Modern siyasette iktidar yalnızca açık baskı veya popülist liderlik yoluyla kurulmaz; kimi zaman sakinlik, normallik, makullük, mağduriyet ve demokratlık performansı da performatif bir iktidar tekniğine dönüşebilir. Mesele yalnızca bir karakterin sahte olması değil; belirli siyasal normların tekrar tekrar icra edilerek gerçeklik kazanması ve rıza üretmesidir. Sakinlik, uzlaşmacılık, makullük ve demokratlık seçmenini eylemsizleştirerek de siyasal sermayeye dönüşebilir. Siyasal sıradanlık, hiçbir şey olmuyormuş gibi görünürken çok şeyin olmasına izin verebilir. Bu yazıda ise genel tartışmalardan farklı olarak iktidarın rıza üretim biçimlerinden ziyade 13 sene ana muhalefet liderliği yapmış bir ismin Türk siyasetinde “Kılıçdarlamak” diye bir kavramsallaştırma ile muhalif iktidarda konumlandırılması tartışmaya açılacaktır.
GenZ Trendleri Siyasetin de Trendleri…
Özellikle GenZ arasında yaygın olan hatta eğlence amaçlı konsept partiler de düzenlenen bir kavram var: performatif erkeklik…
Bu kavram genellikle Butler’ın toplumsal cinsiyetin doğuştan gelmediğini, tekrarlanan pratikler ve normlar aracılığıyla üretilen performatif bir durum olduğunu savunan yaklaşımıyla ilişkilendiriliyor. Butler’a göre toplumsal cinsiyet kavramı, kimlik, öznellik ve siyasi faillik kavramlarıyla performatifliğin yinelenebilirliği bir faillik kuramıdır ve onu mümkün kılan bir koşul olarak iktidarın hesaba katılması bir zorunluluktur. Daha açık bir dille özne iktidardan ve onu yaratan koşullardan bağımsız değildir. Tıpkı ana muhalefet liderliği gibi…
Peki GenZ bu kavramı ne olarak kullanıyor? Bir görüşe göre bu kavram, geleneksel toksik erkeklikten uzak, duyarlı ve feminist bir erkeklik imajının sergilenmesini ifade ederken; diğer görüş, bu performansın samimi bir değer benimsemesinden ziyade erdem sinyali verme veya manipülasyon amacı taşıdığını savunuyor. Türkiye’de düzenlenen konsept partiler genellikle performatif erkekliğin daha olumlu, kadınlar için güvenli ve güvenilir karakterlerini temsil ediyor. Fakat biz bu yazıda performatif erkeklik kavramını sahte ve manipülasyon amacı taşıyan bağlamda Türkiye’deki muhalif siyaseti okumak için kullanacağız.
Otoriter Sağ Popülizm Karşısında Muhalefet Olmak
Hannah Arendt, Stalin ve Hitler örneği üzerinden totaliter liderlerin sonuna kadar kitle desteğine dayandıklarını ve bu destekle hükmettiklerinin hiçbir zaman unutulmaması gerektiğini savunmaktadır.
“…iktidarda oldukları sürece totaliter rejimlerin ve hayatta oldukları sürece totaliter liderlerin sonuna kadar “kitle desteğine dayandıklarını ve bu destekle hükmettikleri”ni unutmak çok daha ciddi bir hata olacaktır.”
Arendt totalitarizm çözümlemelerinin yalnızca 1940’larda değil dünya tarihinin her döneminde kullanılabilecek iktidar yöntemleri olduğunu belirtmiştir. Fakat bu yaklaşımın önemini muhalif politikacıların yeterince ciddiye almadığını düşünüyorum. Finchelstein, “Faşizmden Popülizme” adlı kitabında otoriter popülist liderlerin geçmişin faşizan uygulamalarını şiddet biçimlerini geliştirilerek demokrasiye nasıl uyguladıklarını anlatır. Faşizmin ise rıza üretimini kendi çağının devrimci yanı ile ilişkilendirir:
“Faşizm yeni bir siyasal düzen yaratması bakımından devrimciydi ama kapitalizmle ilişkisinde o kadar da devrimci değildi hatta kapitalizm için hiçbir zaman tehdit oluşturmuyordu.”
Özellikle liberal sol siyaset, neoliberal düzenin siyasetinin sağ ideoloji üzerinden örgütlenmesini yalnızca değerler üzerinden eleştirmekte ve somut bir karşı anlatı üretememektedir. Sermaye ile sağ ideolojilerin simbiyotik bir ilişkisi vardır. Haliyle sağ ideoloji insanlara ezilenlerin hikayeleri ile sermaye patronlarının başarılarını aynı pakette sunarak etkili bir rıza üretmekte başarılıdır. Kapitalizmin vaatçiliği ile sağ ideolojinin “biz bir aileyiz/cemaatiz” örgütlenmesini bir arada pazarlarlar. En basit işçi hakkı aramanın ya da boykot kararının bile sermayeye karşı gelmek ve onu küstürmek olduğu ihtimaline yaslanan CHP gibi liberal sol partiler, seçmenlerine yalnızca laiklik, Atatürk ve hukuk gibi değerler üzerinden bir karşı anlatı sunabilmekte; ancak onların ekonomik sistem içerisindeki konumlarına ilişkin ikna edici ya da uzun vadeli inandırıcı maddi vaatler üretmekte zorlanmaktadır. Bu, sağ partilerin halka sunduğu vaatlerin daha gerçekçi olduğu anlamına gelmez. Fakat sağ siyaseti sermaye karşısında liberal sol yaklaşımlardan ayıran temel unsur, ekonomik ve toplumsal yükselme imkanını liyakat ve evrensel haklar üzerinden değil, bağlılık, sadakat ve siyasal yakınlık üzerinden kurgulamasıdır. Böylece sağ ideoloji, yalnızca mevcut düzene uyum sağlamayı değil, o düzen içerisinde bireysel olarak sınıf atlama ihtimalini de vaat eder. Bu vaat çoğu zaman toplumsal ölçekte gerçekleşmese de, belirli kesimler açısından fiilen gerçekleşebildiği için siyasal olarak inandırıcılığını korur. Sadece muhalefet olarak kalmayı planlayan partiler için bu sistem bir yere kadar sürdürülebilir, tıpkı Kılıçdaroğlu Dönemi’nde olduğu gibi. Fakat neoliberalizmin doymak bilmez sermaye birikimi mantığı, yalnızca değerler üzerinden kurulmuş bir karşı anlatının toplumsal ve ekonomik taleplere yanıt vermesini giderek zorlaştırmaktadır. Üstelik sol/sosyalist dinamiklerle iş birliği yerine hala sermaye ile koşulsuz uzlaşmayı ve sermayenin çıkarları ile çatışmayan bir siyasal hat izlemeyi tercih eden liberal sol, bu nedenle neoliberalizmin ürettiği eşitsizliklere karşı gerçek bir alternatif de sunamamaktadır.
Kriz dönemlerinde sermayenin de hukuka herkes kadar ihtiyaç duyacağı bir alan açılmışken ve üstelik Z kuşağı sosyalizminin yükselişi sermayeyi riske atacak bir pozisyon alırken dahi liberal solculuk güvenli alanlarını terk etmekte zorlanmaktadır. Böylece sağ ideolojinin sermaye ile kurduğu simbiyotik ilişkinin ürettiği rızaya karşı etkili bir alternatif de oluşturulamamaktadır. Bu durumun en azından bir süre devamlılığını sağlayacak şüphesiz en etkili profillerden biri ise tartışmasız Kemal Kılıçdaroğlu idi. Nitekim parti içerisinde güçlü bir karizma veya belirgin bir liderlik kapasitesiyle özdeşleştirilmeyen, siyasal karakteri bakımından daha ziyade temkinli, uzlaşmacı ve çatışmadan kaçınan bir profilin ana muhalefet partisi genel başkanlığına yükselişini yalnızca kişisel siyasal becerileri üzerinden açıklamak başka türlü nasıl mümkün olabilirdi?
Kötülüğün Sıradanlığı: Canavarlara mı, Sıradanlığa mı Yenildik?
Çağımızın otoriter popülist liderleri ve sermaye grupları, geçmişin mirasından sol siyasete kıyasla daha pragmatik dersler çıkararak iktidarın yalnızca çoğunluk seçmende rıza üretmekle değil, muhalif seçmeni de siyasal olarak yönetebilmekle sürdürülebileceğini kavramışlardır. Çünkü rejim tek merkeze toplandığında zaman geçtikçe büyüyen sorunların yaratacağı kitlesel tepkinin yönetilmesi rejimin güçlü kılınması adına önem taşımaktadır. Esasında solun her zaman tepeden baktığı sağ ideolojilerin mevcut olgusal gerçekliği daha entelektüel olduğu iddiası taşıyan sol cenahtan sıklıkla daha iyi okuduğunu söylemek zorundayız. Sadece okumakla kalmayıp kendi amaçlarına göre stratejiler de üreterek uzun soluklu iktidar başarılarını sürdürebilmişlerdir. Fakat bunları konuşmak sağ ideolojiyi okumak yerine övmekle aynı algılandığı için genellikle sol cenahta bu tartışmaların kavga çıkmadan sürdürülmesi bile çoğunlukla mümkün olmuyor. Çünkü kendi mahalleni eleştirmek, daha işlevsel ve kapsayıcı bir siyasal hat geliştirme çabasının parçası olarak değerlendirilmek yerine, kimi zaman “cancel kültürü”ne benzer bir dışlama ve itibarsızlaştırma pratiği olarak algılanmakta; dolayısıyla mevcut siyasal pozisyonları sorgulayan sesler, eleştirinin kendisi üzerinden baskılanmaktadır. Ya da tam tersi eleştiri gerçekten cancel kültürüne sebep olup sorunun çözümüne ulaşmak yerine aktörlerin itibarını zedeleyerek sağ siyasetin korunaklı profillerinin tam tersine sol muhalifleri politika alanının dışında itmektedir.
Tekrar Hitler Almanyası dönemine dönecek olursak Arendt totaliter liderlerin yalnızca halkın rızasını kazanmakla değil aynı zamanda emellerine ulaşmak için ürettikleri şiddet biçimlerini sıradanlaştırmakla, normalleştirmekle de başarılı olduklarını vurgular. Ve uyarır. Hitler gibi liderlerin canavar tabirleri ile mitleştirilmesi sorunludur. Kötülük sadece canavarlarla değil sıradan insanların desteği ile sürüdürülebilirdir. Kötülüğün sıradanlığı kavramı tam olarak bu yaklaşımın bir ürünüdür. Bu kavramını da yüzlerce Yahudiyi ölüme götüren birliklerde görevli Nazi Subayı Eichmann’ın 1961’de Kudüs Bölge Mahkemesi’nde izlediği davalarındaki gözlemlerine dayandırır. Sayısız suça karışmış Eichmann’ı “canavarca kötü” bir psikopat olarak değil, düşünme kapasitesini ve muhakemesini askıya almış sıradan bir bürokrat olarak değerlendirir. Çünkü Eichmann ben üstlerimden verilen görevi yaptım, yasal olarak bir suç işlemedim diyerek kötülüğü sıradanlaştıran sistemi bir şekilde dünya tarihi kayıtlarına da geçirmiştir. Tıpkı bir bürokrat gibi yaptıklarını görev icabı olarak tanımlar, kişisel ve etik sorumlulukları dışarıda bırakır. Ve Arendt herkesi uyarır; büyük kötülükler sıradanın arkasına da saklanabilir, Dünya Savaşlarından gereken dersleri almazsanız tarih tekerrürden ibarettir. 2026 dünyasında halen devam eden ister çatışma ister savaş diyelim Ukrayna, Filistin, İran ve Lübnan gibi bir çok olaya baktığımızda esasında neyi yanlış yaptığımızı görmemiz de olası.
Haliyle kötülüğün sıradanlığını anlamak için dünya üzerinde yalnızca sağ iktidarları eleştirerek bir siyaset anlayışını yürütmek pratikte mümkün değil. Bu çerçeveyi muhalefet siyasetine uyguladığımızda, siyasal sorumluluğun yalnızca iktidarda bulunan aktörlere ait olmadığını da görmek gerekir. Bir muhalefet partisinin görevi yalnızca iktidarın hatalarını teşhir etmek değil, aynı zamanda bu hataların yarattığı toplumsal ve siyasal sorunlara alternatifler geliştirmektir. Aksi hâlde muhalefet, kendi başarısızlıklarını yalnızca iktidarın varlığı üzerinden açıklayan ve siyasal sorumluluğunu sürekli olarak dışsal bir aktöre devreden bir konuma yerleşebilir.
Dolayısıyla kötülüğün sıradanlığı kavramından çıkarılabilecek daha geniş ders, siyasal sorumluluğun yalnızca açıkça kötü eylemler karşısında değil; eylemsizlik, itaat, sorumluluktan kaçınma ve mevcut düzenin sınırlarını sorgulamama gibi tutumlar karşısında, muhalif siyasal pozisyonlar içerisinde de gündeme gelmesi gerektiğidir. Elbette burada Kılıçdaroğlu’nu Eichmann ile kıyaslamaktan söz etmiyorum. Tartışılması gereken, sıradanlık personasının ve bu personanın ürettiği rızanın siyasal sonuçlarının yeterince dikkate alınmamasıdır. Siyasette hiçbir şey yapmamak veya yalnızca mevcut koşullar içerisinde mümkün görüneni yapmak, siyasal olarak başarılı bir tutum anlamına gelmez. Bazen eylemsizlik de mevcut güç ilişkilerinin devamlılığına hizmet eden bir siyasal tercihtir. Keza bu eylemsizliğin (sıradanlığın) sorgulanmaması da…
Bu nedenle yıllardır tartışılması gereken temel meselelerden biri, sol siyasetin sağ iktidarlar karşısında neden kalıcı ve somut siyasal alternatifler üretemediği olmalıdır. Bunun kuşkusuz birçok nedeni bulunmaktadır. Muhalefetin sürekli olarak iktidarın kötülüklerini teşhir etmekle yetinmesi ve kendi siyasal sorumluluğunu yerine getirmemesi de bu açıdan benzer bir siyasal sıradanlık biçimi yaratabilir. Bunun kuşkusuz birçok başka nedeni de bulunmaktadır. Ancak bu yazıda ele almak istediğim ve Türkiye siyaset literatürüne girmesi gerektiğini düşündüğüm kavram bunlardan yalnızca biridir: Kılıçdarlamak. Çünkü yıllar boyunca muhalif seçmenlerin önemli bir bölümü, butlan kararıyla birlikte, Kılıçdaroğlu’nun karşısında durduğu iddiasını taşıdığı partiyle aslında hangi ölçüde ortak bir siyasal çizgide bulunduğunu ve kendilerine sunulan muhalefet performansının ne ölçüde gerçek bir alternatif ürettiğini yeniden sorgulamak durumunda kaldı. Belki de asıl mesele tam olarak budur: Siyasal sıradanlık, hiçbir şey olmuyormuş gibi görünürken çok şeyin olmasına izin verebilir. Peki Kılıçdarlamak kavramı tüm bunları nasıl karşılıyor?
Performatif Siyasete Hoşgeldiniz
Yapay zekaya Kılıçdaroğlu’nun nasıl bir siyasi lider imajı çizdiğini sordum. Verdiği cevap şu şekildeydi:
“Dışarıdan bakıldığında Kılıçdaroğlu; bir yandan mütevazı, sakin, demokrat, uzlaşmacı ve “iyi insan” imajı; diğer yandan ısrarcı, stratejik, pozisyonunu korumaya çalışan ve gerektiğinde oldukça pragmatik bir taraf.”
Takdir edersiniz ki 2010’dan beridir Kılıçdaroğlu hakkındaki ilk izlenimler genellikle mütevazı, sakin, demokrat, uzlaşmacı ve “iyi insan” imajı ile anılıyordu. Erdoğan’ın karizmatik ve keskin sınırları olan liderliğinin karşısında sorunları daha sakin ve kapsayıcı çözebilecek bir devlet bürokratı imajıyla hayatlarımıza girdi. Partililerin Baykal’ın kendi ekibi dışında kimseyi partiye ve yönetime sokmuyor yakınmasıyla daha kapsayıcı Kılıçdaroğlu’na kucak açması da o dönem kulislerde konuşulan rıza üretim süreçleriydi. Şüphesiz başka bir sürü sebep de vardır lakin Baykal gibi Kılıçdaroğlu’na göre daha karizmatik bir lider yerine diyalog kurmanın ve uzlaşmanın daha mümkün olduğu bir liderin politik saiklerle neden daha çok tercih edileceğini tartışmaya gerek yok sanırım. Burada bilinmeyen Kılıçdaroğlu’nun silik görünen yönetim şeklinin altında yatan sinizmin anlaşılamamasıydı. Taki 2023’de 6’lı masayı dağıtıp kendi adaylığını dayatana kadar.
14 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde kampanyasını “Sana Söz” kampanyası ve baharlar gelecek şarkılarıyla yapan ve öncesinde 6’lı masayı kurup en sonunda yine kendini aday göstermeye mecbur bırakan Kılıçdaroğlu seçmenin bir kısmının isteksizce verdiği oylara rağmen Erdoğan’a karşı seçimleri %52’’ye %47 oyla kaybetti. 2.329.865 insan farkla tüm ülkenin kaderini belirleyen bir seçim kaybedildi. Yine de muhalif seçmen halen Kılıçdaroğlu’na bugünkü kadar kızgın değildi. Sanılanın aksine tıpkı sağ seçmen gibi sol kemik seçmen de liderlerinde ve sevdikleri siyasetçilerde hata aramaktan çoğunlukla imtina edinirler. Mitselleştirme her türlü ideolojinin doğasında her zaman kendisine yer bulmuştur. Özellikle yaşını almış, sakin ve çatışmacı olmayan bir lider imajı çizmesiyle Kılıçdaroğlu için muhalif seçmenin kredisi her zaman “iyi niyetli, halkçı” çizgisinde tutulmaya çalışılmıştır. Fakat bu kez parti içerisinde de değişim sesleri yükselmeye başlamıştı. Kılıçdaroğlu bu kadar başarısızlığa rağmen Özgür Özel karşısında adaylıktan geri çekilmedi ve gergin geçen 4-5 Kasım 2023 kurultayında Özgür Özel’e yenildi. CHP Genel Merkezindeki koltuğunu bıraktı. Muhalif seçmen en azından artık Kılıçdaroğlu’nun başarısızlıklarını güzellemek zorunda kalmadığı daha genç bir kadroyla yola devam edecekleri için umutluydu. Kılıçdaroğlu’na ise halen kredileri devam etmekteydi. Keza 2024 yerel seçiminde CHP’nin seçim zaferiyle değişim umudu da devam etti. Kılıçdaroğlu Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun adaylıklarının kendisine borçlu olunduğu ile ince propagandasına devam ederken İmamoğlu ya da Yavaş bu kadar başarılı iken neden Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendisinin kaybedeceğini bile bile aday olduğunun ise bir açıklamasını sunamıyordu. Fakat yine de kendisinden beklenen bu kadar tarihi başarısızlıklar silsilesine rağmen en azından insanlar önünde kendisini hala sert bir şekilde eleştirmeyen genç siyasilerin yanında durmasıydı. Durmadı. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 4-5 Kasım 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen 38. Olağan Kurultayı hakkında 21 Mayıs 2026’da mutlak butlan kararı verdi. 24 Mayıs 2026 ise Özgür Özel ve partililer butlan kararını tanımadıklarını açıklarken çevik kuvvet polisleri genel merkezin otopark kapısını kırarak biber gazı müdahalesi ile genel merkeze girdi. Bir ülkenin en büyük muhalefet ve kurucu partisinin herhangi bir seçim kazanamamış butlanı Kılıçdaroğlu ise “arınma” söylemlerinden bahsedip kendisine kurgusal bir sevilen lider imajı yaratmaktan ve bu kurgu dünyasında seçmenin tepkisini de görmezden gelerek çeşitli performanslar sergilemekten çekinmedi. Öyle ki, Temmuz 2026’da Kılıçdaroğlu’nun gerçekleştirdiği bir üye etkinliğinde, bazı kişilerin 950–1000 TL karşılığında etkinliğe getirildiği ve CHP üyesi gibi gösterildiği yönündeki iddiaların röportajlara yansıması, gazeteci Ebru Çelik’in haberinin ardından kamuoyunda tartışmalara yol açtı. Söz konusu iddialar üzerine savcılık tarafından soruşturma başlatıldığı da kamuoyuna yansıdı. Bu olay, Kılıçdaroğlu’nun kendisi etrafında kurmaya çalıştığı siyasal imaj ile bu imajın dayandığı performatif pratikler arasındaki ilişkinin tartışılması açısından dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. CHP seçmeninin rızasını büyük ölçüde kaybetmiş olsa dahi sahnelenmeye çalışılan performansın unsurlarının gerçekliği yansıtması beklenmemekte; aksine, gerçeklikten bağımsız olarak belirli bir siyasal imajı yeniden üretmesi ve bu imajın kamuoyunda gerçekmiş gibi algılanmasını sağlaması amaçlanmaktadır. Çünkü bu yaklaşımın altında iktidarın açtığı siyasal alanın, bu alanın dışında konumlanmaktan daha güvenli ve sürdürülebilir olması yatmaktadır.
Türkiye Siyasetinde Kılıçdarlamak
2015 yılında “Yılın Gençlik Sözcüğü” için önerilen kelimeler arasında “merkeln” (merkellemek) de yer almıştı. Sözcük “hiçbir şey yapmamak, karar almamak” anlamına geliyordu. Özellikle 2022 Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında yaygınlaşan Emmanuel Macron için kullanılan “macroner” (makronlamak) ise bir konuda çok konuşup net bir tavır almamak, sorunu çözmek yerine iletişim stratejileri kullanmak veya durumu yönetiyormuş gibi görünmek, sık sık fikir değiştiriyor ya da pragmatik davranıyor izlenimi vermek anlamında kullanılıyordu. Görüldüğü üzere bu kavramlar ne sadece Türkiye’ye hatta ne de günümüze özgü kavramlar. Nitekim modern siyasal düşüncenin önemli uğraklarından biri olan Platon’un “soylu yalan” kavramsallaştırmasında da yöneticinin, toplumun düzenini ve bütünlüğünü koruma iddiasıyla halk adına ve halk için hakikati çarpıtmasının meşrulaştırılabildiğini görürüz. Bu açıdan bakıldığında, siyasal performans ile hakikat arasındaki gerilim modern siyasetin değil, siyasal düşüncenin kendisi kadar eski bir meselesidir. Fakat Kılıçdaroğlu’nun siyasal pozisyonunda bu performans, artık “Kral Çıplak” hikayesindeki kadar çarpıcı ve ironik bir hal almıştır. Zira sahnelenen siyasal imaj ile mevcut siyasal gerçeklik arasındaki mesafe giderek belirginleşmiş; buna rağmen performansın sürdürülmesinden vazgeçilmemiştir. Kılıçdarlamak tam da bu noktada devreye girmektedir. Zira siyasal performansın inandırıcılığını sağlayacak unsurlar giderek ortadan kalktığında, performans yalnızca siyasal aktörün kendi meşruiyetini değil, temsil ettiğini iddia ettiği siyasal görüşün değerini de aşındırma riski taşımaktadır. Böyle bir süreç, seçmenin siyasal katılım ve eylemlilik kapasitesini zayıflatarak apolitizasyona, siyasal sistem içerisindeki temsil kanallarına duyulan güvenin kaybı yoluyla ise radikalleşmeye varabilecek sonuçlar doğurabilir. Dolayısıyla Kılıçdarlamak, yalnızca başarısız bir siyasal performansı değil, performans ile siyasal gerçeklik arasındaki kopuşun temsil edilen siyasal alanı da aşındırdığı bir süreci ifade etmektedir: Siyasal eylemlilik görüntüsünü korurken, siyasal eylemin kendisini sürekli olarak başka bir zamana ertelemek; muhalif seçmene kendisini temsil edildiğini hissettirmek fakat temsilin doğuracağı gerçek siyasal çatışmayı mümkün olduğunca sınırlamak.
Kılıçdarlamak (fiil) — Yönetme ve müdahale etme kapasitesine sahipmiş gibi performatif bir görünüm sergilerken siyasal olarak sinmek; seçmen iradesini kendi çıkarı doğrultusunda araçsallaştırmak, sahip olduğu ayrıcalıkları kullanarak seçmenini ve kurumları yıpratmak ve bir şeyin değerini dibe vurmak.
Burada dört farklı başlığı vurgulamak önemli:
- performatif görünüm
- siyasal edilgenlik
- seçmen iradesinin araçsallaştırılması
- kurumsal yıpratma
Esasında siyaset bilimi ve siyasal iletişim literatüründe Donald Trump veya Recep Tayyip Erdoğan gibi güçlü, popülist ya da otoriter liderlik biçimleri üzerine oldukça geniş bir tartışma bulunmaktadır. Buna karşılık, kendisini demokratik, makul, uzlaşmacı ve muhalif olarak konumlandıran; siyasal gücünü açık bir otorite gösterisinden ziyade sakinlik, normallik ve güvenilirlik performansı üzerinden kullanan aktörlerin siyasal işlevleri görece daha az tartışılmaktadır. Oysa siyasal iktidarın yalnızca baskı, karizma veya açık popülizm üzerinden değil, edilgenlik görüntüsü, makullük ve performatif muhaliflik üzerinden de yeniden üretilebilmesi mümkündür. Kılıçdarlamak kavramı tam olarak bu eksikliği tartışmaya açmayı amaçlamaktadır.
Cehalet üzerine yazdığım doktora tezimden bahsederken de sıklıkla değindiğim bir Adorno tartışması var. Alex Ross (2016) “Frankfurt Okulu Trump’ın geleceğini biliyordu.” makalesinde Adorno’nun henüz daha 1940’ların başında Amerikan tarzı yaşam biçimini bir çeşit “reality show”a benzetmesine değinirken Donald Trump’ın politik bir fenomen olmasının yanında bir pop kültürü fenomeni olduğunu da vurgulamaktadır. Haliyle siyasetin yalnız, bireyci ve tüketici olarak konumlandırılan neoliberal öznelere hitap eden bir şova dönüşmesinin henüz 1940’larda tahmin edilmesi çok da şaşırtıcı gelmemelidir. Fakat siyasette her zaman performatif şovlar gösterişli ve karizmatik liderlerle değil sıradan görünen personalarla da yapılabilir. Burada üzerinde durulması gereken siyasette tehlikeli olanın her zaman olağanüstü kötülük değil, bazen olağanlık, makullük ve sıradanlığın da siyasal sonuçlar üretmesidir. Şova dönüşen siyaset biçiminde yalnızca jönlerin değil yardımcı rollerin işlevleri de önemlidir. Kılıçdaroğlu’nun siyasal karakterini anlamak için tam da bu nedenle onu, bir ‘kötü adam’ olarak değil, sıradanlığın siyasal kapasitesini kullanan performatif bir aktör olarak okumak gerekiyor. Ve bu siyasetin eleştirisi, çözümlenmesi yapılmadan üzerine ciddi ve ikna edici bir anlatının inşası mümkün görünmüyor. Bir siyasetçi başarısız olduğu hâlde neden uzun süre “iyi siyasetçi” imajını koruyabilir? Seçmeninin temsilini ve taleplerini gerçekleştirememiş siyasetçinin yıllarca koltuğunda oturmasını parti içi dinamiklerde ne mümkün kılar? Tam da bu sorulara cevap olan “değer” tartışmalarının siyaseti soyutlaştıran ve pasifize eden yanının terk edilip artık ortaya somut tanımlamalar, iç ve dış siyasette somut vaatler, sermaye ve emek ilişkisinde hangi tarafta durulacağı ve neler vaat edileceği konularının netleştirilmesi gerekiyor.
Bugün tartışılması gereken yalnızca Kılıçdaroğlu’nun başarısız bir lider olup olmadığı değil, başarısızlıklarına rağmen neden bu denli uzun süre siyasal meşruiyet üretebildiğidir. Ve üzerine bu düzeni sürdülerenlerin özeleştirilerini değerler üzerinden değil de somut ilişki ağları üzerinden duyabilmektir. Kılıçdaroğlu’nun siyasal pratiği, muhalefetin belirli sınırlar içerisinde tutulmasını sağlayan bir işlev görmüştür. 2010’dan bu yana ülkenin yaşadığı en kritik dönemeçlerde çoğu kez muhalif seçmenin tepkisini yatıştırmakla yetinen, eleştirilerin hedefi doğrudan kendisine yönelmediği sürece sesini yükseltmeyen bir siyasetçi profili çizdi. Alevi kimliğine yönelik tartışmalarda dahi güçlü ve açık bir siyasi tutum ortaya koyamadı. Buna rağmen, en başarısız dönemlerinde bile parti içinde olağanüstü bir saygı gördü; kendisine yöneltilen sert eleştiriler sınırlı kaldı, eleştiri getiren isimlerin bir bölümü ise zamanla parti içindeki etkisini kaybetti. En basitinden onu CHP liderliğine taşıyan Gökçek tartışmasında bile Gökçek güç kaybetmek yerine Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığının sürdüğü yıllarda ailecek daha da güçlenmiştir. Çünkü seçildikten sonra Gökçek’le olan hesabı hızlıca kapanmış gibi görünmektedir. Sıradanlık ve sakinlik üzerinden inşa ettiği imajın ardında, kulislerde istediğini elde etmek için başvurduğu dışlayıcı yöntemler yakın bir süredir konuşulmasına rağmen, kamuoyunda yarattığı bu imaj nedeniyle bu mesele hiçbir zaman ciddi bir polemiğin konusu hâline gelmemiştir. Dahası, yıllar boyunca sergilediği bu siyasal pratiğin temel amacının denetimli bir muhaliflik olup olmadığı sorusu dahi, ancak butlan kararıyla birlikte göz ardı edilemeyecek biçimde gündeme taşınabilmiştir.
Tam bu noktada sıradanlığın kötülüğü kavramını düşünmek yerindedir. Dahası karizmatik bir lider olmasa da genel başkanlığı boyunca sıradanlığın arkasına saklanarak tıpkı performatif erkeklik kavramındaki gibi güvenli bir imaj yaratırken esasında bunun seçmeni yalnız kendi çıkarları doğrultusunda pasifize etmek amacıyla belirli bir siyasal kimliğin tekrar tekrar icra edilmesi yoluyla güven ve aidiyet üreten bir performansa dönüştüğünü görmekteyiz.
Kılıçdaroğlu’nun siyasal karakterini anlamak açısından Odysseus’un dilenci kılığındaki hâli çarpıcı bir analoji sunabilir. Odysseus, gerçek kimliğini ve kapasitesini görünür kılmak yerine sıradan, güçsüz ve zararsız bir figür olarak görünmeyi tercih eder; ancak bu görünüş, onun çevresini gözlemlemesine, ilişkileri denetlemesine ve uygun anda kendi siyasal hedefleri doğrultusunda harekete geçmesine imkan verir. Benzer biçimde, sıradanlık ve sakinlik üzerine kurulan siyasal persona da yalnızca mütevazı ve güvenilir bir lider imgesi üretmez; aynı zamanda bu imgenin sağladığı güven ve dokunulmazlık sayesinde siyasal aktörün sahip olduğu güç ilişkilerini görünmez kılabilir. Kılıçdaroğlu örneğinde temel mesele, siyasal pratiğin iktidarı elde etmeye ve kullanmaya yönelmekten ziyade, parti liderliğinin sürekliliğini korumaya odaklanmış görünmesidir. Dolayısıyla burada sıradanlık, iktidarın karşıtı değil, iktidarın daha az görünür biçimde icra edilmesini sağlayan bir performans olarak düşünülebilir.
Siyasal alanda ise bu mekanizma daha farklı ve daha kritik bir sonuç doğurabilir. Aktivizm, muhaliflik, demokratlık veya değişim talebi görüntüsü veren pratikler, gerçek bir siyasal dönüşüm üretmek yerine muhalif seçmenin öfkesini ve eylemlilik kapasitesini belirli bir aktörün etrafında toplayarak etkisizleştirebilir. Böylece seçmen kendisini siyasetin dışında bırakılmış hissetmez; aksine, siyasetin içinde, doğru tarafta ve doğru aktörle birlikte olduğunu düşünür. Ancak ortaya çıkan şey çoğu zaman siyasal dönüşüm değil, siyasal enerjinin soğurulmasıdır. Karizmatik lider kitleyi kendisine hayran bırakarak harekete geçirirken, sıradan lider kitleye kendisini onunla özdeşleştirebileceği bir güven alanı sunarak hareket etme ihtiyacını erteletebilir.
O sebeple belki “Kılıçdarlamak” kavramını, evin yolunu bulmaya ve gücünü yeniden kazanmaya çalışan Odysseus’tan ziyade, Yüzüklerin Efendisi’ndeki Saruman ile örtüştürmek daha doğru olabilir. Bu anlamda “Kılıçdarlamak”, muhalefet görüntüsünü sürdürürken muhalefetin gerçek dönüşüm kapasitesini soğuran, siyasal enerjiyi eyleme değil sadakate ve aidiyete yönelten ve nihayetinde kendi iktidar konumunu korumayı siyasal değişimin önüne koyan bir siyasal pratiği ifade etmektedir. Kılıçdarlamanın paradoksu tam da burada ortaya çıkar: İktidara karşı mücadele ediyor görünürken, asıl başarısını iktidar ilişkilerinin değişmeden sürdürülmesini sağlamakta bulmak.
Şimdi ise asıl sorulması gereken soru şudur: Yeni Parti, 13 yıllık Kılıçdaroğlu mirasını gerçek bir özeleştiri ile yeniden değerlendirerek bu mirasa yeni bir siyasal anlam kazandırabilecek mi? Yoksa muhalefet alanlarının giderek daraldığı bir siyasal iklimde, kendisini Kılıçdaroğlu döneminin ötesinde ancak iktidarın gerisinde konumlandıran mevcut siyasal hantallığı sürdürerek mi varlığını devam ettirecek?

