Türkiye’yi 25 yıldır yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kuruluş yıl dönümü, siyasi tartışmalar ve parti içindeki gelişmelerle gündeme gelirken, iktidarın çeyrek asırlık döneminde sağlıktan eğitime, ekonomiden sosyal politikalara, toplumun yaşamını doğrudan etkileyen alanlarda yaşanan dönüşümler zaman zaman gözden kaçabiliyor.
AKP’nin 25. yıl vizyon belgesinin, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kaleme alınan önsözünde, “İlk çeyrek asırda sorunlarını çözen, kendi gücüne güvenen, kendi kararını veren ve kendi yolunu çizen Türkiye’yi hep birlikte inşa ettik. Önümüzdeki çeyrek asır ise inşa ettiğimiz bu kapasitenin kurucu bir etkiye dönüşeceği dönem olacaktır” deniliyor. Peki, Erdoğan’ın sözünü ettiği bu “kurucu etki” eğitim alanında nasıl bir karşılık buldu? AKP’nin 25 yıllık iktidarında eğitimde neler değişti, hangi sorunlar çözüldü, hangileri kronikleşti?
AKP’nin 2002’den bu yana eğitim politikası, Türkiye’nin eğitim sistemini hem niceliksel hem de ideolojik açıdan önemli ölçüde dönüştürdü. En somut kazanım fiziksel kapasitede yaşandı. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) verilerine göre derslik sayısı, 2002-2003 eğitim öğretim yılındaki 367 bin 145’ten 2024-2025 eğitim öğretim yılında 753 bin 571’e, öğretmen sayısı ise yaklaşık 515 binden 1 milyon 34 bin 564’e çıktı. 2002’den bu yana 821 bin 351 öğretmen ataması yapıldı. İlköğretimde derslik başına öğrenci sayısı 36’dan 23’e, ortaöğretimde 30’dan 20’ye düştü. İlköğretimde öğretmen başına öğrenci sayısı 28’den 15’e, ortaöğretimde ise 18’den 11’e geriledi. AKP hükümetleri döneminde MEB bütçesi de merkezi yönetim bütçesinde uzun süre ilk sırada yer aldı. 2026 yılı için MEB, Yükseköğretim Kurulu (YÖK), ÖSYM, YÖKAK, üniversiteler ve Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü bütçelerinin toplamı 2 trilyon 905 milyar lira olarak açıklandı.
PISA SONUÇLARINA GÖRE HEM BAŞARI HEM DE BAŞARISIZLIK VAR
Eğitime erişimin genişlemesi, ücretsiz ders kitapları ve teknolojik altyapı yatırımları da dönemin olumlu hanesine yazılabilir. Ancak niceliksel büyüme, eğitim kalitesindeki sorunları ortadan kaldıramadı. Sınav sistemlerinin ve müfredatların sık sık değiştirilmesi, eğitimde istikrar sorununu kronik hâle getirdi.
OECD’nin PISA 2022 sonuçlarına göre Türkiye; matematikte 453, okumada 456, fende ise 476 puan aldı. OECD ortalamaları sırasıyla 472, 476 ve 485 puan. Türkiye hâlâ PISA sonuçlarında OECD ortalamasının altında bulunuyor. Ancak tablo tek yönlü değil. Türkiye’nin 2022 matematik ve fen sonuçları PISA tarihindeki en yüksek sonuçlar arasında yer alıyor. Uzun dönem karşılaştırmasında matematik ve fen performansındaki yükseliş dikkat çekerken, 2018’e kıyasla okuma performansında düşüş yaşandı.
Bu tablo, eğitimdeki fırsat eşitsizliği sorununu da gündeme getiriyor. Öğrencinin aldığı eğitimin niteliği yalnızca okulun durumuna değil, ailesinin ekonomik imkânlarına, yaşadığı bölgeye ve özel eğitim desteğine erişimine de bağlı. Özel okul, özel ders ve kurslara erişebilen öğrencilerle, ekonomik nedenlerle yalnızca devlet okulunun imkânlarına bağlı kalan öğrenciler arasındaki fark, eğitimde eşitlik tartışmasının temel başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Eğitim sistemindeki niceliksel büyümenin bu sosyoekonomik farkı ortadan kaldırdığı elbette söylenemez.
İMAM HATİPLER VE EĞİTİMİN DEĞİŞEN YÖNÜ
AKP döneminin eğitim politikalarının en belirgin başlıklarından biri de imam hatip okullarının yaygınlaştırılması oldu. Özellikle 2012’de hayata geçirilen 4+4+4 eğitim sistemiyle imam hatip ortaokullarının yeniden açılmasının önü açıldı. Bu süreç, bir yandan öğrencilere ve ailelere farklı okul seçenekleri sunulması olarak savunulurken, diğer yandan eğitim sisteminin laiklik ekseninden uzaklaştırıldığı ve öğrencilerin daha küçük yaşlarda farklı eğitim kanallarına yönlendirildiği gerekçesiyle eleştirildi.
İmam hatiplerin sayısı ve öğrenci kontenjanlarındaki artış, AKP’nin eğitim anlayışındaki dönüşümün de sembollerinden biri hâline geldi. Tartışma yalnızca okul sayısıyla sınırlı kalmadı; müfredattaki dinî ve ahlaki içeriklerin ağırlığı, zorunlu ve seçmeli din dersleri ile devlet okullarında eğitimin laik niteliği de uzun yıllardır tartışma konusu oldu.
BAKAN DEĞİŞİKLİKLERİ VE ETKİLERİ
AKP iktidarında dokuz Milli Eğitim Bakanı görev aldı. Görev süreleri, uygulamaları ve eğitim politikalarına etkileri açısından Hüseyin Çelik ile Ziya Selçuk öne çıkan isimler arasında yer alıyor. Çelik, altı yılı aşkın süreyle AKP döneminin en uzun görev yapan Milli Eğitim Bakanı oldu. Onun döneminde 2004-2005 müfredat reformu, eğitimde öğrenci merkezli yaklaşım, bilgisayar ve teknoloji yatırımlarının hızlanması, derslik ve öğretmen sayısındaki artış ve OKS yerine SBS sistemine geçiş gibi önemli değişimler yaşandı.
Eğitimci ve psikolog olan Ziya Selçuk ise yalnızca AKP tabanında değil, muhalif kesimlerde de olumlu karşılanan bir isim olarak öne çıktı. Selçuk, 2018’de bakan olduğunda eğitim camiasında, AKP döneminin önceki bakanlarından farklı olarak eğitimci kimliği nedeniyle olumlu karşılandı. DW Türkçe’nin o dönemki değerlendirmesinde de Selçuk’un atanması, AKP’li olmayan çevreler açısından bile “sürpriz ve olumlu” bir gelişme olarak aktarılmıştı. Ancak görevi kısa sürdü. Üç yılın sonunda istifa etmesi çeşitli iddiaları da beraberinde getirdi. İstifasının arkasında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ndeki “çift başlılık”, Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu ile MEB arasındaki yetki çatışmaları ve bakanın hareket alanının sınırlı olması gibi nedenlerin bulunduğu öne sürüldü. Bu iddialar resmen doğrulanmadı.
AÇIKLAMALARIYLA EN ÇOK TARTIŞILAN BAKAN: YUSUF TEKİN
Son dönemde ise gözler Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e çevrildi. Tekin döneminin en önemli hamlesi, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” oldu. Model; müfredatın sadeleştirilmesi, beceri temelli eğitim ve öğrencinin zihinsel, sosyal, duygusal, fiziksel ve ahlaki gelişiminin birlikte ele alınmasını hedefliyor.
Ancak modelin “millî ve manevi değerler” vurgusu, eğitimde pedagojik hedeflerle ideolojik tercihlerin sınırının nerede çizileceği tartışmasını da büyüttü. Tekin’in eğitim anlayışında ahlak, erdem, vatanseverlik ve medeniyet değerleri belirgin biçimde öne çıkarken tartışılan diğer başlıklar ise şöyle sıralanıyor: MEB’in vakıf ve derneklerle yaptığı protokoller, proje okulları ve öğretmen atamaları, laiklik tartışmaları, Öğretmenlik Meslek Kanunu, Millî Eğitim Akademisi, okul güvenliği ve eğitimde merkeziyetçilik.
ÇOCUKLARIN BESLENMESİ VE OKULLARIN HİJYENİ DE TARTIŞILIYOR
Eğitimde fırsat eşitsizliğinin en görünür boyutlarından biri de çocukların okula hangi koşullarda geldiği. Ekonomik sorunların ağırlaşmasıyla birlikte okul çağındaki çocukların yeterli ve sağlıklı beslenmesi, eğitim politikalarının da gündemine girdi.
Türkiye’de tüm öğrencilere okullarda ücretsiz bir öğün yemek verilmesi talebi uzun süredir tartışılıyor. Özellikle yoksul ailelerin çocukları açısından okulda ücretsiz yemek uygulamasının yalnızca sosyal yardım değil, eğitimde fırsat eşitliğinin bir parçası olduğu vurgulanıyor. Ancak tüm öğrencileri kapsayan, sürdürülebilir ve merkezi bir ücretsiz okul yemeği programı hayata geçirilebilmiş değil.
Okulların fiziksel koşulları ve hijyen de benzer biçimde tartışma konusu. Temizlik personeli eksikliği, okulların hijyen koşulları ve temizlik hizmetlerinin sürekliliği özellikle yeni eğitim öğretim dönemlerinin başlangıcında gündeme geliyor. Böylece eğitimde kalite tartışması, yalnızca müfredat ve sınav başarısından çıkıp çocuğun güvenli, sağlıklı ve temiz bir ortamda eğitim görüp görmediği sorusuna da uzanıyor.
Sonuçta AKP döneminin eğitim karnesi tek renkli değil: Fiziki kapasite ve eğitime erişimde ciddi ilerleme sağlanırken eğitimde fırsat eşitsizliği, sınav baskısı, öğretmen sorunları ve sistem değişiklikleri çözülemedi. 25 yıl boyunca Milli Eğitim Bakanlığı’nda yaklaşık iki-üç yıllık aralıklarla yaşanan bakan değişimleri de eğitimde istikrar ve süreklilik sorununun göstergelerinden biri olarak değerlendirilebilir. Bu sık değişimlerin eğitim politikalarında süreklilik sorununa yol açtığı yönündeki eleştiriler uzun süredir dile getiriliyor.
Yusuf Tekin dönemi ise bu mirasa yeni bir boyut ekliyor: Daha beceri odaklı olduğu savunulan, ancak değerler ve ideolojik yönü daha görünür hâle gelen bir eğitim modeli; bunun yanı sıra okul güvenliği, beslenme, temizlik ve eğitimde fırsat eşitliği gibi temel sorunların yeniden tartışıldığı bir dönem.
Soru ise yıllardır hâlâ aynı: Türkiye, daha fazla okul ve öğretmenden öte, daha nitelikli, eşit ve özgür bir eğitim sistemi kurabilecek mi?

