsek, çoğunluğunda genelde mutlu son ve kavuşmaların yaşandığı örnekler olmasına rağmen yine de çileli ve engeller aşmalı aşk hikayeleri saymakla bitmez) ben biraz daha izlemekten keyif aldığım örnekleri sıralamak isterim: Masumiyet (1997) ve Kader (2006) ikilisi, İklimler (2006), İncir Reçeli (2011), Sevmek Zamanı (1965), Kırık Bir Aşk Hikayesi (1981) ve Selvi Boylum Al Yazmalım (1977) ilk aklıma gelen ve en sevdiğim örnekler. Ama o kadar çok film var ki bu konu başlığı altında, bu yazının tamamını kaplayacak kadar örnek vermek yerine asıl bahsetmek istediğim filme geçmek istiyorum.

    Vesikalı Yârim (1968), Göç Üçlemesi olarak da bilinen Gelin (1973), Düğün (1973), Diyet (1974) filmlerinin yönetmeni Lütfi Ömer Akad’ın bu üçlemeden önce çektiği daha erken dönem filmlerinden. O yılki Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi film ödülünü alamasa da Türkan Şoray’a en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandırmış. Film gösterime girmesinin üzerinden elli yıldan fazla zaman geçmesine rağmen kült mertebesinde. “O dönem bu kadar çok dram, melodram, mutlu/mutsuz aşk hikayeleri içeren Yeşilçam filmi varken neden bu film?” sorusu çok makul bir soru. Tek başına hiçbir özelliği öne çıkmasa da tüm özellikleri bir araya geldiğinde boğazları düğümlemeye yetiyor film; hem de bugünden bakıldığında çok saçma ya da anlamsız görünen sahnelerine rağmen. Ama yine de haksızlık etmemek adına oyunculukların, teknik yeterliliğin, mizansene önem veren bir yönetmen olduğu için Akad’ın çektiği üç boyutlu sahnelerin, sabit kamera açısı içinde tiyatro sahnesi içindeymiş gibi hareket edebilen oyuncuların kattığı derinliğin ve filmde İstanbul’un da ekstra bir oyuncu olarak kullanılmasının hakkını vermek gerekir.

    Bana bu filmi sevdiren en önemli faktör sanırım bir Sait Faik Abasıyanık uyarlaması olması. Filmin senaryosu Safa Önal tarafından Abasıyanık’ın Menekşeli Vadi hikayesinden esinlenerek yazılmış. Ayrıca Orhan Veli’nin Tahakkuk (1941) şiirinin de izlerini bulmak mümkün filmde. “Tabakam senin yadigârın” (filmde sevgililerden birisi diğerine sigara tabakası hediye ediyor) ve filmin de ismini aldığı “Nasıl unuturum seni ben/Vesikalı yârim” dizeleri edebiyatın film üzerindeki etkisini hissettiriyor.

    Artık biraz da filmden ve hikâyesinden bahsetmek gerekirse Halil (İzzet Günay) filmin ilk bölümünde bize hissettirildiği üzere namuslu, dürüst, vicdanlı, inançlı ve etrafından saygı gören, babasıyla beraber çalışan bir manavdır. Akşamları çok fazla dışarı çıkmasa da o akşam arkadaşları ile Taksim’e, meyhane/pavyon arası bir mekana gider Halil. Sonrasında arkadaşları geceye farklı bir mekanda devam etmeye karar verirler, onu da çağırırlar ama gitmek istemez; bir kadeh daha içip evine dönecektir. Ancak kalkmasına yakın, bir konsomatris oturmaya yeltenir masasına. O an Sabiha (Türkan Şoray) ile göz göze gelirler. Schindler’s List (1993) filmindeki anlık, çocuğun paltosunun kırmızı renk almasını andıran bir on saniye yaşanır, ortam sessizleşir; Halil’in görür görmez âşık olduğunu hemen anlarız ancak Sabiha çalışıyordur, bir başka masadan çağırılır ve gider. Gece orada bitti diye düşünürken çıkışta buluşurlar tekrar. Halil’in Sabiha’yı evine bırakması, biraz sohbet, derken ayrılırlar. Ancak abayı yakmışlardır ikisi de.

    Zamanla birbirlerinden ayrılamaz olurlar. İkisinin de arkadaşları uyarırlar onları, bu işin imkansızlığından dem vururlar. Ama birisine evet demek o kişi dışında herkese ve her şeye, tüm dünyaya hayır demektir. Onlar dinlemezler; hatta Halil Sabiha’nın evine yerleşmiştir bile. Sabiha’nın “Şimdi seviyorum bu evi; barınaktı, yuva oldu” sözüyle hissederiz aşkını. Ama yaptığı işten ötürü hem biraz mahcubiyet vardır hem de “feleğin çemberinden geçmiş” bir cevvallik. Mahcubiyetini de en çok mutlu musun benimle diye sormak yerine “Memnun musun benden?” diye sormasından hissederiz.

    Halil de ailesinden kopmuş, babasından ayrı, farklı bir yerde manav dükkanı açmıştır. İlerlemiş bir ilişki görürüz sanki, erken dönem sevgililik klişelerine pek girilmez. Birbirlerine hislerinden çok da bahsetmezler. Cengiz Aytmatov’un da dediği gibi belki “Tüm duyguları anlatmaya yetecek kadar kelime yoktur; gerek de yoktur.” Mesleklerine takılmazlar hiç, bunu pek konuşmazlar da. Bütün mecburiyetleri ortadan kaldırmış gibi görünen bir doğallık vardır aralarında. Bir manavla bir konsomatrisin ilişkisi gibi değildir; Halil ile Sabiha’nın aşkıdır var olan. Halil’in de dediği gibi, dükkânı iki portakal sandığıdır, evi de Sabiha’nın yanı.

    Ancak maalesef bir noktada anlarız ki bu çiftin önündeki asıl engel Sabiha’nın mesleği değildir. Sabiha’ya arkadaşlarından haber gelir; Halil aslında evlidir, hiç gitmese de bir evi daha vardır, hatta iki de çocuğu. Babası bakıyordur ailesine. Halil’in asıl ikileminin evi ile evi gibi hissettiren kadın arasında kalması olduğunu görürüz. Ancak Sabiha’nın bu durumu soracak gücü yoktur; biraz konduramamaktan, biraz da olası gerçeklerin altında ezilme korkusundan…

    Üzülerek söylemek istiyorum ki filmin buradan sonrası biraz yokuş aşağı ve savrularak ilerliyor. Aşkta mantık aranmaz belki ama çok daha fazlasına ve toksik haline şahit oluyoruz. Bir duygu roller coaster’ı, sürekli ve sert yükselişleri takip eden alçalışlar, sürekli değişen duygu durumları…

    Sabiha’nın Halil’in babasının dükkanını ziyareti, Halil’in Sabiha’nın belalılarından birisini bıçaklayıp hapse düşmesi, Sabiha’nın çok sevmesine rağmen Halil’i ziyarete gitmemesi, Halil’in hapis çıkışı Sabiha’nın mesleğine devam etmesi üzerine onu da bıçaklaması gibi olayların peşi sıra gelmesi yönetmenin titiz bir cerrah ustalığıyla beynimizi yerinden çıkarıp, biraz sarsıp sersemletip yerine tekrar yerleştirmesi gibi bir hissiyat yaratıyor izleyenlerde. Belki de filmin sonundaki kalp sızımızın etkisinin artması için sersemletiliyoruz; en çok da Sabiha’nın ağzından dökülen “Sevgi de yetmiyormuş, çok eskiden rastlaşacaktık…” sözüyle.

    Çünkü öyle bir son ki boğazlar düğümleniyor. Bana bu filmi sevdiren faktörleri sıralarken sona bıraktığım şey, filmin teknik olarak kalitesi tartışılabilir seviyede olsa da, hissiyat olarak bütün iyi filmlerin sonunda, bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda, rüzgârı izleyenden esen, soluğu izleyene verdiren yeni (belki de o kadar eski ki yeni gibi hissettiren) bir duygu denizinde yüzdürmesiydi. Şimdi unutmak istediğimiz her şeyin bir zamanlar bizi mutluluktan öldürebilecek olmasını hatırlatması. Final sahnesinin bana hatırlattığı bir başka şey de Barış Bıçakçı’nın Bir Kitabın Sayfaları şiirinden şu satırlar oldu:

    “Biz satranç oyuncusuyuz sevgilim;                                                                                                    
    Üzerimizde kara bir leke, biz satranç oyuncusuyuz.                                                                     
    İnanmıyoruz ceketlere, düğmelere                                                                                                   
    İnanmıyoruz takvimleri savurarak gelen geleceğe.                                                                                        
    İşte yitirdik bütün taşlarımızı; darmadağınık oyun tahtası.                                                                            
    Bir tek şahımız duruyor sevgilim;                                                                                                                         
    O da evli, iki çocuk babası.”

    Hüznün tam olarak nerede başladığını hissetmek zor. Neden bizi mutlu eden bir ânın, eğlenceli bir hatıranın yanı başında bitivermesine bu kadar kolay izin verdiğimizi anlamak da. Şu an filmin de soundtrack’i olan Kalbimi Kıra Kıra’yı dinlerken birini sevmenin gerekliliklerini yerine getirmektense özlemenin daha kolay olduğuna inanmış olmanın götürülerinden uzak, (artık) pişmanlık duymanın harekete geçmekten kolay gelmediği, mutlu bir ânı yaşamanın o anın bitecek olmasının hüznüne galip geldiği günler, sevmekler ve yaşamaklar diliyorum.

    İyi seyirler!

    Kültür Sanat R2 Sinema
    Paylaş Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp
    Önceki İçerikMünih Güvenlik Konferansı ve Küresel Siyaset | Aydın Selcen | 2’li Görüş #69
    Sonraki İçerik Amerikan Hegemonyasının Geleceği

    Diğer İçerikler

    daktilo2 Röportajlar

    Sinan Ülgen: NATO’nun zayıflaması ve caydırıcılığını kaybetmesi, ülkemiz için arzu edilmeyen birtakım sonuçlara sebebiyet verecektir

    22 Şubat 2026 Gökhan Korkmaz
    daktilo2 Yazılar

    Ali’siz Bir Alevilik Tarihi Yazılabilir mi?

    22 Şubat 2026 Nail Elhan
    daktilo2 Yazılar

    Anti-Semitizmin İslamcı Hali – I

    22 Şubat 2026 Birol Başkan

    Yorumlar kapalı.

    Güncel İçerikler

    Sinan Ülgen: NATO’nun zayıflaması ve caydırıcılığını kaybetmesi, ülkemiz için arzu edilmeyen birtakım sonuçlara sebebiyet verecektir

    22 Şubat 2026 daktilo2 Röportajlar Gökhan Korkmaz

    Ali’siz Bir Alevilik Tarihi Yazılabilir mi?

    22 Şubat 2026 daktilo2 Yazılar Nail Elhan

    Anti-Semitizmin İslamcı Hali – I

    22 Şubat 2026 daktilo2 Yazılar Birol Başkan

    Amerikan Hegemonyasının Geleceği

    22 Şubat 2026 Çeviriler daktilo2 PROJECT SYNDICATE Daktilo1984

    E-Bültene Abone Olun

    Güncel içeriklerden ilk siz haberdar olun




    Archives

    • Şubat 2026
    • Ocak 2026
    • Aralık 2025
    • Kasım 2025
    • Ekim 2025
    • Eylül 2025
    • Ağustos 2025
    • Temmuz 2025
    • Haziran 2025
    • Mayıs 2025
    • Nisan 2025
    • Mart 2025
    • Şubat 2025
    • Ocak 2025
    • Aralık 2024
    • Kasım 2024
    • Ekim 2024
    • Eylül 2024
    • Ağustos 2024
    • Temmuz 2024
    • Haziran 2024
    • Mayıs 2024
    • Nisan 2024
    • Mart 2024
    • Şubat 2024
    • Ocak 2024
    • Aralık 2023
    • Kasım 2023
    • Ekim 2023
    • Eylül 2023
    • Ağustos 2023
    • Temmuz 2023
    • Haziran 2023
    • Mayıs 2023
    • Nisan 2023
    • Mart 2023
    • Şubat 2023
    • Ocak 2023
    • Aralık 2022
    • Kasım 2022
    • Ekim 2022
    • Eylül 2022
    • Ağustos 2022
    • Temmuz 2022
    • Haziran 2022
    • Mayıs 2022
    • Nisan 2022
    • Mart 2022
    • Şubat 2022
    • Ocak 2022
    • Aralık 2021
    • Kasım 2021
    • Ekim 2021
    • Eylül 2021
    • Ağustos 2021
    • Temmuz 2021
    • Haziran 2021
    • Mayıs 2021
    • Nisan 2021
    • Mart 2021
    • Şubat 2021
    • Ocak 2021
    • Aralık 2020
    • Kasım 2020
    • Ekim 2020
    • Eylül 2020
    • Ağustos 2020
    • Temmuz 2020
    • Haziran 2020
    • Mayıs 2020
    • Nisan 2020
    • Mart 2020
    • Şubat 2020
    • Ocak 2020
    • Aralık 2019
    • Kasım 2019
    • Ekim 2019
    • Eylül 2019
    • Ağustos 2019
    • Temmuz 2019
    • Haziran 2019
    • Mayıs 2019
    • Nisan 2019
    • Mart 2019

    Categories

    • Asterisk2050
    • Bültenler
    • Çeviriler
    • D84 INTELLIGENCE
    • daktilo2
    • EN
    • Forum
    • Özetler
    • Podcast
    • PROJECT SYNDICATE
    • Röportajlar
    • Uncategorized
    • Videolar
    • Yazılar
    Konular
    • Siyaset
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Tarih
    • Kültür Sanat
    • Spor
    • Rapor
    • Gezi
    İçerik
    • Yazılar
    • Podcast
    • Forum
    • Röportajlar
    • Çeviriler
    • Özetler
    • Bültenler
    • D84 INTELLIGENCE
    Konular
    • Siyaset
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Tarih
    • Kültür Sanat
    • Spor
    • Rapor
    • Gezi
    Sosyal Medya
    • Twitter
    • Facebook
    • Instagram
    • Youtube
    • LinkedIn
    • Apple Podcast
    • Spotify Podcast
    • Whatsapp Kanalı
    Kurumsal
    • Anasayfa
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • Yazarlar
    • D84 Yayınları
    • İçerik Sağlayıcılar
    • Yayın İlkeleri ve Yazım Kuralları
    © 2026 DAKTİLO1984
    • KVKK Politikası
    • Çerez Politikası
    • Aydınlatma Metni
    • Açık Rıza Beyanı

    Arama kelimesini girin ve Enter'a tıklayın. İptal etmek için Esc'ye tıklayın.

    Çerezler

    Sitemizde mevzuata uygun şekilde çerez kullanılmaktadır.

    Fonksiyonel Her zaman aktif
    Sitenin çalışması için ihtiyaç duyulan çerezlerdir
    Preferences
    The technical storage or access is necessary for the legitimate purpose of storing preferences that are not requested by the subscriber or user.
    İstatistik
    Daha iyi bir kullanıcı deneyimi sağlamak için kullanılan çerezlerdir The technical storage or access that is used exclusively for anonymous statistical purposes. Without a subpoena, voluntary compliance on the part of your Internet Service Provider, or additional records from a third party, information stored or retrieved for this purpose alone cannot usually be used to identify you.
    Pazarlama
    Size daha uygun içeriklerin iletilmesi için kullanılan çerezlerdir
    • Seçenekleri yönet
    • Hizmetleri yönetin
    • {vendor_count} satıcılarını yönetin
    • Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
    Seçenekler
    • {title}
    • {title}
    • {title}