Daktilo 1984Daktilo 1984
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • E-Bültene Abone Ol
    • Destek Ol
    Facebook Twitter Instagram Telegram
    Twitter Facebook YouTube Instagram WhatsApp
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Destek Ol Abone Ol
    • İZLE
      • Çavuşesku’nun Termometresi
      • 2’li Görüş
      • İki Savaş Bir Yazar
      • Cumhuriyet’in Edebiyatı
      • Varsayılan Ekonomi
      • Yakın Tarih
      • Tümünü Gör
    • OKU
      • Yazılar
      • Röportajlar
      • Çeviriler
      • D84 INTELLIGENCE
      • Asterisk2050
      • Yazarlar
      • Kitap Yorum
    • D84 FYI
      • Hariçten Gazel
      • ABD Gündemi
      • Avrupa Gündemi
    • daktilo2
    • Project Syndıcate
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Anasayfa » Amerikan Hegemonyasının Geleceği
    Çeviriler daktilo2 PROJECT SYNDICATE

    Amerikan Hegemonyasının Geleceği

    Daktilo198422 Şubat 202616 dk Okuma Süresi
    Paylaş
    Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp

    Yazar: Jonathan Levy
    Paris Siyasi Bilimler Akademisinde (Sciences Po) Tarih Profesörü
    Çeviri: Mert Söyler

    Çinli yazar Zhang Changjia, 1878’de yayımladığı Opium Talk (Afyon Sohbetleri) adlı eserinde, Çin’in küresel afyon ticaretine zorla dahil edilmesinin yarattığı toplumsal yıkımı bir bağımlılık hikayesi üzerinden anlatmıştı. 19. yüzyıla gelene dek Çin’in bu uyuşturucuyla tanışıklığı sınırlıydı. Fakat İngiliz tüccarların ülkeye kaçak mal sokması ve daha da önemlisi, yüzyılın ortasındaki Afyon Savaşları’nın Çing (Qing) İmparatorluğu’nu bu ticareti yasallaştırmaya mecbur bırakması her şeyi değiştirdi. Zhang kitabını yazdığında, nüfusun kabaca %10’una tekabül eden 40 milyon Çinli artık afyon kullanıyordu.

    Tarih bize, afyon bağımlılığı salgınlarının genellikle imparatorlukların çöküş dönemlerinde patlak verdiğini gösteriyor. Hint yazar Amitav Ghosh’un 2024 tarihli Smoke and Ashes (Duman ve Küller) kitabında belirttiği gibi afyon, Zhang’a “içmeyenlerin tam manasıyla idrak edemediği bir hakikat”i göstermişti: Bir devir kapanmış, kadim Çinli kahin ve bilgelerin öğretilerinin hükmünü yitirdiği yeni bir tarihsel evreye girilmişti.

    Çin’in 19. yüzyıldaki afyon krizi ile Amerika’daki opioid salgını arasındaki benzerlikler hayret verici. 1999 ile 2023 yılları arasında yaklaşık 800.000 Amerikalı aşırı doz opioidden hayatını kaybetti; sadece 2022-23 döneminde bu sayı 160.000’i buldu. Bugün ABD nüfusunun yaklaşık %11’i reçetesiz opioid kullandığını ifade ediyor.

    Her iki örnekte de hükümet yozlaşması ve şirketlerin açgözlülüğüyle körüklenen bağımlılık, toplumsal çürümeyi hızlandırdı. Zhang, afyonun yükselişini Çinlilerin “Para Tanrısı”na aşırı tapınmasına bağlıyordu. Amerika’da ise opioid krizi, Soğuk Savaş’ın bitimiyle serbest piyasa kapitalizminin zafer sarhoşluğu içinde kucaklandığı 1990’larda kök saldı.

    Amerikalıların 2016’da ve 2024’te neden Donald Trump’ı seçtiğini irdeleyen o koca sosyal bilimler literatürü genellikle ırkçılığa, ekonomik kaygılara veya ikisinin bileşimine odaklansa da, opioid meselesi şaşırtıcı biçimde göz ardı ediliyor. Oysa mevcut araştırmalar, opioid bağımlılık oranları ile belirli bölgelerde Trump’a verilen destek arasında istatistiksel bir bağ olduğunu ortaya koyuyor.

    Zhang’ın öngördüğü gibi, bağımlılık tarihsel bir değişimin habercisi olabilir. Tıpkı Hegel’in Minerva Baykuşu gibi, imparatorluğun alacakaranlığında kanatlanır ve yeni bir çağın şafağını müjdeler. Geç dönem Qing Çini için bu muhakkak böyleydi; bugün ABD için de pekala böyle olabilir.

    Elbette Amerikan hegemonyasının sona erdiğini ilan etmek için henüz vakit erken. Büyük güçlerin yükselişi ve çöküşü genelde uzun zaman dilimlerine yayılır. Yakın tarihli çalışmaların gösterdiği üzere, 19. yüzyıl Qing İmparatorluğu sanılandan çok daha dirençliydi ve bu sayede 20. yüzyılın başlarına kadar ayakta kalmayı başardı.

    Yine de ABD’deki opioid krizi, hem derin bir toplumsal patolojiye hem de siyasi bir tıkanıklığa işaret ediyor. En azından ABD, sonuçları kendi sınırlarının çok ötesine uzanacak sarsıcı bir geçiş süreci yaşıyor.

    Bu durum pek çoklarına henüz aşikar gelmeyebilir. Ne de olsa Amerikan hegemonyasının temel sütunları büyük ölçüde yerli yerinde. ABD ezici askeri gücünü muhafaza ediyor, dolar dünyanın bir numaralı rezerv parası olmayı sürdürüyor, teknolojinin devi şirketlerin çoğu Amerikan menşeli ve ABD piyasaları uluslararası sermayeyi kendine çekmeye devam ediyor; öyle ki Dow Jones Endeksi yakın zamanda ilk kez 50.000 barajını aştı. Amerikan kültürü deseniz, hâlâ küresel beğenileri şekillendiriyor.

    Haliyle, sürekliliğin mi yoksa değişimin mi galip geleceğini kestirmenin güç olduğu bir geçiş anındayız. Dünya sistemi teorisyenleri, hegemonik geçişlerin “kaotik belirsizlik” ile damgalandığını uzun süredir savunur; Trump’ın o gelgitli yönetim tarzı da bu tezi doğruluyor gibi.

    Bu satırların yazıldığı an itibarıyla, Amerikan siyasetinin yakın vadede bile neye benzeyeceğini güvenle söylemek imkansız. Teşhisler değişse de, ideolojik yelpazenin her kanadındaki siyasi elitler arasında, Amerika’nın devlet müdahalesi gerektiren derin bir krizden geçtiği konusunda geniş bir mutabakat var. Fakat şimdiye dek, Trump’ın demokratik kurumlara yönelik gündelik saldırılarına rağmen, sistemdeki temel süreklilikler baskın çıktı. Bu direnç, Amerikan kapitalizmi ve onun etrafında şekillenen küresel sistem hakkında son derece kaygı verici bir gerçeği ifşa ediyor. Opioid krizi, 21. yüzyıla has bir buhranı; şayet bu geçiş süreci daha kötü bir şeye değil de daha iyi bir dünyaya evrilecekse, mutlaka yüzleşilmesi gereken yakın bir geçmişi işaret ediyor.

    Travmadan Trump’a

    İçinde bulunduğumuz konjonktürü tam manasıyla kavrayabilmek için iki büyük tarihsel gelişmeyi masaya yatırmak gerek. İlki, son yirmi yılda yaşanan ve 20. yüzyılın sonlarındaki demokratikleşme dalgasını tersine çeviren süreç. Amerikalı siyaset bilimci Larry Diamond buna “demokratik durgunluk” adını veriyor. İkincisi ise 2007-09 küresel finans krizi ve onun dinmek bilmeyen artçı sarsıntıları.

    2024 başkanlık seçimlerine giden yolda liberal yorumcuların kâbusu şuydu: Demokrat aday, yani önce Başkan Joe Biden, ardından Başkan Yardımcısı Kamala Harris, halk oylamasında sandıktan birinci çıkacak ama Seçiciler Kurulu (Electoral College) sistemi yüzünden başkanlığı kaybedecekti. Başkanlar eyalet bazlı çoğunluklarla seçildiği için iş dönüp dolaşıp Cumhuriyetçilerin kontrolündeki kritik bir eyaletteki şaibeli sayıma, ardından yasal itirazlara ve nihayetinde Yüksek Mahkeme’nin kapısına dayanacaktı. Orada da muhafazakâr çoğunluk, hukuki temeli zayıf bir kararla Trump’ı galip ilan edip Amerikan demokrasisinin fişini çekecekti.

    Pek çok kişinin gözden kaçırdığı acı ironi şu: Bunların hepsi zaten yaşandı. Amerika’nın demokratik gerilemesi 2000 yılının sonlarında, yani küresel eğilimden tam beş yıl önce başladı. O yılki seçimlerde Başkan Yardımcısı Al Gore halk oylamasında kazanmıştı; fakat Florida’daki tartışmalı sayım sonrasında Yüksek Mahkeme, başkanlığı George W. Bush’a teslim etmişti.

    Yüzleşilmemiş travmaların kendini tekrar ettirmek gibi bir huyu vardır; Trumpizmin o tuhaf tanıdıklığı da buradan geliyor. Trump bir sapma olmaktan ziyade tarihsel bir sürekliliği temsil ediyor, geçmişte tam olarak yüzleşilmemiş olaylara dayanan korkuları hortlatıyor.

    Travmaya verilen yaygın tepkilerden biri, sorunu başka bir alana kaydırarak (yer değiştirme) rahatlamaya çalışmaktır. 2000 seçimleri ABD demokrasisinin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne sermişti. Ancak siyasi elitler bu bozuk sistemi onarmak yerine Yüksek Mahkeme kararını alelacele kabullendi. 11 Eylül 2001’deki o çok daha sarsıcı terör saldırılarının ardından ABD, “demokrasi yayma” bahanesiyle önce Afganistan’ı, sonra da saldırılarla yakından uzaktan ilgisi olmayan Irak’ı işgal etti. Oysa gerçekte Amerikan demokrasisinin silah zoruyla ihraç edilmeye değil, kendi evinde onarılmaya ihtiyacı vardı.

    Trump’ın nihayetinde iktidara yürüyüşü, Afganistan ve Irak’taki o felaket savaşların doğrudan bir sonucuydu. Araştırmalar da bunu doğruluyor: Opioid kullanımının tavan yaptığı bölgeler ile Afganistan ve Irak’a orantısız sayıda asker gönderen ABD ilçeleri arasında güçlü bir bağ var.

    2003 yılına gelindiğinde, Barack Obama adında, o vakitler pek tanınmayan bir Illinois eyalet senatörü, Irak Savaşı’na karşı çıkan bir avuç isimden biriydi. Bir yıl sonra Demokratik Ulusal Kongre’de yaptığı o müthiş konuşma, onu bir anda ülke çapında bir yıldıza dönüştürdü.

    Obama ve Trump neredeyse her açıdan birbirine zıt karakterler olsa da ortak bir noktaları var: İkisi de beklenmedik “protesto oyları” sayesinde seçildi. Geriye dönüp bakıldığında, Obama’nın 2008’deki zaferinin ne denli sarsıcı olduğunu idrak etmek zor olabilir. Irak Savaşı lehine oy kullanmış Hillary Clinton’ı ön seçimde, yine savaş yanlısı Cumhuriyetçi Senatör John McCain’i ise genel seçimde mağlup etmesi, müesses nizamın halk tarafından açıkça reddedildiği anlamına geliyordu.

    Obama kampanyasını iyileşme, uzlaşma ve ülkenin ırksal fay hatlarını birleştirecek “yeni bir siyaset” vaadi üzerine kurmuştu. Ekonomi, çökme noktasına gelene dek gündeminin merkezinde değildi. Derken, seçimlere iki aydan az bir süre kala Lehman Brothers’ın iflası Amerikan kapitalizmini yerle bir etti ve olağanüstü devlet müdahalesini zorunlu kıldı.

    Kongre’nin her iki kanadı da Demokratların elindeyken, Obama yönetiminin ABD ekonomisini kökten dönüştürmek için önünde dar ama tarihi bir fırsat penceresi vardı. Ne var ki yönetim bunu yapmak yerine finansal sistemi yamadı, küresel ekonomiyle bağlarını onardı ve Amerikan kapitalizmini eski işleyişine geri döndürdü.

    Ertelenen Hesaplaşma

    Obama, 2020 tarihli anı kitabı A Promised Land’de (Vaad Edilmiş Topraklar), göreve geldikten sonra aslında ne kadar da “reformcu” bir mizaca sahip olduğunu nasıl keşfettiğini anlatır. Mizaç olarak “muhafazakâr” olmasına rağmen, kısa sürede kendini inatçı ve aşılması güç bir muhalefetle karşı karşıya bulmuştu. Bu muhalefet kısmen ırksal düşmanlıktan, kısmen de onun radikalliğine dair abartılı korkulardan besleniyordu. Günün sonunda bankalar kurtarıldı, Merkez Bankası (Fed) finansal sistemi paraya boğdu ve 2009’daki mali teşvik paketi cılız bir ekonomik toparlanmaya omuz verdi. Bu toparlanma ise Çin’in çok daha iddialı teşvikleriyle ancak ayakta kalabildi.

    Obama başkan olarak kendini, bir yanda bankacılar, diğer yanda ise özel sohbetlerinde “öfkeli kalabalıklar” olarak tanımladığı kesim arasında bir yere konumlandırmıştı. Tam o sıralarda Trump, popüler reality şovu The Apprentice’te, Obama’nın başkan koltuğunda asla yapamayacağı bir şeyi yapıyordu. Patron rolüne bürünüp Wall Street’e iniyor ve Ivy League mezunu bir grup seçkine ağız dolusu bağırıyordu: “Kovuldun!”

    Küresel finans krizi, nihayetinde beklenen kopuşu getirmedi. Amerikan kapitalizmi, 1980’den beri büründüğü kılığa geri dönüverdi. Benim “Kaos Çağı” olarak adlandırdığım bu süreç boyunca ekonomik genişlemeler, hep borç kaldıraçlı varlık balonlarıyla şişirildi: 80’lerde şirket hisseleri ve tahvilleri, 90’larda internet hisseleri, 2000’lerde konut piyasası ve 2010’larda yeniden hisse senetleri.

    Tanımı gereği, varlık fiyatlarındaki bu artış aslan payını varlık sahiplerine verirken, yerinde sayan emek gelirleri karşısında eşitsizliği daha da derinleştirdi. Aynı zamanda refah, coğrafi olarak belli merkezlere hapsoldu. 1980’lerden bu yana ABD’nin büyük bir kısmı, özellikle büyük metropollerin dışındaki yerler ekonomik büyümenin nimetlerinden mahrum kaldı. Ekonomik çalkantıyı, kaçınılmaz olarak bağımlılık takip etti. Opioid salgını, ekonomik açıdan darboğazdaki bölgeleri, bilhassa düşük ücretli Çin mallarıyla rekabete en çok maruz kalan yerleri vurdu. Ülkenin bu bölgelerinde hınç giderek büyüdü; ta ki Trump bu öfkeyi dizginleyip 2016’da Beyaz Saray’a giden yolda kullanana dek.

    Irak Savaşı ve 2008 sonrası Büyük Durgunluk, müesses nizamın meşruiyetini adım adım kemirdi; siyasi elitlerin bugün bile büyük ölçüde kabullenemediği bir gerçek bu. Demokratların Obama dönemi ekonomisine düzdükleri methiyeler, Bush yönetiminin Irak’taki kitle imha silahları yalanı gibi daha önceki elit aldatmacalarını andırıyordu. Bu “hakikat-sonrası” (post-truth) siyaset biçimleri, Trump’ın ve MAGA hareketinin çok daha uçuk uydurmalarına zemin hazırladı; Obama’nın ABD’de doğmadığına dair komplo teorileri veya gizli bir Müslüman olduğuna dair yaygın inanç gibi, ki bu inanç Cumhuriyetçiler arasında oldukça güçlü.

    Tüm o düzen karşıtı pozlarına rağmen Trump, Amerikan kapitalizminin Kaos Çağı’nı sona erdirecek türden bir figür asla değildi. Politika açısından bakıldığında, ilk dönemi dişe dokunur pek az şey başardı. 2017 vergi indirimleri, Reagan dönemi Cumhuriyetçi oyun kitabının ısıtılıp önümüze konmasından ibaretti; ticaret ve göç konusundaki küreselleşme karşıtı söylemleri ise çoğunlukla kuru gürültüydü.

    Fakat Trump’ın Çin karşıtı politikaları sahiden sonuç doğurdu; zira Trump’ın seçilmesiyle sarsılan merkez sol Demokratlar, ticaret ve güvenlik konusunda daha çatışmacı bir duruşa yönelmeye başladı. Partinin Çin şahinlerinin çoğu da nihayetinde Obama’nın eski başkan yardımcısı Biden’ın arkasında saf tuttu.

    Bidenomics Neden Çuvalladı?

    2008 krizi, Amerikan kapitalizmini dönüştürmek için kaçırılmış devasa bir fırsattı. COVID-19 pandemisinin tetiklediği ekonomik kriz de öyle. Asıl soru, politika yapıcıların bu kez anı yakalayıp yakalayamayacağıydı.

    Pandemi Mart 2020’de patlak verdiğinde Trump liderlikten feragat ederek karantina politikalarını belirleme işini federal bürokrasiye ve eyalet yönetimlerine bıraktı. O yıl, yaklaşık %30’u doğrudan nakit transferi şeklinde olan 2.2 trilyon dolarlık devasa bir ekonomik yardım paketini imzaladı. Karakterine hiç uymasa da Trump, rekor sürede, çalışan bir aşı üreten ve tahminen 750 bin ila 2.5 milyon Amerikalının (dünya çapında milyonlarcasının daha) hayatını kurtaran, gerçekten takdire şayan bir hükümet başarısı olan “Warp Speed Operasyonu” konusunda pek böbürlenmedi.

    Pandeminin ilk aşamalarında Biden’ın başkanlık kampanyası can çekişirken, kendini demokratik sosyalist olarak tanımlayan Senatör Bernie Sanders rüzgarı arkasına almıştı. Tam bu noktada parti baronları devreye girdi ve Demokrat Parti’nin Clinton-Obama kanadı Biden etrafında kenetlendi. Biden genel seçimi yaklaşık yedi milyon oy farkla kazandıktan sonra Trump, destekçilerini 6 Ocak 2021’de ABD Kongre Binası’nı basmaya teşvik etmek de dâhil olmak üzere, sonucu tersine çevirmeye çalışarak karşılık verdi. Amerikan demokrasisinin kalbine yapılan bu saldırıya rağmen, Cumhuriyetçi Parti üzerindeki hâkimiyeti bir milim bile sarsılmadı.

    Biden yönetimi koltuğa oturur oturmaz Demokratların 2008’den gereken dersleri çıkardığını, artık kemer sıkma politikalarına dönüş olmayacağını ilan etti. 2020’de Fed piyasaya öyle bir para pompalamıştı ki, 2008 sonrası hamleleri bunun yanında sönük bir prova gibi kalıyordu. Biden da kendi payına muslukları sonuna kadar açma sözü verdi.

    Yönetim üç dev yasa tasarısının peşine düştü: 1,9 trilyon dolarlık pandemi yardımının uzatılması; altyapıyı modernize etmeyi, yeşil enerjiyi ve yarı iletken üretimini hedefleyen 2,3 trilyonluk bir paket ve 1,8 trilyon dolarlık sosyal harcama tasarısı. Bu harcamaların finansmanı içinse, büyük oranda şirketlere ve yüksek gelirlilere getirilecek vergi artışlarıyla sağlanacak 3,8 trilyon dolarlık ek gelir planlanıyordu.

    Bu ajandanın arkasında, Ulusal Ekonomi Konseyi Direktörü Brian Deese ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan gibi, Demokrat Parti’nin geçmişteki neoliberal sevdasını açıkça eleştiren kıdemli danışmanlar vardı. Onlara göre neoliberal ticaret politikaları, Çin’in hem fikri mülkiyet hırsızlığı yapmasına hem de Amerikan tüketici pazarını ucuz mallara boğmasına zemin hazırlamıştı.

    Bu durum yerli üretimin içini boşaltmış, eşitsizliği derinleştirmiş, ulusal güvenliğin altını oymuş ve Trump’ın o denli ustaca sömürdüğü hıncı körüklemişti. Aynı zamanda; deregülasyon, ekonomik gücü özellikle teknoloji sektöründe tekelleştirmiş, bu da antitröst yasalarının tozlu raflardan indirilmesini zorunlu kılmıştı.

    Sonrasında izlenen senaryo hayli tanıdıktı. Şirket lobileri Biden’ın yasama gündemini sistematik olarak baltaladı. Demokratlar geçici pandemi yardımını geçirmeyi başardı ama sosyal harcama tasarısı geçemedi; önerilen vergi reformu ise %15’lik asgari kurumlar vergisine kadar budandı. Öte yandan, yarı iletken üretimi ve yeşil enerjiye yaklaşık 500 milyar dolarlık teşvik aktarıldı; altyapı için bir o kadar daha ayrıldı. Ancak bu adımlar neredeyse tamamen “ulusal güvenlik” gerekçesiyle, Çin’in baş düşman ilan edilmesiyle meşrulaştırıldı. En azından bu konuda Biden ve Trump hemfikirdi.

    Derken Şubat 2022’de Putin, Ukrayna’yı topyekûn işgale girişti. Aylar içinde Kongre 40 milyar dolarlık askeri yardım taahhüdünde bulundu. Çok geçmeden, İsrail’in Gazze savaşına destek de dâhil olmak üzere musluklar daha da açıldı ve her zamanki gibi kazanan Amerikan askeri-endüstriyel kompleksi oldu.

    Rusya’nın Ukrayna işgali, 2022 ortalarında %9,1 ile zirve yapan enflasyon dalgasıyla aynı döneme denk geldi. Enflasyon o dönem küresel bir olgu olmasına ve ABD politikalarından kaynaklanmamasına rağmen, bu fiyat şoku Biden’ın gündemini sarstı. Köşeye sıkışan yönetim, merkez bankası bağımsızlığına sığındı, Fed de agresif faiz artışlarıyla yanıt verdi. Kısa bir molanın ardından kemer sıkma politikaları sahneye geri dönmüştü.

    Nihayetinde Bidenomics çuvalladı; çünkü onu ayakta tutacak kitlesel bir toplumsal dayanaktan yoksundu ve siyasi açıdan uygulanabilir parçaları sosyoekonomik dönüşüme değil, ulusal güvenliğe endeksliydi. Haliyle Biden, Trump seçmenlerini geri kazanamadığı gibi üstüne yenilerini yarattı.

    CHIPS ve Enflasyon Azaltma Yasası (IRA) az buz işler değildi. Fakat özel yatırımları teşvikle yönlendirmenin tarihsel karnesi hep zayıftır. Üstelik Biden’ın antitröst veya finansal düzenlemelere yönelik o ürkek adımları bile iş dünyasının bazı kesimlerini Trump’ın kucağına itmeye yetti; liberal demokrasinin akıbeti kimin umurundaydı ki?

    Tıpkı 2008’de olduğu gibi, pandemi krizine verilen parasal ve mali tepkiler mevcut ekonomik trendleri pekiştirmekten öteye gidemedi. Kripto paralardan NFT’lere kadar yeni spekülatif araçlar türedikçe varlık fiyatları uçuşa geçti. Borsalar, bireysel yatırımcı akınıyla coştu; tahminlere göre pandemi yardım ödemelerinin %10-15’i ABD hisse senetlerine aktı ve değerlemeleri %7 oranında yukarı çekti.

    2022’de ChatGPT’nin gelişi bir başka teknolojik kırılma noktasıydı. 90’ların internet balonu gibi yapay zeka da ortada somut bir talep veya verimlilik artışı yokken muazzam bir heyecan ve devasa sermaye harcamaları yarattı. Yine de yapay zeka altyapısına gömülen onca para bile, 1980’lerden beri süregelen üretken yatırım kısırlığını tersine çeviremedi.

    Bidenomics’in iflası, temel politikalarını Trump’ın çok kolay bir şekilde kolay çöpe atmasıyla tescillendi. Yeşil sübvansiyonlar yerini fosil yakıta bıraktı; kripto piyasaları Biden’ın temkinli denetiminden kurtarıldı. Çocuk yoksulluğunu önemli ölçüde azaltan pandemi dönemi programları lağvedildi ve sosyal harcamalar Trump’ın o “Tek Büyük Güzel Yasa“sı ile acımasızca tırpanlandı. Gündem yine zenginlere vergi indirimi, varlık fiyatlarını şişirme ve demokratik kurumları aşağılama üzerine kurulu; yani, aynı tas aynı hamam.

    Amerikan Gücü Şimdilik Devam Ediyor

    Trump’ın ikinci başkanlığının ilk yılına, uluslararası ekonomik düzenin altını oyması ve kitlesel sınır dışı etme kampanyası damgasını vurdu. Elon Musk’ın Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE) aracılığıyla federal bürokrasiyi tırpanlamaya yönelik dört aylık girişimi gibi erken dönem iç politika hamleleri çabuk söndü. Buna karşılık, yönetimin şiddetli göçmen baskısı hız kesmek şöyle dursun, kayıtsız göçmenlerin ötesine geçerek yasal şekilde ikamet edenleri ve hatta sonradan vatandaşlığa geçmiş ABD vatandaşlarını da kapsayacak şekilde genişliyor.

    Bunların çoğu, Trump’ın özden çok gösterişe olan düşkünlüğünü yansıtan “Amerikan Halkını İstilaya Karşı Korumak” gibi şatafatlı başlıklara sahip başkanlık kararnameleriyle yürütülüyor. Ardı arkası kesilmeyen gümrük vergisi duyuruları ve hukuki açıdan tartışmalı, hatta çoğu zaman açıkça yasa dışı politikaları hayata geçirmek için olağanüstü başkanlık yetkilerine başvurmasıyla birlikte, Trump’ın ikinci döneminin ilkinden çok daha farklı hedefleri olduğu açık.

    Peki, Amerikan ekonomik hegemonyasının o uzun tarihsel serüveni açısından bakıldığında bu ne anlama geliyor? En iyi referans noktası, Amerika’nın dünya ekonomisiyle ilişkisinde köklü bir kırılmanın yaşandığı 1980’ler.

    İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden on yıllarda ABD, kendisinden önceki çoğu hegemonik güç gibi net sermaye ve mal ihracatçısıydı; bunlarla birlikte dünyaya Amerikan kültürünü ve değerlerini de pazarlıyordu. Ancak Fed Başkanı Paul Volcker’ın 1979-1982 yılları arasındaki faiz şokunun ardından ABD ekonomisi yeni bir evreye, buna Hegemonya 2.0 diyelim, girdi ve net ithalatçıya dönüşen ilk hegemonik güç oldu. Yerli üretim darbe aldı ama kamu ve özel sektör borçlarıyla beslenen kişisel tüketim şaha kalktı.

    Böylesi bir borç güdümlü hakimiyetin tarihsel örneğini bulmak zor. Wall Street küresel hakimiyette yeni zirvelere ulaştı. Dolar saltanatını sürdürdü; ABD Hazine tahvilleri dünyanın bir numaralı rezerv varlığı statüsünü perçinlerken, Amerikan tüketici pazarı küresel ihracatçılar (özellikle de Çin) için vazgeçilmez bir hedef haline geldi.

    Bu, şaşırtıcı derecede dayanıklı çıkan bir düzen. Ne Bush’un felaketle sonuçlanan Irak Savaşı, ne 2008 finansal krizi, ne de Trump’ın 2016’daki zaferi bu düzeni yıkabildi. İkinci başkanlığı, tüm o yıkıcılığına rağmen henüz bunu başarabilmiş değil.

    Hegemonyayı Taşere Etmek

    1980 sonrası düzene yönelik Trumpçı eleştiri, ezici bir çoğunlukla ticarete odaklanıyor. Trump’ın ikili ticaret dengelerini “kazanmak” veya “kaybetmek” saplantısı onun makroekonomi konusundaki zayıf kavrayışını yansıtsa da küresel ticaretin kazananlar ve kaybedenler yarattığı konusunda haksız sayılmaz. Son on yılların göreceli kaybedenlerinin çoğu ABD’de yaşıyor ve şu an onun seçmen tabanının çekirdeğini oluşturuyor.

    Peki Trump’ın kaotik gümrük vergileri rejimi uluslararası ekonomik düzeni yeniden kurabilir mi ve bu neye hizmet eder? Pek çok yorumcu Trump’ın savaş sonrası ekonomik düzeni parçaladığını savunsa da Trump’ın gümrük vergileri rejimi, daha çok 1980 sonrası ABD tüketici pazarını tavizler ve sembolik “zaferler” koparmak için bir silah olarak kullanma girişimi aslında. Chicago Üniversitesi’nden Nic Johnson’ın isabetle belirttiği gibi, “Trump’ın ticaret savaşı ekonomik bir çabadan ziyade, kaybolan ulusal gururu geri kazanmayı amaçlayan bir kültür savaşı.”

    Trump’ın gümrük vergilerinin gerçek ekonomik sonuçları olsa da bunların topyekûn bir çöküşe yol açacağı korkusu hep abartılıydı. Asıl mesele, Trump’ın ticaret savaşlarından sonra ABD tüketici pazarının küresel liderliğini koruyup korumayacağı veya diğer ekonomilerin, özellikle Çin’in daha fazla iç tüketime yönelip yönelmeyeceği.

    Gerçekte Trump, mevcut düzeni değiştirmekten ziyade, hem içeride hem dışarıda onu manipüle etmeye, hatta yok etmeye çok daha hevesli. Yeni bir düzen kurma görevi, ABD dışındaki güçlere ve gelecekteki ABD yönetimlerine kalıyor. Bu da sadece ticaretle değil, Amerika’nın küresel finanstaki rolüyle de hesaplaşmayı gerektiriyor. Şu ana kadar ikinci Trump yönetimi de tıpkı kendisinden önceki Biden yönetimi gibi küresel finans mimarisine dokunmadı.

    Rahatsız edici olan şu: Trump’ın Amerika’nın siyasi kurumlarına yönelik süregelen saldırıları, buna orduyu kendi kişisel otoritesine bağlama çabaları da dahil, varlıklı Amerikalı ve yabancı yatırımcıları sermayelerini başka yerlerdeki üretken yatırımlar yerine ABD piyasalarına akıtmaktan caydırmadı. Bundan daha çarpık bir sonuç hayal etmek güç: Küresel ihtiyaçlar devasa boyutta, fakat özel varlık yöneticileri “çok fazla sermayenin” “çok az anlaşma” peşinde koşmasından yakınıyor. Böylece Trump hukukun üstünlüğüne saldırırken, onlar Amerikan ekonomisini yüzdürmeye devam ediyor.

    Bu durum, ABD hegemonyasının yeni bir evresi (buna da Hegemonya 3.0 diyelim) olasılığını gündeme getiriyor; bu evre, Amerikalı olmayan yatırımcıların ve yabancı hükümetlerin süregelen katılımıyla ayakta duruyor. Hegemonik güçler, elbette her zaman başkalarını sisteme eklemlemeye (co-optation) muhtaç olmuştur. Belirsiz olan şu: Trump’ın tehlikeli şaklabanlıklarına rağmen küresel servet Amerikan hakimiyetini finanse etmeye devam ederken tam olarak neyin, kim tarafından ve hangi şartlarda sisteme eklemlendiği meçhul.

    Öyleyse, gerçek bir tarihsel dönüşümü tetiklemek için ne gerekir? Başka bir piyasa çöküşü veya küresel bir resesyon, Trump’ı ve onun liberalizm karşıtı müttefiklerini zayıflatarak daha inandırıcı ve iddialı bir Demokrat Parti için siyasi bir alan açabilir. İklim kaynaklı bir küresel acil durum da mevcut düzenle kesin bir kopuşu zorlayabilir.

    Amerikan kapitalizminin uzun tarihi boyunca büyük geçişler, federal hükümet, sermayenin gerisinde kalmak yerine sermayenin önüne geçmeyi başardığında gerçekleşmiştir. Fakat bu kez ABD hegemonyasının kaderi, içeride yapılan tercihler kadar dışarıda alınan kararlara da bağlı olabilir. Bu arada opioid krizi, tıpkı Qing Çini’ndeki afyon salgını gibi bir dönüşümün habercisi olmaktan ziyade, henüz çözülememiş daha derin bir krizin semptomu gibi duruyor.

    ©Project Syndicate

    Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

    Dünya R1
    Paylaş Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp
    Önceki İçerikBir İhtimal Daha Vardı, Felaket Oldu: Vesikalı Yârim (1968)
    Sonraki İçerik Anti-Semitizmin İslamcı Hali – I

    Diğer İçerikler

    daktilo2 Röportajlar

    Sinan Ülgen: NATO’nun zayıflaması ve caydırıcılığını kaybetmesi, ülkemiz için arzu edilmeyen birtakım sonuçlara sebebiyet verecektir

    22 Şubat 2026 Gökhan Korkmaz
    daktilo2 Yazılar

    Ali’siz Bir Alevilik Tarihi Yazılabilir mi?

    22 Şubat 2026 Nail Elhan
    daktilo2 Yazılar

    Anti-Semitizmin İslamcı Hali – I

    22 Şubat 2026 Birol Başkan

    Yorumlar kapalı.

    Güncel İçerikler

    Sinan Ülgen: NATO’nun zayıflaması ve caydırıcılığını kaybetmesi, ülkemiz için arzu edilmeyen birtakım sonuçlara sebebiyet verecektir

    22 Şubat 2026 daktilo2 Röportajlar Gökhan Korkmaz

    Ali’siz Bir Alevilik Tarihi Yazılabilir mi?

    22 Şubat 2026 daktilo2 Yazılar Nail Elhan

    Anti-Semitizmin İslamcı Hali – I

    22 Şubat 2026 daktilo2 Yazılar Birol Başkan

    Amerikan Hegemonyasının Geleceği

    22 Şubat 2026 Çeviriler daktilo2 PROJECT SYNDICATE Daktilo1984

    E-Bültene Abone Olun

    Güncel içeriklerden ilk siz haberdar olun




    Archives

    • Şubat 2026
    • Ocak 2026
    • Aralık 2025
    • Kasım 2025
    • Ekim 2025
    • Eylül 2025
    • Ağustos 2025
    • Temmuz 2025
    • Haziran 2025
    • Mayıs 2025
    • Nisan 2025
    • Mart 2025
    • Şubat 2025
    • Ocak 2025
    • Aralık 2024
    • Kasım 2024
    • Ekim 2024
    • Eylül 2024
    • Ağustos 2024
    • Temmuz 2024
    • Haziran 2024
    • Mayıs 2024
    • Nisan 2024
    • Mart 2024
    • Şubat 2024
    • Ocak 2024
    • Aralık 2023
    • Kasım 2023
    • Ekim 2023
    • Eylül 2023
    • Ağustos 2023
    • Temmuz 2023
    • Haziran 2023
    • Mayıs 2023
    • Nisan 2023
    • Mart 2023
    • Şubat 2023
    • Ocak 2023
    • Aralık 2022
    • Kasım 2022
    • Ekim 2022
    • Eylül 2022
    • Ağustos 2022
    • Temmuz 2022
    • Haziran 2022
    • Mayıs 2022
    • Nisan 2022
    • Mart 2022
    • Şubat 2022
    • Ocak 2022
    • Aralık 2021
    • Kasım 2021
    • Ekim 2021
    • Eylül 2021
    • Ağustos 2021
    • Temmuz 2021
    • Haziran 2021
    • Mayıs 2021
    • Nisan 2021
    • Mart 2021
    • Şubat 2021
    • Ocak 2021
    • Aralık 2020
    • Kasım 2020
    • Ekim 2020
    • Eylül 2020
    • Ağustos 2020
    • Temmuz 2020
    • Haziran 2020
    • Mayıs 2020
    • Nisan 2020
    • Mart 2020
    • Şubat 2020
    • Ocak 2020
    • Aralık 2019
    • Kasım 2019
    • Ekim 2019
    • Eylül 2019
    • Ağustos 2019
    • Temmuz 2019
    • Haziran 2019
    • Mayıs 2019
    • Nisan 2019
    • Mart 2019

    Categories

    • Asterisk2050
    • Bültenler
    • Çeviriler
    • D84 INTELLIGENCE
    • daktilo2
    • EN
    • Forum
    • Özetler
    • Podcast
    • PROJECT SYNDICATE
    • Röportajlar
    • Uncategorized
    • Videolar
    • Yazılar
    Konular
    • Siyaset
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Tarih
    • Kültür Sanat
    • Spor
    • Rapor
    • Gezi
    İçerik
    • Yazılar
    • Podcast
    • Forum
    • Röportajlar
    • Çeviriler
    • Özetler
    • Bültenler
    • D84 INTELLIGENCE
    Konular
    • Siyaset
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Tarih
    • Kültür Sanat
    • Spor
    • Rapor
    • Gezi
    Sosyal Medya
    • Twitter
    • Facebook
    • Instagram
    • Youtube
    • LinkedIn
    • Apple Podcast
    • Spotify Podcast
    • Whatsapp Kanalı
    Kurumsal
    • Anasayfa
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • Yazarlar
    • D84 Yayınları
    • İçerik Sağlayıcılar
    • Yayın İlkeleri ve Yazım Kuralları
    © 2026 DAKTİLO1984
    • KVKK Politikası
    • Çerez Politikası
    • Aydınlatma Metni
    • Açık Rıza Beyanı

    Arama kelimesini girin ve Enter'a tıklayın. İptal etmek için Esc'ye tıklayın.

    Çerezler

    Sitemizde mevzuata uygun şekilde çerez kullanılmaktadır.

    Fonksiyonel Her zaman aktif
    Sitenin çalışması için ihtiyaç duyulan çerezlerdir
    Preferences
    The technical storage or access is necessary for the legitimate purpose of storing preferences that are not requested by the subscriber or user.
    İstatistik
    Daha iyi bir kullanıcı deneyimi sağlamak için kullanılan çerezlerdir The technical storage or access that is used exclusively for anonymous statistical purposes. Without a subpoena, voluntary compliance on the part of your Internet Service Provider, or additional records from a third party, information stored or retrieved for this purpose alone cannot usually be used to identify you.
    Pazarlama
    Size daha uygun içeriklerin iletilmesi için kullanılan çerezlerdir
    • Seçenekleri yönet
    • Hizmetleri yönetin
    • {vendor_count} satıcılarını yönetin
    • Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
    Seçenekler
    • {title}
    • {title}
    • {title}