Yönetmen Wong Kar-Wai, “Aşk bir zamanlama meselesidir. Doğru insanla çok erken ya da çok geç karşılaşmak fayda etmez.” demiş bir söyleşisinde. Bu söz edebiyattan sinemaya, sanatın tüm disiplinlerinde kavuşamayan âşıkların isyanını dile getiren bir pankart olsa, o pankarta yazılacak ilk söz olabilirmiş gibi gelir bana hep.
Destansı epik hikayelerde, romanlarda, şarkı ve türkülerde, filmlerde izlediğimiz, dinlediğimiz, okuduğumuz ve kalpte sızı bırakıp unutamadığımız eserlerde genelde aralarına çözülemez sorunlar giren, çoğu zaman da yanlış zamanda karşılaşıp birbirine âşık olan insanların hikâyeleri vardır.
İnsan çoğu zaman kendisinin yarısı olanı arar, ama bazen de Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde de söylendiği gibi, ne aradığını bilmez, çünkü ne aradığını bilirse onu arayamaz. Ayrıca kavuşulursa meşk olur, kavuşulamazsa aşk olur klişesinden hareketle, imkansız ya da önü engellerle dolu, Kaf Dağı’nın arkasında görünen mutlulukların, (aslında sonu mutsuzluk olacağı bilindiğinden bir nevi paradoks da içeren acı çekmeden zevk alınma durumu) bize daha cazip geldiğini düşünüyorum.
Biraz da, bir toplu taşıma aracına bindiğimizde sadece tek koltuk varken hemen o boş koltuğa koşmamız ve tamamen boş koltukların olduğu bir taşıta bindiğimizde içinde hangisinin en doğru, en rahat edeceğimiz koltuk olduğunu bilemeyip kararsız kaldığımız anlar arasındaki fark gibi.
Yanlış zamanda rastlanan doğru insanları, doğru zamanda rastlanan yanlış insanları ya da Tarkan’ın Kış Güneşi’nde dediği gibi, hem yanlış zaman hem de yanlış insanları, imkansız aşkları içeren filmlerin de zaman geçtikçe evrimleştiğini; imkansızın tanımının her dönemde yeniden yapıldığını görmek de mümkün.
Maddi durum, aile statüleri, dil ve/veya din farklılıkları gibi engeller yerini zaman içinde insanların kadına, aşka, ilişkilere bakışının değişmesiyle yaş farklılıkları, çiftten birinin ya da bazen ikisinin de hayatında bir başkasının olmasına rağmen birbirlerine âşık olmaları, LGBT+QIA bireylerin aşkları karşısındaki engellere bıraktı. Bir sonraki adım olarak da insanın AI cihazlara, yapay zekâya karşı beslediği sanal aşkın imkânsızlığı üzerine filmlerin sayısının artmasını bekliyorum. (ki Her (2013) ve Ex Machina (2014) gibi halihazırda kaliteli örnekler mevcut.)
Kavuşulamayan imkânsız aşklar denince de akla buraya sığmayacak kadar çok örnek geliyor. Harold and Maude (1971), Casablanca (1942), Brief Encounter (1945), Roman Holiday (1953), In the Mood for Love (2000), Titanic (1997) gibi şimdiden ölümsüz efsane statüsündeki filmlere ek, modern dönem örnekleri olan Portrait of a Lady on Fire (2019), Duvara Karşı (2004), Call me by Your Name (2017), And then We Danced (2019), The Lobster (2015) filmleri göz önüne alındığında sinemada âşıkların kavuşamamasının önündeki engel algısının değişmesi tezimi savunur yönde örnekler olduğu görülebilir.
Biraz da bizim sinemamızdan örnek vermek gerekirse (ki Yeşilçam dönemi sinemalarda “ağlatmazsa para yok” algısının hakim olduğunu düşünürsek, çoğunluğunda genelde mutlu son ve kavuşmaların yaşandığı örnekler olmasına rağmen yine de çileli ve engeller aşmalı aşk hikayeleri saymakla bitmez) ben biraz daha izlemekten keyif aldığım örnekleri sıralamak isterim: Masumiyet (1997) ve Kader (2006) ikilisi, İklimler (2006), İncir Reçeli (2011), Sevmek Zamanı (1965), Kırık Bir Aşk Hikayesi (1981) ve Selvi Boylum Al Yazmalım (1977) ilk aklıma gelen ve en sevdiğim örnekler. Ama o kadar çok film var ki bu konu başlığı altında, bu yazının tamamını kaplayacak kadar örnek vermek yerine asıl bahsetmek istediğim filme geçmek istiyorum.
Vesikalı Yârim (1968), Göç Üçlemesi olarak da bilinen Gelin (1973), Düğün (1973), Diyet (1974) filmlerinin yönetmeni Lütfi Ömer Akad’ın bu üçlemeden önce çektiği daha erken dönem filmlerinden. O yılki Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi film ödülünü alamasa da Türkan Şoray’a en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandırmış. Film gösterime girmesinin üzerinden elli yıldan fazla zaman geçmesine rağmen kült mertebesinde. “O dönem bu kadar çok dram, melodram, mutlu/mutsuz aşk hikayeleri içeren Yeşilçam filmi varken neden bu film?” sorusu çok makul bir soru. Tek başına hiçbir özelliği öne çıkmasa da tüm özellikleri bir araya geldiğinde boğazları düğümlemeye yetiyor film; hem de bugünden bakıldığında çok saçma ya da anlamsız görünen sahnelerine rağmen. Ama yine de haksızlık etmemek adına oyunculukların, teknik yeterliliğin, mizansene önem veren bir yönetmen olduğu için Akad’ın çektiği üç boyutlu sahnelerin, sabit kamera açısı içinde tiyatro sahnesi içindeymiş gibi hareket edebilen oyuncuların kattığı derinliğin ve filmde İstanbul’un da ekstra bir oyuncu olarak kullanılmasının hakkını vermek gerekir.
Bana bu filmi sevdiren en önemli faktör sanırım bir Sait Faik Abasıyanık uyarlaması olması. Filmin senaryosu Safa Önal tarafından Abasıyanık’ın Menekşeli Vadi hikayesinden esinlenerek yazılmış. Ayrıca Orhan Veli’nin Tahakkuk (1941) şiirinin de izlerini bulmak mümkün filmde. “Tabakam senin yadigârın” (filmde sevgililerden birisi diğerine sigara tabakası hediye ediyor) ve filmin de ismini aldığı “Nasıl unuturum seni ben/Vesikalı yârim” dizeleri edebiyatın film üzerindeki etkisini hissettiriyor.
Artık biraz da filmden ve hikâyesinden bahsetmek gerekirse Halil (İzzet Günay) filmin ilk bölümünde bize hissettirildiği üzere namuslu, dürüst, vicdanlı, inançlı ve etrafından saygı gören, babasıyla beraber çalışan bir manavdır. Akşamları çok fazla dışarı çıkmasa da o akşam arkadaşları ile Taksim’e, meyhane/pavyon arası bir mekana gider Halil. Sonrasında arkadaşları geceye farklı bir mekanda devam etmeye karar verirler, onu da çağırırlar ama gitmek istemez; bir kadeh daha içip evine dönecektir. Ancak kalkmasına yakın, bir konsomatris oturmaya yeltenir masasına. O an Sabiha (Türkan Şoray) ile göz göze gelirler. Schindler’s List (1993) filmindeki anlık, çocuğun paltosunun kırmızı renk almasını andıran bir on saniye yaşanır, ortam sessizleşir; Halil’in görür görmez âşık olduğunu hemen anlarız ancak Sabiha çalışıyordur, bir başka masadan çağırılır ve gider. Gece orada bitti diye düşünürken çıkışta buluşurlar tekrar. Halil’in Sabiha’yı evine bırakması, biraz sohbet, derken ayrılırlar. Ancak abayı yakmışlardır ikisi de.
Zamanla birbirlerinden ayrılamaz olurlar. İkisinin de arkadaşları uyarırlar onları, bu işin imkansızlığından dem vururlar. Ama birisine evet demek o kişi dışında herkese ve her şeye, tüm dünyaya hayır demektir. Onlar dinlemezler; hatta Halil Sabiha’nın evine yerleşmiştir bile. Sabiha’nın “Şimdi seviyorum bu evi; barınaktı, yuva oldu” sözüyle hissederiz aşkını. Ama yaptığı işten ötürü hem biraz mahcubiyet vardır hem de “feleğin çemberinden geçmiş” bir cevvallik. Mahcubiyetini de en çok mutlu musun benimle diye sormak yerine “Memnun musun benden?” diye sormasından hissederiz.
Halil de ailesinden kopmuş, babasından ayrı, farklı bir yerde manav dükkanı açmıştır. İlerlemiş bir ilişki görürüz sanki, erken dönem sevgililik klişelerine pek girilmez. Birbirlerine hislerinden çok da bahsetmezler. Cengiz Aytmatov’un da dediği gibi belki “Tüm duyguları anlatmaya yetecek kadar kelime yoktur; gerek de yoktur.” Mesleklerine takılmazlar hiç, bunu pek konuşmazlar da. Bütün mecburiyetleri ortadan kaldırmış gibi görünen bir doğallık vardır aralarında. Bir manavla bir konsomatrisin ilişkisi gibi değildir; Halil ile Sabiha’nın aşkıdır var olan. Halil’in de dediği gibi, dükkânı iki portakal sandığıdır, evi de Sabiha’nın yanı.
Ancak maalesef bir noktada anlarız ki bu çiftin önündeki asıl engel Sabiha’nın mesleği değildir. Sabiha’ya arkadaşlarından haber gelir; Halil aslında evlidir, hiç gitmese de bir evi daha vardır, hatta iki de çocuğu. Babası bakıyordur ailesine. Halil’in asıl ikileminin evi ile evi gibi hissettiren kadın arasında kalması olduğunu görürüz. Ancak Sabiha’nın bu durumu soracak gücü yoktur; biraz konduramamaktan, biraz da olası gerçeklerin altında ezilme korkusundan…
Üzülerek söylemek istiyorum ki filmin buradan sonrası biraz yokuş aşağı ve savrularak ilerliyor. Aşkta mantık aranmaz belki ama çok daha fazlasına ve toksik haline şahit oluyoruz. Bir duygu roller coaster’ı, sürekli ve sert yükselişleri takip eden alçalışlar, sürekli değişen duygu durumları…
Sabiha’nın Halil’in babasının dükkanını ziyareti, Halil’in Sabiha’nın belalılarından birisini bıçaklayıp hapse düşmesi, Sabiha’nın çok sevmesine rağmen Halil’i ziyarete gitmemesi, Halil’in hapis çıkışı Sabiha’nın mesleğine devam etmesi üzerine onu da bıçaklaması gibi olayların peşi sıra gelmesi yönetmenin titiz bir cerrah ustalığıyla beynimizi yerinden çıkarıp, biraz sarsıp sersemletip yerine tekrar yerleştirmesi gibi bir hissiyat yaratıyor izleyenlerde. Belki de filmin sonundaki kalp sızımızın etkisinin artması için sersemletiliyoruz; en çok da Sabiha’nın ağzından dökülen “Sevgi de yetmiyormuş, çok eskiden rastlaşacaktık…” sözüyle.
Çünkü öyle bir son ki boğazlar düğümleniyor. Bana bu filmi sevdiren faktörleri sıralarken sona bıraktığım şey, filmin teknik olarak kalitesi tartışılabilir seviyede olsa da, hissiyat olarak bütün iyi filmlerin sonunda, bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda, rüzgârı izleyenden esen, soluğu izleyene verdiren yeni (belki de o kadar eski ki yeni gibi hissettiren) bir duygu denizinde yüzdürmesiydi. Şimdi unutmak istediğimiz her şeyin bir zamanlar bizi mutluluktan öldürebilecek olmasını hatırlatması. Final sahnesinin bana hatırlattığı bir başka şey de Barış Bıçakçı’nın Bir Kitabın Sayfaları şiirinden şu satırlar oldu:
“Biz satranç oyuncusuyuz sevgilim;
Üzerimizde kara bir leke, biz satranç oyuncusuyuz.
İnanmıyoruz ceketlere, düğmelere
İnanmıyoruz takvimleri savurarak gelen geleceğe.
İşte yitirdik bütün taşlarımızı; darmadağınık oyun tahtası.
Bir tek şahımız duruyor sevgilim;
O da evli, iki çocuk babası.”
Hüznün tam olarak nerede başladığını hissetmek zor. Neden bizi mutlu eden bir ânın, eğlenceli bir hatıranın yanı başında bitivermesine bu kadar kolay izin verdiğimizi anlamak da. Şu an filmin de soundtrack’i olan Kalbimi Kıra Kıra’yı dinlerken birini sevmenin gerekliliklerini yerine getirmektense özlemenin daha kolay olduğuna inanmış olmanın götürülerinden uzak, (artık) pişmanlık duymanın harekete geçmekten kolay gelmediği, mutlu bir ânı yaşamanın o anın bitecek olmasının hüznüne galip geldiği günler, sevmekler ve yaşamaklar diliyorum.
İyi seyirler!

