İşsizlik oranları düştüğünde iktisat teorisinin beklenen refleksi genellikle aynıdır: Büyüme-istihdam ilişkisi yeniden çalışmaya başlamıştır, ekonomi soğukkanlı bir toparlanma sürecine girmiştir ve işgücü piyasası nefes almaktadır.
Oysa Türkiye’de son açıklanan veriler bu iyimserliğin artık geçerli olmadığını açık biçimde gösteriyor. Dar tanımlı işsizlik oranının yüzde 7,7’ye gerilemesi yüzeyde olumlu bir tablo sunsa da bu tablonun arkasında giderek derinleşen bir istihdam krizi ve yapısal çözülme bulunuyor. Zira işsizliğin düşmesi, istihdamın arttığı anlamına gelmemekle beraber, bu ikili etki işgücü piyasasından kopuşun hızlandığı bir sürecin istatistiksel yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
İstihdam Yaratmayan Büyüme
İstihdamın mutlak anlamda gerilediği, işgücüne katılım oranının düştüğü ve yüz binlerce insanın iş aramaktan vazgeçtiği bir ekonomide, işsizliğin düşmesi bir başarı göstergesi değil, sistemin alarm verdiğinin işareti olarak kabul edilmelidir.
Nitekim geniş tanımlı işsizlik verileri bu gerçeği çıplak biçimde ortaya koyuyor. Atıl işgücü sayısının milyonlarla ifade edildiği bir yapı, ekonominin yalnızca iş yaratma kapasitesini değil, umut üretme yeteneğini de kaybettiğinin bir göstergesi. Bu noktada mesele, geçici bir konjonktürel dalgalanma değil, istihdamın niteliği, işgücünün ekonomiye eklemlenme biçimi ve büyüme modelinin sınırlarıyla ilgili bir yapısal soruna işaret ediyor.
Türkiye ekonomisi uzun süredir “istihdam yaratmayan büyüme” olgusunun daha sert bir versiyonunu yaşıyor. Büyüme oranları pozitif seyretse de bu büyüme ne kalıcı istihdam yaratabiliyor ne de bu istihdamın katma değer yaratma potansiyelini artırıyor. Özellikle sanayi ve emek yoğun sektörlerde yaşanan istihdam kayıpları, büyümenin giderek daha fazla sermaye yoğun, düşük istihdam çarpanlı alanlara sıkıştığının bir göstergesi.
Tekstil ve imalat gibi sektörlerdeki daralma, yalnızca sektör bazlı bir sorun değil, Türkiye’nin küresel değer zincirlerindeki konumunun zayıflaması ve verimlilik artışı yaratamayan bir üretim yapısının sonucu olarak kabul edilmelidir. Kuşkusuz, emek yoğun ve yüksek istihdam alanı olan pek çok iş kolunda da kayıtdışılığı körükleyen bir süreçte olduğumuzu buraya not etmek gerekir.
Sessizliğin Sesi
İşgücü piyasasındaki bu yapısal zayıflık, yalnızca işsiz kalanları değil, çalışanları da doğrudan etkiliyor. Son yıllarda dünyada giderek daha fazla tartışılan sessiz çatlama (quiet cracking) ve sessiz istifa (quiet quitting) kavramları, bu noktada yalnızca bireysel bir motivasyon sorunu olarak değil, ekonomik sistemin ürettiği yeni bir tür emek davranışı olarak karşımıza çıkıyor.
Aslında bu motivasyon temelli davranış türleri, temelde yatan; işini kaybetme korkusu, alternatiflerin sınırlılığı ve gelir güvencesizliği gibi gerekçelere dayalı olarak çalışanın işten ayrılmadan geri çekilmesi, yalnızca minimum gereklilikleri yerine getirmesi ve işine anlam yüklememesi ile ortaya çıkan aşama aşama önce zihinsel-duygusal olarak ve sonra fiziksel-görünür olarak sistemden kopma halini tanımlıyor.
Kuşkusuz bu olgular, iktisat teorisinin klasikleşmiş emek arzı varsayımlarını sorgulamaya götüren gelişmeler. Zira böylece çalışanın yalnızca ücret düzeyine göre karar verdiği varsayımı, günümüz işgücü piyasasını açıklamakta yetersiz kalıyor. Ücret, artık tek başına bir teşvik unsuru olmaktan çıkıyor; iş güvencesi, çalışma koşulları, mesleki tatmin, anlam duygusu ve geleceğe dair beklentiler gibi bireysel düzeyden toplumsal düzeye uzanan faktörler emek arzının belirleyici unsurları hâline geliyor. Bunun sonucunda da Türkiye gibi ekonomik belirsizliğin yüksek, gelir dağılımının aşırı bozuk ve sosyal koruma mekanizmalarının giderek zayıfladığı ülkelerde bu faktörler daha da belirleyici bir konuma geliyorlar.
İşte bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, sadece işsizlerin değil, çalışanların da sistemden sessizce çekildiği bir yapıya işaret ediyor. Zaten daralan istihdamın da düşük üretkenlikle sürdüğü, gönüllü çabanın azaldığı, yaratıcılığın ve yenilikçiliğin törpülendiği bir ekonomi, orta ve uzun vadede büyüme potansiyelini kaybetmeye mahkûm. Bu durum, ekonomide toplam faktör verimliliğinin neden artmadığını, neden yüksek büyüme dönemlerinin kalıcı refah artışına dönüşmediğini de açıklıyor.
Yeni Dünyaya Merhaba
Ekonomideki bu söz konusu yapısal kırılganlıklar, yapay zekâ ve dijital dönüşüm süreciyle birlikte daha da görünür hâle geliyor ve gelmeye devam edecek. Yapay zekâ, çoğu zaman ya abartılı bir tehdit ya da sınırsız bir fırsat olarak sunulsa da gerçekte kısa vadede kitlesel işsizliğe yol açmasa bile işlerin içeriğini, gerekli becerileri ve emeğin değerini köklü biçimde dönüştürdüğünden ötürü beceri uyumsuzluğunu artıran ve işgücü piyasasında yeni bir kutuplaşma yaratan gelişmeleri karşımıza getirecek.
Dönüşümün sonuçları, yüksek beceri gerektiren, teknolojiyle entegre işlerin daha yüksek ücret ve güvence sunduğu; rutin, emek yoğun ve otomasyona açık işler giderek daha kırılgan hâle geldiği koşullara bizi götürecek. Türkiye gibi eğitim sistemi ile işgücü piyasası arasındaki bağların zayıf olduğu ekonomilerde de bu dönüşüm, mevcut işgücü piyasası sorunlarını daha da derinleştirecek. Zira bir ekonomide yeniden beceri kazandırma ve mesleki dönüşüm politikaları yeterince güçlü değilse, yapay zekânın verimlilik artışı yaratmak yerine işgücü piyasasını daha da parçalayacak etkiler ortaya çıkarması hiç de sürpriz değil.
Sessiz Krizin Ayak Sesleri
İşgücü piyasasındaki temel sorun, bu tür teknolojik dönüşümlerin kendisinden çok, bu dönüşümün nasıl yönetildiği ile ilgili. Yapay zekâ gibi üretkenliği artırabilecek araçlar, sermayenin kontrolsüzce çıkarına yönelik kullandığı, emeği dışlayan, çalışanı değersizleştiren ve gelir dağılımını daha da bozan bir biçimde kullanıldığında, ekonomik ve sosyal maliyetleri kaçınılmaz hâle gelecektir. İşte bu noktada işgücü piyasasındaki yeni “sessiz” eğilimler yanına bu teknoloji etkilerini katarak yeni bir “sessiz krizi” yaratma potansiyelini barındırıyorlar.
Sonuç olarak, işsizlik düşüyor gibi görünürken, istihdamın zayıfladığı ve çalışanların işte olduğu ve fakat sistemin dışında hissettiği bir işgücü piyasasında toplumsal refah yaratılması mümkün değildir. Bu, rakamlarla ölçülmesi zor ama etkileri son derece somut olan bir yapısal krizdir. Ekonominin yalnızca üretim kapasitesi değil, sosyal dokusu da aşınmaktadır.
Çözüm, yalnızca yeni istihdam alanları yaratmak ya da işsizlik oranlarını makyajlamak olamaz. Tüm çalışanların gelecek hayali olan ekonomik güvenliğini elde ettiği bir emeklilik hayatını vermeyen, oldukça zorlu, fiziksel dayanıklılık gerektiren ve aynı zamanda riskli bir iş olan moto kuryelik için sürücü belgesi yaş sınırını emeklilik ötesi yaşlara artıran, bilimsel gerekçelere dayanmayan biçimde eğitim süresi düzenlemeleri yapan hiçbir politikanın işgücü piyasasına yönelik iyi sinyaller olmadığı ve çözüme katkı sunmayacağı açıktır.
Asıl mesele, çalışmanın anlamını, emeğin değerini ve teknolojinin toplum içindeki rolünü yeniden tanımlamaya, görünmez işsizleri görünür kılmaya ve umut üretmeyen büyüme modelini terk etmeye, ekonomik istikrarın da anahtarı ekonomide ve toplumsal yaşamda öngörülebilirliği, adaleti kalıcı hâle getirmektir.
İşsizlikteki düşüşün perde arkasında görünen tam da budur: İstihdam alarm vermektedir; ama alarm sesi, rakamların gürültüsü içinde duyulmaz hale gelmektedir. Eğer bu sessizliği doğru okumazsak, bir sonraki krizi yalnızca daha derin ve daha maliyetli bir biçimde karşılamak zorunda kalacağız.

