Yazar: Dalia Marin
Münih Teknik Üniversitesi Uluslararası Ekonomi Profesörü, Ekonomi Politikaları Araştırma Merkezi’nde (CEPR) araştırmacı
Çeviri: Mert Söyler
Almanya Başbakanı Friedrich Merz Çin’i ziyaret etmişken, iki ülke arasında giderek açılan makasın kanıtları da gün yüzüne çıkıyor. Avrupa’nın en büyük ekonomisi Almanya’nın 2025 büyümesi sadece %0,2’de kalırken, Çin 1,19 trilyon dolarlık rekor bir ticaret fazlası verdi. Bu iki tablo birbirinden bağımsız değil: Goldman Sachs’ın tahminlerine göre Çin’in yarattığı rekabet olmasaydı Almanya’nın büyümesi %0,5’i bulabilirdi.
Yıllar boyunca Almanya’nın verdiği ticaret fazlası Çin’in sanayileşmesinde büyük rol oynadı. Hızla büyüyen Çin ekonomisi, özellikle üretimde kullanılan ekonomik varlıklar başta olmak üzere devasa hacimlerde Alman ürününü ithal ettikçe Almanya’nın büyümesi de ivme kazandı. Fakat son yıllarda Çinli ihracatçılar, elektrikli araçlar gibi ileri teknoloji üretim pazarlarında küresel çapta giderek daha büyük bir pay kapıyor. Bu durum da dünyanın geri kalanında aynı sektörler üzerinde yoğun bir rekabet baskısı yaratıyor.
2020’den beri bu değişimin sarsıntılarını hisseden Almanya’da, Çin’den gelen baskı giderek artıyor. Öyle ki bu durum, uzun zamandır Alman ekonomisinin belkemiği ve ihracata dayalı büyüme modelinin lokomotifi olan otomotiv ve makine gibi sektörlerin varlığını bile tehdit etmeye başladı. Üstelik bu sektörler, ülkenin toplam Ar-Ge harcamalarında da aslan payını elinde tutuyor.
Son dönemde ABD’nin korumacı ticaret politikaları bu “Çin şokunun” etkisini daha da katladı; zira Çin bu politikalara mallarını Avrupa’ya yönlendirerek yanıt verdi. Geçtiğimiz yıl Çin’in ABD’ye ihracatı yaklaşık %20 düşerken Avrupa’ya ihracatı %8’den fazla arttı. Hal böyle olunca, Financial Times yazarı Ron Harding gibi isimlerin “Almanya yakında Çin’e satacak mal bulamayacak mı?” diye sorması hiç de şaşırtıcı gelmiyor.
İktisatçılar genelde bu fikre pek sıcak bakmazlar. Karşılaştırmalı üstünlük teorisine göre, ücretlerin ve nispi fiyatların kendiliğinden bir dengeye oturması ve her ekonominin kendine ait bir uzmanlaşma alanı yaratabilmesi gerekir. Eğer Çin her alanda Almanya’yı rekabette ezip geçseydi, Çin’deki ücretler ve döviz kuru öylesine yükselirdi ki en azından bazı Alman sektörleri rekabet gücünü er geç yeniden kazanırdı.
Gelgelelim böyle bir dengelenme, döviz kurları dahil piyasa mekanizmalarının tıkır tıkır işlemesine bağlı. Almanya’nın şanssızlığı şu ki; Çin kendi para biriminin değerini çok sıkı bir şekilde kontrol ediyor. Bunun bir sonucu olarak, Çin Yuanı’nın (renminbi) reel efektif döviz kuru 2021’den bu yana neredeyse %20 çakıldı ve görünüşe göre düşmeye de devam edecek.
Nominal kurun aksine reel efektif döviz kuru, ülkeler arasındaki enflasyon farklarını da dikkate alır. Çin şu sıralar iç piyasadaki amansız fiyat rekabetinin getirdiği bir deflasyon yaşıyor. Avrupa ise pandemideki tedarik zinciri kopuklukları ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin yarattığı enerji şokuyla alevlenen enflasyonist bir dönemden yeni yeni çıkıyor. İşte bu tablo, rekabet şartlarını tam anlamıyla altüst etmiş durumda.
Tüm bunlar Almanya’nın, daha geniş anlamda da Avrupa’nın çaresiz kaldığı anlamına gelmiyor. ABD’nin korumacı politikalardan geri adım atacağına dair en ufak bir işaret yok. Hal böyleyken, Çin’in Avrupa tüketici pazarını kaybetme lüksü bulunmuyor. Aksi takdirde, başta elektrikli araçlar olmak üzere birçok sektörde elinde devasa bir atıl kapasite birikecek. Bu durum Avrupa’nın eline çok güçlü bir koz veriyor; fakat Avrupa Komisyonu şu sıralar bu kozu boşa harcama tehlikesiyle karşı karşıya.
Geçtiğimiz ay Avrupa Komisyonu, otomobil üreticilerine “fiyat taahhüdü teklifleri” sunmaları için bir rehber yayımladı. Bu teklifler asgari ithalat ve perakende fiyatlarını, hacim kotalarını ve Avrupa Birliği’ne yönelik gelecekteki yatırım sözlerini içeriyor. Buradaki temel fikir şu: Çin’de üretim yapan firmalar (Alman markaları dahil), “sübvansiyonların yıkıcı etkilerini ortadan kaldıracak ve gümrük vergilerine eşdeğer bir etki yaratacak” yeterlilikte teklifler sunarlarsa, AB’nin 2024’te getirdiği %35’lik telafi edici gümrük vergilerinden sıyrılabilecek.
Gelgelelim, Avrupa’ya gönderilen belirli bir mal kotasına taban fiyat uygulamak, gümrük vergileriyle aynı etkiyi yaratmıyor. Gümrük vergileri hem Çinli ve Avrupalı üreticiler arasındaki rekabeti koruyor hem de Çin rekabeti yüzünden her yıl milyarlarca dolar eriyen Avrupa kasalarını yeniden dolduracak bir gelir kapısı sağlıyor. Buna karşılık asgari fiyat uygulamaları rekabeti tamamen ortadan kaldırıyor. Üstelik Çinli ihracatçıların Avrupalı tüketicilere daha yüksek fiyat çekerek elde ettikleri o ekstra kârı doğrudan ceplerine indirmelerine zemin hazırlıyor. Asgari fiyatlandırmaya yönelik bu kayma belki diplomatik bir yumuşama hamlesi olarak görülebilir, ama işin ekonomik mantığı en hafif tabirle oldukça şüpheli.
Avrupa Komisyonu, Çinli firmaların Avrupa’dan daha fazla kâr elde etmesine önayak olmak yerine, bizzat Çin’in zamanında başarıyla uyguladığı bir stratejiyi örnek almalı. Çin on yıllar boyunca, yabancı şirketlerin kendi pazarına girebilmesi için yerel şirketlerle ortak girişim (joint venture) kurmasını şart koştu ve bu sayede ülkeye teknoloji transferinin önünü açtı. Şimdi sıra Avrupa’da; kendi pazarında ileri teknoloji ürünleri satmak isteyen Çinli şirketlere, yerel üreticilerle ortak girişim kurma zorunluluğu getirmeye başlamalı. Hisseler yarı yarıya olmalı, fakat Çinli firmalar teknik bilgi birikimlerini (know-how) Avrupalı ortaklarıyla paylaşmak ve onlara eğitim vermek zorunda kalmalı.
Ne var ki, Çinli şirketler Avrupa pazarlarına bedava ya da ucuz yoldan girmek için açık bir kapı bulurlarsa, ortak girişim kurma hevesleri de tamamen uçup gider. Avrupalı tüketicilere sattıkları ürünlerin fiyatını artırıp parayı doğrudan cebe indirmek varken, neden teknik uzmanlıklarını (ve kârlarını) Avrupalı şirketlerle paylaşsınlar ki?
Artık gümrük vergilerinin ve ihracat kontrollerinin sıradan birer baskı aracı olarak kullanıldığı yeni bir jeoekonomi çağına adım attık. Avrupa’nın stratejik anlamda geri planda kalma lüksü artık kalmadı. Rekabet etme şansını sürdürmek istiyorsa, Çin’in kendi pazarına erişimini doğru ve sıkı koşullara bağlamak zorunda.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

