İktidar partisinin son olaylardaki eylemleri haklı olarak büyük tartışma konusu oldu. Kimine göre güçlü oldukları için yapabildikleri şeyi yapıyorlardı ve bunun kendi içinde bir akılcılığı vardı. Öte yandan kimilerine göreyse bu siyaseten büyük bir hataydı. Her iki şekilde de yapılanlar rasyonel mi değil mi sorusu ekseriyetle soruldu.
Sosyal bilimlerde rasyonalite kavramı, genellikle bireylerin veya grupların mantıklı ve tutarlı bir şekilde, belirli hedeflere ulaşmak için en uygun araçları seçmeleri anlamında kullanılır. Ancak, rasyonalite kavramı sosyal bilimler kapsamında tek bir bakış açısıyla ele alınmaz ve zamanla bu konuda çeşitli perspektifler geliştirilmiştir.
Klasik iktisat teorisinde, rasyonel bireyler kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışır. Bu, genellikle tercihlerin tutarlı ve transitif olduğu varsayımını içerir. Ancak örneğin Herbert Simon gibi iktisatçılar bireylerin bilgiye erişiminin sınırlı olduğunu ve karar verirken sınırlı bilişsel kapasitelere sahip olduklarını öne sürer. Dolayısıyla, insanlar “yeterli” kararlar alırlar, ancak bunlar her zaman optimal olanlar değildir. Yani rasyonalite kaçınılmaz bir şekilde sınırlıdır.
Rasyonalite kavramı sosyal bilimlerde zamanla daha karmaşık hale gelmiştir. İlk dönem ekonomik modellerde sıkı bir şekilde “homo economicus” anlayışı benimsenirken, davranışsal ekonomi ve psikoloji gibi alanlar bireylerin karmaşık psikolojik ve sosyal dinamiklere dayalı kararlar aldığını göstermiştir. Sonuç olarak, rasyonalite kavramı sosyal bilimlerde çok boyutludur ve bağlamlara göre farklılık gösterir. Her ne kadar optimal olanı seçme dürtüsü varsayılsa da insan davranışı çoğu zaman daha karmaşık mekanizmalarla açıklanmaktır.
Örgütler ise kolektif unsurların birleşiminden oluşlar. Özellikle siyasi partiler, tıpkı insanlar gibi karar alırken başta kendilerine rasyonel gelen edimi yaptıklarını düşünürler. Ancak bilgi asimetrisi ve oyun alanındaki diğer aktörlerin varlığı gibi unsurlar, başta rasyonel olduğu düşünülen edimi sonradan irrasyonel kılabilir. Her şeyden önce CHP’nin Cumhurbaşkanı adayını içeri almak, belki sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atamak, bunun ardından daha ileri gidip ana muhalefet partisinde yönetimi değiştirmek gibi belirli silsileleri izleyen bir hamlenin, CHP’nin son yıllardaki siyaset tarzına bakıldığında AKP’ye rasyonel ve etkili bir hamle gibi gelmiş olması normaldir. Buna dış konjonktürdeki uygun iklim de eklenince belki de böylesi bir hamleyi yapmamak akıldışı olarak yorumlanmış olabilir.
Özellikle Türkiye’deki siyasi partilerin doğası düşünüldüğünde iktidar partisinin tüm medyayı ve yargıyı kullanarak yürüttüğü strateji belki etik değil ama kâğıt üstünde rasyoneldi. Lider sultasının mutlak hâkim olduğu bir siyasi partide koltuk için birden çok adayın olması, bunların ekipleri de işin içine katıldığında ciddi bir örgüt içi mücadeleyi doğurur. CHP’de genel başkandan ziyade İmamoğlu’nun önde görülmesinin eninde sonunda bölüşüm kavgasını doğuracağı düşünülüp böylesi bir durumda Ekrem İmamoğlu’nun içeri girmesinin Özgür Özel ve ekibi tarafından çok da umursanmayacağına iktidar tarafından inanılmış olması kuvvetle muhtemeldir.
Ancak kâğıt üstünde akılcı gibi duran bu tablo siyasi bir aktör olan CHP’nin hamleleriyle boşa çıkmış gibi görünmekte şu an için. Zira ana muhalefet partisinde iktidarın beklemediği bir konsolidasyon yaşanmıştır. Hatta Ekrem İmamoğlu’nun siyasetteki pozisyonu mevcut konumunun çok üstüne çıkmış, CHP’nin adaylığından, iyi olan her şeyin cisimleştiği simgesel bir adaylığa doğru evrilmeye başlamıştır.
Sonuç olarak, siyasette stratejilerin birbirine etkileşimi, tıpkı bir satranç oyununda olduğu gibi, her hamlenin özenle düşünülmesi ve karşı tarafın olası tepkilerinin göz önünde bulundurulması gerektiğini gösterir. CHP’nin bu oyundaki en sürpriz hamlelerinin başında ise boykot çağrısı gelmektedir.
Yıllardır Uygulanan Boykotun Adının Koyulması
Boykot çağrısı hükümet yanlısı medya ve iş dünyası tarafından yoğun bir şekilde eleştiriliyor. Ancak şöyle bir gerçek var ki muhalif kesimlere karşı yıllara yayılan adı konulmamış bir boykot zaten uygulanmaktaydı. Dozu her geçen gün artan bir yok sayılmayla muhalif kesim karşı karşıyaydı. Dediğim gibi sadece bunun adı konulmamıştı. Muhalif siyasilere ve ne söyleyeceklerini kontrol edemeyeceklerini bildikleri gazetecilere bir çeşit ekran ambargosu uygulanıyordu. İşin ilginç tarafı, herkesin bildiği bu gerçeğin antidemokratik mekanizması sorgulanmadan kabul edilmekteydi. Militan televizyonların yanında, güya ortada duran medya da, göstermelik bir iki haber ya da tatlı su muhalifi isimleri çıkararak bir çeşit tiyatro oynuyordu.
Türkiye’de yazılı basın ve televizyon uzun bir süredir ticari bir girişim olarak değerlendirilemeyecek bir alan. Zira ortada bu kadar çok televizyonun ve gazetenin ayakta kalmasını sağlayamayacak kadar küçük bir reklam pastası var. Medya zoraki bir siyasi tetikçilik yaparak ayakta kalmakta ve medya patronları gerçek anlamda para kazandığı diğer alanları bu itaatkâr tutumlarıyla sübvanse etmekte. Devlet tarafından verilen bu destek, çoğu durumda serbest piyasa rekabetçiliğini kırmakta, iş düpedüz kayırılmaya varmakta.
Ana muhalefet partisi artık siyaset üretmekten başka çaresi kalmayınca, kendisine uygulanan boykotu dillendirmeye başladı. Çünkü ülkedeki kutuplaşmayı aşmanın yegâne yolunun medyada görünmek olduğunu, kendisine biçilen yeni rolü kabul ederse artık korunaklı alanda yapabildiği muhalefeti bile yapamayacağını anladı. Üstelik bu ekonomik silahı artık kendisini güçlü gördüğü sandığa ulaşmak için etkili bir kısa yol olarak görmekte. Adını koymamız gerekiyor, ana muhalefet partisinin geçmiş on yılda kabahatleri çok büyük. Bu yüzden sokaklardaki gençler haklı olarak onlara da öfkeli. Ancak bu öfke bir anlamda CHP’yi meydanlara çeken şey.
Ancak bu tepkiyi devamlı sıcak tutup ona belirli bir kondisyon kazandırmak ise kolay iş değil. Bunu örgütlü kurumsal bir siyasi partiden başkası yapamaz. Ana muhalefet partisinin önünde zorlu bir süreç var. Şu ana kadar beklentilerin çok üzerinde bir performans sergilediler. Öyle ki, parti içinde hatayı fırsat kollayan küskünler de seslerini çıkaramaz duruma geldiler. Zira sahadakiler iyi oynadıkça yedek kulübesine çekilen küskün ve öfkeli oyuncular fazla ses çıkaramazlar.
Müziğin Dönüştürücü Gücü
CHP mitinglerinde bir husus dikkatimi çekti. O da çalan müzikler. Bunlar son derece değerli ve anı yüklü parçalar. Orta yaş ve üstündekiler için çok anlamlılar. Ancak miting alanında hatırı sayılır bir genç nüfus var. Müzik konusu bence çok boyutlu düşünülmeli.
Her dönemde ortaya çıkan müzikal formlar, toplumsal, kültürel ve teknolojik değişimlerin birer göstergesi olmuştur. Kabul etmemiz gerek ki her neslin kendi müzikal destanları ve ritimleri var. Bu, o neslin düşünce dünyasının, duygusal deneyimlerinin ve toplumsal dinamiklerinin bir yansıması. Bir dönemin müzikleri, yalnızca birer melodi değil, aynı zamanda o çağın kolektif hafızasını oluşturan anıların ve duyguların taşıyıcılarıdır. Bu bağlamda müzik, tarih yazımının önemli bir parçasıdır; her çağ, kendi melodileriyle bir tarih yazar ve dönemin anılarını yaşatır.
Bu nedenle, her neslin müzikal destanı, sadece birer eser olarak kalmaz; aynı zamanda zamanın ruhunu yakalayan bir anı toplamı olarak değerlendirilebilir. Sonuç olarak müzik, sadece bir eğlence aracı olmaktan öte, tarihsel bir bellek, bir kimlik inşası ve toplumsal etkileşimin önemli bir parçasıdır. O yüzden gençlerin eski müziklerle tanışması gibi belki de orta yaş ve üstündekiler de onların müzikleriyle tanışmalı. Bu karşılıklı deneyim paylaşımı, müziğin dönüştürücü gücü, meydanlardaki farklı nesilleri birbirlerine daha da yakınlaştırabilir.