Bazı geçmiş yazılarımda liberal küreselleşmenin sona ermekte olduğunu yazmış, ekonomik sahadaki dönüşümlerden bahsetmiştim. Bir yandan, jeopolitik sahada da önemli değişimler var. Venezuela, Suriye, Grönland, vb. derken pek çok parça aynı anda oynuyor. Yenilerde yayımlanan ABD ulusal güvenlik belgesi ve Davos Zirvesi bu dönüşümün adını koyar gibi oldu. ABD, rakip olarak gördüğü Çin’e karşı konumunu konsolide edecek. Küresel bir düzen iddiasının merkezi olmaktansa sınırları daha belirgin bir nüfuz bölgesine odaklanacak ama bu bölge içinde daha sert olacak. Başta Avrupa olmak üzere eski müttefiklerine de sıradan müşteri muamelesi yapmaktan çekinmeyecek. NATO önemini nispeten yitiriyor.
Ekonomik değişimler bu süreci bir bakıma hazırladı, imkanını oluşturdu. Ancak imkan demek zorunluluk demek değil. Mümkün olan büyük değişimlerin gerçekleşebilmesi için, çok sayıda aktörün beklentilerini aynı anda değiştirmesi gerekiyor. Hepsi birbirini beklediği için bu gerçekleşmiyor, ta ki bir “deli,” öngörülemeyen bir doğa olayı gibi çıkıp fiilleriyle ortalığı dağıtana kadar. Delinin yarattığı fiili durumlar beklentiler için yeni bir buluşma noktası oluyor ve uzun süredir donmuş bekleyen meseleler bir değişim sarmalına girebiliyor. ABD başkanı Trump, tarihsel olarak böyle bir rol oynuyor gibi.
Çok basit cümlelerle konuşan Trump, kitabî zeka açısından baktığınızda etkileyici bir lider gibi görünmeyebilir. Ama dünyanın en güçlü koltuğuna iki defa oturmayı başardı ve şimdi orada yaptıklarıyla dünyayı peşinden sürükleyip götürüyor. Genel istikamet beni hiç de sevindiren bir tarafa değil. Ama bu eylem gücünde belki de örnek alınması gereken şeyler var. Sonuçta Trump’un karşısında ve etrafında, ondan çok daha bilgili ve muhtemelen daha zeki rakipler ve kadrolar var, ama şimdi onun ağzına bakıyorlar.
Zaten dünya tarihi, ortalamadan zeki olmakla beraber en önemli hasleti zeka olmayan bazı girişimcilerin, kendilerinden daha zeki insanları çalıştırıp kullanarak elde ettikleri sonuçların tarihi değil mi? Akıllı köprüyü bulana kadar, deli suyu geçermiş.
Tarihin en önemli “suyu geçme” hikayesini ele alalım. Okyanus aşıp Amerika kıtasına ayak basan Kristof Kolomb’un orayı Hindistan zannettiğini herkes bilir. Zaten o zaman için eski dünya insanları Amerika kıtasından haberdar olmadığından bu yanılgı doğaldı. Ancak Kolomb’un Amerika’yı keşfi aslında kendi devrinin de gerisinde kalmış bir başka yanılgının ürünü idi. Yani Amerika’nın keşfi gerçek bir cahil cesareti sayesinde mümkün olmuştu. Anlatayım.
Malum, dünyamızın şekli (eliptik) bir küre. Bu antik çağlardan beri bilinen bir şey. Kolomb devri Avrupa’sında da muteber bilginler arasında bu konuda bir tartışma yoktu. Ancak kürenin büyüklüğüyle ilgili bir tartışma vardı. Kolomb gemiyle batıya giderek Hindistan’a ulaşabileceğine yatırımcıları ikna etmeye çalışırken de bu bilimsel tartışma gündeme geldi.
Kolomb iyimserdi çünkü danıştığı kaynaklardaki Arap ve Rum ölçü birimlerini birbirine karıştırdığı için dünyanın hayli küçük bir yer olduğunu zannediyordu. Devrinin akademisyenlerinden ise kendisine karşı çıkanlar vardı çünkü onlar dünyanın Kolomb’un zannettiğinden çok daha büyük olduğunu düşünüyorlardı. İronik olan şu ki, müesses akademik nizam, yani Kolomb’un projesi hakkında olumsuz görüş bildiren Salamanca Üniversitesi profesörleri, aslında haklıydı! Antik Yunanlı Eratosthenes’in oturduğu yerden yaptığı hesaplara dayanarak, dünyanın büyüklüğünü bugün ölçtüğümüze oldukça yakın bir değerde tahmin ediyorlardı. Amerika kıtasından ise tıpkı Kolomb gibi onlar da habersizdi, böylece “doğru” hesaba göre İspanya ile Hindistan arasında, o devrin denizcilik teknolojisiyle aşılamayacak büyüklükte tek bir okyanus olacaktı. Aşma çabası beyhude demekti bu.
Yani akademisyenler gerçeğin yarısını biliyordu. Kolomb ise bilmiyordu. Kolomb da onlar gibi gerçeğin yarısını biliyor olsaydı, gözü korkacak, projesini hayata geçiremeyecekti.
Sonuçta Kolomb’un iyimserliğinden ve vadettiği zenginlikten etkilenen İspanya kraliçesi projeye ikna oldu ve bankerlere borçlanarak bu yatırımı finanse etmeyi kabul etti. Kolomb üç gemiyle yola çıktı. Ancak açık denizi iki ay boyunca kat etmesine rağmen bırakın Hindistan’ı, sonradan Amerika adını alacak kara parçasına bile henüz rastlayamamıştı. Kolomb’un hesaplarının yanlış çıktığı anlaşılıyordu.
10 Ekim 1492 günü mürettebat isyan etme noktasına geldi. Azalan yiyecek ve su, artık ancak geriye dönerlerse yetecekti. Devam etmek belki de hiçliğin ortasına doğru, geri dönülmez bir noktaya kadar gidip yitmek demekti. Kolomb bu noktada mürettebatın karşısına çıkıp karizmatik bir konuşma yaptı ve üç gün içinde kara görülmezse geriye dönme sözü vererek onları yola devam etmeye ikna etti. Ve 12 Ekim’de kara göründü. Gerisi “tarih.” Kolomb’un kendisi pek değilse de, yatırımcısı olan İspanya tahtı bu işten uzun vadede çok kazançlı çıktı. Bu arada dünya değişti.
Kısacası Kolomb, Amerika’yı cahil cesareti sayesinde keşfetti. Elbette ki cahil cesareti her zaman böyle başarılı sonuçlar yaratmıyor. Kolomb’un adını bugün hatırlıyoruz, çünkü yanlışlıkla başarılı oldu ve hayatta kaldı. Tarih boyunca sayısız başka denizci ise benzer maceralara çıkıp karanlıkta yitti. Yani cehalet genel olarak etkin bir başarı formülü değil. Ancak bazı başarılar da bu türden bir cahil cesaretiyle mümkün. Cahil cesareti olmasa, yani herkes kendi devrinin bilgisi ışığında makul biçimde olasılıkları ve riskleri hesaplayarak hareket etse idi, bugüne kadar gerçekleşen pek çok keşif, girişim, yatırım, hiç yapılmamış olacaktı.
Bu konuya büyük iktisatçı Keynes, “İstihdamın, Faizin ve Paranın Genel Teorisi” kitabında çarpıcı biçimde parmak basar. Keynes’in hafif şakayla karışık yazdığına göre, sermaye sahipleri tamamen rasyonel biçimde hareket etseler, yeni girişimlere kalkışılmaması gerekir. Çünkü yenilik risktir, oysa ki halihazırda serveti olan kişi faiz ve rant gelirlerine dayanarak rahatça yaşayabilir. Yeni bir şey yaratmaya çalışıp strese girmeye ne gerek var? Keynes, insanları yeni girişimlere yönelten saiki açıklamak için “animal spirits” diye bir ifade kullanır. Bunu hayvani enerji gibi çevirebiliriz. Akılla, fikirle, rasyonel risk hesabıyla tam olarak açıklanamayan, biraz temelsiz iyimserlik ve iştah. Belki isim ve gösteriş yapma arzusu. Başkalarının başarısız olduğu yerde kendisinin başarılı olacağına duyulan inanç. Allah’ın sevgili kulu olma hissiyatı. Dünyayı olduğundan küçük zannetme. İlle de yerinde duramama.
Bu iştahla girişilen işlerin çoğu başarısız oluyor. Ancak büyük başarılar da ancak bu iştaha sahip olanların eylemleriyle gerçekleşiyor. Her halükarda, umulduğu gibi başarılı olsa da olmasa da, bu eylemler dünyayı değiştiriyor ve o iştaha sahip olmayanları kendine uymak zorunda bırakıyor. Kolomb’un hikayesi, bunun önemli bir sebebini bize anlatıyor: Rasyonel görünen değerlendirmeler, aslında kendi devrinin sınırlı bilgisi, kusurlu enformasyonu ışığında rasyonel. Yani gerçeğin her zaman birazını biliyoruz. Hiç bilmeyenler, bazen bu yüzden öne geçebiliyor. Eğer hareket halindeyseler.
Geçmiş bir yazıda, matbaanın icadıyla başlayan kitabî zekanın beş asırlık saltanatının, yapay zekanın icadıyla belki de sona ereceğinden bahsetmiştim. Okulda pekiştirilen ve ödüllendirilen cinsten zekanın yaptığı işleri yapay zeka üstlendikçe, kol emeğine dayalı hizmet sektörleriyle kafa emeği arasındaki ücret ve prestij makası daralıyor, tüm ücretlerle sermaye gelirleri arasındaki makas açılıyor. Zaten okulda öğretilen dünyanın kuralları ve kültürü de hızlı bir çözülme sürecinde. Bu yapısal değişim, suyu geçme konusunda daha cevval ve tezcanlı olan delilerin bazı avantajlarını öne çıkarabilir. Farklı tarihsel durumlar farklı tipte insanları ödüllendiriyor.
Bilişsel psikoloji disiplini de, farklı tipte insanların, beynin farklı bölgelerini kullandığına işaret ediyor. Mesela beynin “Default Mode Network” (DMN) diye bir bölgesi var, Varsayılan Mod Ağı diye dilimize çevrilebilir. “Bu ağ; analiz eden, tahmin yapan, senaryo kuran, geçmişi tekrar oynatan, şüphe eden ve aşırı düşünen bölgedir. Müthiş iş çıkarır… ama aynı zamanda bir hapishanedir.” Bu beyin bölgesinin aşırı kullanımı, bazı zeki insanların neden hayatta takılı kalabildiğini açıklayabilir. “Sıkışmış hissetmenizin sebebi, kafanızın içinde yaşıyor olmanız.” Diğer insanlar ise kafalarının değil dünyanın içinde yaşar. Yani “Direct Experience Network” (doğrudan deneyim ağı) denilebilecek beyin bölgelerini daha çok kullanır. Bunlar, etrafımızdaki dolaysız dünyanın duyusal deneyimine gerçek zamanlı olarak dikkat veren bölgelerdir. Buna dayanan insan, hayatı çok düşünmez, doğrudan temas eder. Sonuçları tahmin etmez, direkt yaratır.[1]
Bunları finiş çizgisinin ötesinden yazdığımı zannetmeyin. Çünkü boks, tango vb. meraklarım olmakla birlikte ben de daha çok soyut işlerle uğraşan bir akademisyenim. Ama son zamanlarda cahil cesaretine sahip insanların yaptıkları daha çok dikkatimi çekmeye başladı. Borsa, coin, bono vb. bilmeyen babaannelerimiz yıllarca birikimlerini altına yatırdı ve sonunda hepimizden çok kazandılar. Ne bileyim mesela Arda Güler son vuruşlarda bu kadar çok düşünmese, Brezilyalı gibi içgüdüsel oynasa belki daha da başarılı olacak. Kitabî zekaya fazla güvenmiş bizler için bunlardan alınacak ibretler vardır.
Şarkı önerisi: https://open.spotify.com/track/67VGm9sWcM6vynhIWHsVg8?si=3af556e5fdb0401f
[1] Alıntılar @tazebirmuhendis adlı bir Instagram hesabının postundan: https://www.instagram.com/p/DTvpuGEDLrd/. Konunun bilimsel arka planı içinse bkz. https://www.psychologytoday.com/us/blog/your-brain-at-work/200910/the-neuroscience-of-mindfulness

