İmamoğlu krizi yeni bir politik iklime yol açtı. Bahsi geçen yeni denklemde, özellikle ana muhalefet partisinin siyasal performansı bakımından eylemin, söylemin önüne geçtiği ve eylemlerin radikalleştiği bir momente tanıklık ettik. CHP liderliği Türkiye’deki demokrasinin sınırlarını zorlayarak aşağıdan yukarıya gelişecek bir kamusallık tecrübesine öncülük etti. Sokak siyaseti ve boykot, Halk Partisinin halkı siyasete çağıran mücadele araçları içinde ön plana çıktı. Yurttaşların sokaklara çıkması ve (veya) meydanlara inmesinin yarattığı türbülansı İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sonuçlanan konjonktür bakımından yoğun bir şekilde tartıştık. Bu haftaya damgasını vuran asıl olay ise boykot. Kriz sırasında Saraçhane’yi göstermeyen yayın kuruluşlarına yönelik tavırla başlayan ve tutuklu gençlerin durumuna işaret etmek için 2 Nisan’da ülke çapında tüm ürünlere yönelik bir boykot çağrısıyla doruğa ulaşan süreç ayrıca tartışılmayı hak ediyor. Yanıtını arayacağımız soruları şöyle özetleyebiliriz: Boykot meşru bir eylem midir? Boykotun siyasi, iktisadi, sosyolojik ve ahlaki sonuçları nelerdir?
Boykot siyaseten tabii ki meşru bir eylemdir. Çünkü siyaset çatışmaya veya yarışmaya dayanır. Demokratik rejimlerde bu çatışma hali daha çok kitle iletişim araçları ve propaganda aygıtı üzerinden gerçekleşir. İmamoğlu krizinde bir kez daha ortaya çıktığı üzere medya kuruluşları sizi yok sayarak kamusal görünürlüğünüze zarar veriyorsa aynı tavırla onlarla mücadele etmek adildir. Sizi görmeyerek rakiplerinize yardım eden unsurları siz de görmeyebilirsiniz. Şüphesiz ki devletin ideolojik aygıtları bakımından mutlak bir tarafsızlık söz konusu olamaz. Ancak sivil toplum yarışan siyasal öznelere göreli bir şekilde de olsa eşit davranmak zorundadır. Aksi taktirde adil yarışma koşulları ortadan kalkar. Siyaset kurumu boykot yoluyla sivil ve ekonomik aktörlere ihlal ettikleri eşitlik ve adaleti hatırlatır.
İlgi alanı siyasetten ekonomiye kaydığında durum değişir. Boykot tıpkı grev gibi neo-liberal çağ öncesi dönemde sıklıkla kullanılan ve belli sınırlar için başarılı olmuş bir eylem biçimidir. Ancak kapitalizmin örgütlenme biçimindeki dönüşüm hem toplumu hem de bireysel rasyonelliği radikal bir şekilde değiştirmiş durumdadır. Siyasi tercihlerle ekonomik davranışlar arasındaki illiyet bağı hemen tümüyle kopmuştur. İnsanlar tüketmeye veya tüketmemeye tamamen bireysel iktisadi bir rasyonellik içinde karar vermektedir. Dahası ekonomi alanına bakış da değişmiştir. Homo economicus kitaplarda kalmış işlevsiz bir kavramlaştırmaya karşılık gelmektedir. Bu bağlamda post-modern dünyanın tüketicilerinin gerçekten de rasyonel olup olmadığı bile tartışmaya açıktır.
Simülasyon evreni içinde hareket eden bireyler ihtiyaçlarını karşılamaktan çok imgeleri ve arzuları tüketmektedir. Böyle bir dünyada siyasi amaçlarla yönlendirilmiş boykot kararlarının gerçek dünyanın gerçekliğinde ciddi bir değişiklik yapması imkansızdır. On milyonlarca vatandaş Gazze’de yaşanan soykırımı onaylamasa da Yahudi sermayesiyle ilişkili uluslararası kahve zincirleri ve fast food restoranlarını ziyaret etmeye devam etmektedir. Benzer bir şekilde Özgür Özel’in açık çağrısına rağmen Fenerbahçe-Galatasaray maçı muhaliflerce de yandaş bir kanalda izlenmiştir.
İktisadi açıdan işlevsiz olan boykot sosyolojik ve ahlaki boyutları bağlamında ise ötekileştirici, ayrımcı, zorbaca ve tehlikelidir. Boykot ülkedeki siyasi kutuplaşmayı sosyolojik açıdan yeniden üretir. Boykota maruz kalan firma ve kesimlerin genişliği ölçüsünde toplumsal ayrışma yaygınlaşır. Ayrıca sorun sadece karşıt mahalleler arasındaki ötekileştirmeden ibaret değildir. Türkiye’deki son örnek dahil olmak üzere boykotun yıkıcı etkisinin en çok hissedildiği alan politik kampın kendi iç aktörleridir. Boykot kararı mahalle baskısını ön plana çıkarır. CHP seçmeni olan, hatta İmamoğlu’na haksızlık yapıldığını düşünen bireyler boykot kapsamındaki bir ürünü tükettikleri için kınanabilir. Topluluğun bireyi ezdiği veya bir şey yapmaya zorladığı her örnekte karşımıza keskin bir şekilde çıktığı üzere boykot öznenin özerkliğini hiçe sayar.
Tam da bu noktada ahlaki kriz baş gösterir. CHP liderliğinin boykot kararından sonra medyada veya sosyal medyada çok sayıda suçlayıcı yoruma rastlamamız bu nedenle şaşırtıcı değil. “Tarafsızlık ahlaksızlıktır” veya “bugün susanlar yarın bunun bedelini ödeyecek” dediğinizde insanlara seçenek değil zorunluluk sunmuş olursunuz. Halbuki seçmemek de bir seçimdir. Dahası tarafsızlık her zaman makul, ölçülü ve ahlaken savunulabilir bir pozisyondur. Din, devlet, ideoloji, vatan, millet, ahlak veya her hangi bir başka üstün değer adına birey eylemde bulunmaya zorlandığında kişisel otonomi yok olur. Oysa modern ahlakın temeli ödev değil haktır. İnsanlar yapmak zorunda olmadıkları için özgürdürler. Beğenmediğiniz bir şeyle karşılaştığınızda ona karşı mücadele edebilir, diğer insanları mücadeleye çağırabilirsiniz elbette. Ancak bu davranış tarzı sizinle aynı yolu takip etmeyen, size veya davanıza ilgi göstermeyen diğer insanları ahlaken kınamanızı meşru hale getirmez. Boykot gibi uygulamaların ateşli savunucuları eylemlerine katılmayan kişileri genellikle korkaklıkla veya işbirlikçi olmakla suçlar. Bir kez bu yola girildiğinde ahlakla özgürlük arasındaki bağ tümüyle kopar. Gerekçeleri ne kadar sağlam olursa olsun insanların diğer insanları eyleme zorladığı bir düzlemde erdemden bahsedemeyiz.
Ezcümle protesto eden muhalif kesimleri görmeyen aktörler boykot edilebilir. Siyaseten bu yol makul ve meşrudur. Ancak boykot iktisadi açıdan verimsizdir. Boykotun genişlediği ve toplulukların rakiplerine karşı taraftarlarını safları sıklaştırmaya zorladığı bir düzlemde baskı ana motive edici unsura dönüşür. Bu son hatırlatma bağlamında boykot sosyolojik ve ahlaki açıdan riskli bir eyleme karşılık gelir.