Millet ve milliyetçilik kavramları, modern siyaset bilimi ve sosyoloji literatüründe sürekli bir şekilde tartışmalara konu olan, sınırları tam olarak belirlenemeyen içeriklerdir. Bu nedenle milliyetçilik yalnızca ideolojik bir yönelim değil, aynı zamanda tarihsel, kültürel ve psikolojik süreçlerle beslenen çok katmanlı bir görüngüdür. Neredeyse her düşünürün kendi bağlamına göre geliştirdiği farklı milliyetçilik tanımları, kavramın toplumsal algıdaki belirsizliğini daha da artırmaktadır.
Sosyolojik açıdan bakıldığında milliyetçilik, bir yandan kolektif aidiyet ve kimlik inşa süreci olarak işlerken, diğer yandan toplumsal dışlama ve sınır çizme pratiklerini de beraberinde getirmektedir. Sosyal psikoloji açısından ise milliyetçilik, bireyin kendini daha büyük bir “biz” kategorisi içinde tanımlayarak güvenlik, aidiyet ve anlam duygusu kazanmasına aracılık eder; fakat bu durum sıklıkla “öteki”nin dışlanması ve tehdit algısının sürekli yeniden üretilmesiyle sonuçlanır. Bu nedenle milliyetçilik, yalnızca bir ideoloji değil, aynı zamanda kimlik, güvenlik ve güç eksenli bir toplumsal psikoloji olgusudur.
Anthony D. Smith’in geliştirdiği sınıflandırma, milliyetçiliğin iki temel ideal tipe ayrılabileceğini ortaya koyar: Bunlar sırasıyla teritoryal ve etniktir. Teritoryal milliyetçilik, vatandaşlık eşitliği, hukukun üstünlüğü ve ortak bir siyasi kültür üzerinden toplumu bir araya getirmeyi amaçlarken; etnik milliyetçilik, soy, dil ve köken temelli bir homojenlik anlayışını önceler. Etnik milliyetçiliğin, çoğu zaman dışlayıcı ve hatta otoriter rejimlerle uyumlu bir zemin sunduğu açıktır. Bu bağlamda Atatürk milliyetçiliği, bazı dönemlerde etnik vurgular içerse de, esas itibariyle teritoryal nitelikte bir milliyetçilik formuna yakındır. Kemalist devrim, dini aidiyetin yerine ulusal bağlılığı koyarak yurttaşlık temelli bir kamusal ethos inşa etmeye çalışmıştır. Bahsi geçen bu dönüşüm, devletin modernleşme sürecinde toplumsal bütünlüğü yeniden tanımlaması olarak da okunabilir. Ancak bu inşa sürecinde dini cemaatler ve etnik farklılıklar kimi zaman dışlama nesneleri haline gelmiştir. Siyasi tarih toplumsal bütünlüğün inşası için ötekileştirmeye başvurulduğunu göstermektedir.
1950 sonrası dönemde siyasal çoğulculuğun artmasıyla birlikte milliyetçilik üzerinde dini referansların güçlendiği görülmüştür. Bu da, Kemalist modelin öngördüğü laik vatandaşlık tanımının pratikte sürekli olarak dine açık bir siyasal alanla karşılaştığına işaret etmektedir. Bu açıdan bakıldığında vatandaşlık, hem katılım hem de kimlik boyutlarıyla çelişkili ve dinamik bir süreç olarak şekillenmiştir.
AKP’nin yurttaşlık siyaseti ise Kemalist modelden belirgin bir kopuşu temsil etmektedir. Laik milliyetçiliğin yerini dindar Türk milliyetçiliği ya da “Müslüman Türk kimliği” almıştır. Bu durum, sosyolojik olarak kimlik siyaseti ve siyasal İslam’ın kesişim noktasında yeni bir yurttaşlık modeli üretmiştir. Sosyal psikolojik açıdan bakıldığında ise AKP’nin siyaset tarzı, dini semboller ve kolektif aidiyet üzerinden güçlü bir “biz” algısı üretmektedir. Ancak bu “biz” algısı, çoğulculuğu dışlayarak siyasal kutuplaşmayı artırmaktadır.
AKP’nin popülist karakterinin üç temel öğe etrafında şekillendiği söylenebilir: elit karşıtlığı, karizmatik lider etrafında toplumsal mobilizasyon ve homojen millet anlayışı. Bu bağlamda “millet” siyasal iktidarın belirlediği normlar çerçevesinde tanımlanmakta, muhalifler, seküler kesimler ve bazı etnik gruplar gerçek halkın dışında bırakılmaktadır.
Kürt meselesi, Türkiye’de milliyetçilik tartışmalarının en kritik alanlarından biridir. Kemalist dönemden günümüze kadar süregelen bu mesele, yurttaşlığın etnik sınırlarla çelişkisini istikrarlı bir şekilde gündemde tutmuştur. AKP döneminde Kürt hareketiyle zaman zaman müzakere süreçleri yürütülmüşse de, milliyetçi söylemin baskınlığı bu sürecin sınırlı kalmasına neden olmuştur. Kürt kimliğinin tanınmaması, devletin ulusal bütünlüğü koruma refleksinin bir yansımasıdır. Ayrıca bu durum çoğunluk kimliğinin güvenlik algısının sürekli bir şekilde yeniden üretilmesiyle de ilgilidir. İkinci çözüm süreci koşullarının AKP tipi milliyetçiliğinin Kürt meselesine bakışını ne ölçüde değiştireceği hususu ise henüz açık değildir. Genel beklenti negatif barış, yani çatışmamazlık noktasında ilerleme sağlanacağı, ama pozitif barış bakımından, Kürt kimliğinin tanınması bağlamında kalıcı bir çözümün gündeme gelmeyeceği şeklindedir.
Göç ve mültecilik meselesi de günümüz Türkiye’sinde milliyetçilik tartışmalarının önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Milyonlarca Suriyeli mültecinin varlığı, hem Kemalist kesimlerde hem de milliyetçi-popülist çevrelerde ciddi bir toplumsal kaygı yaratmaktadır. AKP ise bu konuda görece kapsayıcı bir politika benimseyerek, mültecilerin Türkiye toplumuna entegrasyonuna izin veren bir çizgi izlemiştir. Ancak bu durum, toplumsal düzeyde yeni dışlama pratiklerini de beraberinde getirmiştir. Mültecilerin varlığı, vatandaşlarda ekonomik ve kültürel tehdit algısını tetiklerken siyaset sosyolojisi açısından göç, devletin kimlik ve vatandaşlık siyasetinde yeni fay hatları üretmektedir.
Sonuç olarak, hem Kemalist dönem hem de AKP iktidarında vatandaşlık siyaseti dahil etme ve dışlama mekanizmalarını birlikte kullanmıştır. Ancak bu iki unsurdan dışlamanın tarihsel süreklilikte daha baskın olduğu görülmektedir. Kemalist dönemde dini kesimler ve Kürtler, AKP döneminde ise seküler muhalifler ve kimi etnik gruplar dışlanmaya maruz kalmıştır. Sosyolojik olarak bu durum, demokratik derinleşmenin önünde engel oluşturmaktadır. Sosyal psikolojik düzeyde ise “makbul vatandaş” ile “öteki” arasındaki ayrım, toplumsal kutuplaşmayı kalıcı hale getirmektedir. Türkiye’nin modernleşme serüveni, sürekli olarak kimlik inşası ve öteki üretimi arasındaki gerilim üzerinden şekillenmiştir. Dolayısıyla demokratikleşme sürecinin geleceği, dışlama mekanizmalarının ne ölçüde aşılabileceği hususuna ciddi bir şekilde bağlıdır.