Hariçten Gazel Haftalık Dış Haberler Bülteni (1-6 Ocak 2026)
Venezuellalılar için dünya bir gecede değişti. Ancak yalnızca Venezuelalılar için değil. Belki de tüm uluslararası toplum için dünya değişmiş oldu. Birçok kişi tarafından nefret edilen otoriter bir lider olan Maduro, ABD ordusu tarafından zorla görevinden ve memleketinden alınarak New York’a yargılanmak üzere götürüldü. Trump döneminin en son zorbalığı olarak kayda geçen bu olay, uluslararası ilişkilerde zaten kapısı açılmış olan yeni dönemin güç politikasının yoluna da yeni taşlar döşemiş oldu.
Uluslararası toplum yeni bir gerçekliğin farkına bu olayla daha da iyi vardı. ABD, arka bahçem dediği Batı Yarımkürede ve Latin Amerika’da askeri müdahale seçeneğini kullanmak dahil farklı yöntemlerle hegemonyasını genişletmek istiyor. Buradaki en büyük tehlike ise diğer büyük güçlerin kendi bölgelerinde davranışlarını değiştirmesi ve milli güvenliklerini sağlamak uğruna ABD’yi örnek alarak daha müdahaleci olması.
Nitekim Rusya’nın Ukrayna’da, İsrail’in ise Filistin’de son yıllarda yaptıkları, uluslararası hukukun saldırmazlık prensibini, egemenlik hakkına saygı kuralını ve güç kullanma yasağını yerle bir etmişti. Bunların üzerine Trump’ın iktidara gelişi, başta Grönland, Kolombiya, Küba ve Kanada olmak üzere birçok ülkeye savurduğu tehditler, İsrail ve ABD’nin İran’ı vurması gibi gelişmeler de tüm dünyada “2. Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal küresel düzen tamamen yıkılıyor” tezlerini oldukça güçlendirmişti.
ABD Başkanı Trump’ın Venezuela’da gerçekleştirdiği cüretkar gece baskını ise bu tezi daha da güçlendirmekle kalmadı tüm dünyaya da bir mesaj verdi: Yeterince güçlüyseniz, bir ülkeye saldırabilir, liderini devirebilir ve belki de peşinde olduğunuz kaynaklara erişebilirsiniz. ABD’nin Latin Amerika’daki bu tutumunun mimarlarından en başta geleninin Dışişleri Bakanı Marco Rubio olduğunun da altını çizmek lazım. Zira kendisi bir Kübalı Amerikalı ve Küba’daki sosyalist rejimden nefret ediyor. Bu nedenle Rubio’nun Latin Amerika siyasetinde çok daha etkin olacağı bir döneme de giriyoruz muhtemelen.
Bu noktada akla gelen soru ise, uzun yıllardır dünyayı büyük güçlerin kendi bölgelerinde hakim olduğu etki alanlarına bölen bir vizyonu paylaşan Çin ve Rusya liderlerinin, Venezuela örneğinden ne tür sonuçlar çıkaracağıdır. Nitekim Aralık ayında yayınlanan Trump yönetiminin yeni Milli Güvenlik Strateji Belgesi, Rusya ve Çin konusunda oldukça sessizken ABD’nin Monroe Doktrini çerçevesinde Batı Yarımkürede gücünü göstereceğine dair işaretleri fazlasıyla vermişti.
Trump’ın Latin Amerika ve Grönland konusundaki çıkışları ve bu konudaki söylemleri yeni bir doktrin olarak adlandırılıyor ve adı da Monroe Doktrini’nden mülhem: Donroe Doktrini. ABD dış politikasının 19. yüzyıl boyunca benimsediği Monroe Doktrini, Avrupa’nın Amerikalara karışmaması, ABD’nin de Avrupa’nın iç işlerinden uzak durması prensibine dayanıyordu. Trump da benzer bir politika izliyor. Trump’ın Güney Amerika ülkelerini göç ve uyuşturucu tehdidine neden oldukları gerekçesiyle tehdit ederken asıl amacının ABD’nin bölgede gücünü arttırmak olduğunu görüyoruz. Bu sayede bölgesinde daha güçlü bir ülke haline gelen ABD küresel bir güç olarak da daha sağlam bir zemine oturmuş olacak. Bu noktada Çin ve Rusya’nın bölgelerindeki hegemonyasına çok fazla müdahale etmeme konusu da gündeme geliyor ki Trump’ın böyle düşündüğüne dair de birçok kanıt var.
Trump’ın Donroe Doktrini, bir açıdan kendi yönetiminin verdiği mesajlarla büyük bir çelişki içeriyor. ABD Başkanı göreve geldiğinden bu yana (onu destekleyen Maga’cıların görüşü de bu) dış müdahalelere karşı olduğunu ve barışı sağlamaya çalıştığını ifade ediyor. Buna rağmen ABD (İran’ın ardından) Venezuela’ya saldırdı ve lideri Maduro’yu ele geçirdi. Bu durum, Cumhuriyetçiler içerisindeki NeoCon geleneği ile Maga’cı anlayış arasında bir çatışmayı da işaretliyor.
Trump bu çelişkiyi; doğrudan, karmaşık ve oldukça pahalı bir işgalden kaçınarak çözmeye çalışıyor. 15.000 Amerikan askeri Venezuela yakınlarında konuşlandı, ancak doğrudan Venezuela’yı işgal etmedi. ABD bir yandan petrol sahalarına erişim sağlamaya çalışırken bir yandan da Venezuela’da kendi çıkarıyla uyumlu bir hükümet kurmaya çalışacaktır.
Şu ana kadar Venezuela’nın kaosa sürüklenmemiş olması da ABD açısından iyi bir gelişme sayılabilir. Maduro’nun başkan yardımcısı Delcy Rodríguez, geçici başkan olarak yemin etti. Başlangıçta Maduro’nun iktidarı ele geçirmesine karşı çıktı, ancak kısa sürede uzlaşmacı bir tavır takınacağına dair işaretler verdi.
Venezuela halkında da ihtiyatlı bir iyimserlik olduğu anlaşılıyor. Ancak Trump yönetiminin bu operasyonunun Venezuela’da demokrasi istemesiyle ilgisi olmadığının da altını çizelim. Nitekim Trump, muhalefetin liderlerinden Maria Corina Machado’yu da Venezuela’da başkanlık için denklem dışına itmiş görünüyor.
Maduro’nun bir tür darbe ile ABD’ye götürülmesinin dalga etkisi en çok, Trump’ın Amerika’nın meşru etki alanı olarak ilan ettiği Batı Yarımküre’de hissediliyor. Maduro’yu deviren Trump, Kolombiya’yı da benzer bir sonuca uğratmakla tehdit etti, Küba’nın zaten düşmeye hazır olduğunu bu nedenle işgal etmeye bile değmediğini ilan etti ve Grönland’ın Amerika’nın kontrolü altına girmesi gerektiğini (belki de 100. kez) yineledi.
Önümüzdeki dönemde Küba, Kolombiya, Grönland ve dolayısıyla Danimarka ve Avrupa’nın tedirginlik içinde ABD hamlelerini bekleyeceğini söyleyebiliriz. Diğer bir tedirginlik durumu da Tayvan’da ve Ukrayna’da (dolayısıyla yine Avrupa’da) daha derinden yaşanacak. İran rejiminin de bu yeni oluşan vasatta İsrail’in başını çektiği bir müdahale ile devrilmesi de pek şaşırtıcı olmayacaktır sanıyorum.
Güçlünün gücünü uluslararası hukuka aykırı şekilde kullandığı bir cehennem döneminin eşiğinde olabiliriz. Bu karamsar tablo içinde umut verecek tek gelişme Trump’ın 2026 seçimlerinde Kongre ve Temsilciler Meclisi’nde gücünü kaybetmesi ve topal ördeğe dönüşmesi olabilir. Her halükarda büyük olaylarla başladığımız 2026’da tüm dünyayı çok daha sıcak günlerin beklediğini tahmin etmek zor değil.

