“Kamu yatırımları, mümkün olduğunca azaltılması gereken bir maliyet değil, özel sektör yatırımlarının ve ekonomik büyümenin önünü açan temel araçlardan biri olarak görülmeli.”
Yazar: Mariana Mazzucato
University College London’da (UCL) inovasyon ekonomisi profesörü.
Çeviri: Mert Söyler
Bir hastanenin yeni hemşireler işe alabilmesi, bir okulun çatısını onarabilmesi ya da bir ülkenin temiz enerjiye dayalı bir elektrik şebekesi kurabilmesi, çoğu zaman haberlerde pek yer bulmayan etkenlere bağlı. Pek çok ülkede hükümetlerin geleceğe yatırım yapıp yapamayacağını, bütçe açıklarına, kamu borcuna ve harcamalara getirilen sınırlamalar belirliyor.
Bu kısıtlamalar bugün her zamankinden daha fazla önem taşıyor. Maliye bakanları, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankasının yıllık toplantıları için Bangkok’ta bir araya gelirken IMF, küresel borçluluğun İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en yüksek seviyelere yaklaştığı uyarısında bulunuyor. Fonun hükümetlere mesajı açık: Siyasi bedeli ne kadar ağır olursa olsun, kamu maliyesinde sıkılaşmaya gitmek şart. Bu yaklaşımın ardında, bugün alınacak zor kararların yarın kamu maliyesini daha sağlam bir temele oturtacağı varsayımı yatıyor.
Oysa ekonomik büyümeyi destekleyen ve ekonominin krizlere karşı dayanıklılığını artıran harcamaları kısmak, yalnızca bugün insanların hayatını zorlaştırmakla kalmayabilir. Aynı zamanda ekonomiyi zayıflatarak gelecekte borçların azaltılmasını daha da güçleştirebilir. Bu nedenle hükümetlerin maliye politikalarını değerlendirirken asıl bakılması gereken, bu politikaların ekonominin uzun vadede kamusal yükümlülüklerini yerine getirme kapasitesini güçlendirip güçlendirmediği olmalı.
Bu yaklaşım, İspanya Başbakan Birinci Yardımcısı Carlos Cuerpo ile birlikte eş başkanlığını yürüttüğüm 21. Yüzyıl İçin Yeni Ekonomi Küresel Konseyinin çalışmalarına dayanıyor. Konseyin “Mali Kurallar ve Uzun Vadeli Kapsayıcı Büyüme” başlıklı ilk politika notunda, mali sorumluluğun doğru bir hedef olduğu ancak bunun yalnızca bütçe açığı ve borç hedefleriyle ölçülemeyeceği savunuluyor. Kamu harcamalarının neler ortaya çıkardığı ve zaman içinde ekonomiyi nasıl güçlendirdiği de hesaba katılmalı.
Harcamaları Kısmak Borçları Azaltmaya Yetiyor mu?
Çünkü ekonomik durgunluk döneminde harcamaları kısarsanız ekonomik faaliyetler yavaşlar, vergi gelirleri düşer. Borcun gayrisafi yurt içi hasılaya (GSYH) oranı yükseldikçe ulaşmaya çalıştığınız hedef de sizden uzaklaşır. Nitekim IMF, 2013 yılında Avrupa’da yaşanan kriz sırasında uygulanan mali sıkılaşma politikalarını yeniden değerlendirdiğinde, bu politikaların ekonomik üretime verdiği zararın tahminlerde ciddi biçimde hafife alındığını ortaya koymuştu. O dönemde kamu borcu GSYH’nin yüzde 90’ını aştığında ekonomik büyümenin çökeceği iddiası, Avrupa ve ABD genelinde harcama kesintilerini meşrulaştırmak için kullanılmıştı. Ancak sonradan bu iddianın bir elektronik tablo hatasına dayandığı anlaşıldı.
Bir ekonomi mevcut kapasitesinin altında çalışırken doğru alanlara yönlendirilen kamu yatırımları, üretim kapasitesini artırır ve özel sektör yatırımlarını da teşvik eder. Dolayısıyla kamu yatırımları, mümkün olduğunca azaltılması gereken bir maliyet değil, özel sektör yatırımlarının ve ekonomik büyümenin önünü açan temel araçlardan biri olarak görülmeli. Buna rağmen mali hedefler öncelik kazandığında ilk gözden çıkarılan kalem genellikle kamu yatırımları oluyor. Bir projeyi ertelemek, maaş ödemelerini kısmaktan daha kolay. Üstelik bu erteleme, hükümetin kendi ekonomik stratejisine zarar verse bile durum değişmiyor. Meksika’nın yakın zamanda yaşadıkları bu çelişkiyi açıkça gösteriyor. Ülkenin uyguladığı mali sıkılaşma politikaları sonucunda fiziksel altyapıya yönelik kamu yatırımlarının GSYH içindeki payı 2024’te yüzde 3,1’den 2025’te yüzde 2,2’ye düştü. Oysa hükümetin Plan México adlı ekonomik programının başarısı, altyapı, su, enerji ve mesleki becerilere yönelik yatırımların kesintisiz sürdürülmesine bağlı.
Kamu Yatırımlarının Gerçek Değeri Nasıl Ölçülmeli?
Geleneksel muhasebe yöntemleri de kamu yatırımlarının aleyhine işleyen bu yaklaşımı güçlendiriyor. Örneğin devlet borçlanarak kamuya ait bir hastane inşa ettiğinde, geleneksel borç hesaplamaları bu borcu yükümlülük olarak kaydediyor ancak ortaya çıkan varlığı, yani hastaneyi hesaba katmıyor. Kısa vadeli ekonomik tahminler de sorunu daha da derinleştiriyor. Üç yıllık bir tahmin, yatırımın maliyetini bütünüyle yansıtırken sağlayacağı getirilerin neredeyse hiçbirini gösteremiyor.
Bu sorunların farkına varan bazı hükümetler, mali kurallarını değiştirmeye başladı. Birleşik Krallık’ta 2024 yılından bu yana uygulanan borç kuralı, artık yalnızca devletin ne kadar borcu olduğuna bakmıyor. Devletin verdiği krediler veya bir şirkette satın aldığı hisseler de bilançonun diğer tarafında, kamuya ait varlıklar olarak hesaba katılıyor. Ayrıca Hazine, bir yatırım projesinin hayata geçirilmeye değer olup olmadığını değerlendirirken yıllar sonra ortaya çıkacak faydalarına da eskisinden daha fazla önem veriyor.
Bu önemli bir ilerleme olsa da yeterli değil. Çünkü Birleşik Krallık’ın yeni kuralı yalnızca üç yıllık bir dönemi kapsıyor. Bu nedenle kamuya ait hastaneler, yollar ve elektrik şebekeleri gibi varlıklar hâlâ hesaplamaların dışında kalıyor. Üstelik fiziksel altyapı kadar sosyal altyapının da önemli olduğunu unutmamak gerekiyor. Uzun vadede sorun yaşayan bir gence destek olmak, onu hapse atmaktan çok daha az maliyetli.
Küresel Finans Sisteminin Eşitsizlikleri
Elbette ülkelerin bu alandaki hareket alanları birbirinden oldukça farklı. Bunun temelinde de son derece eşitsiz bir küresel finansal sistem yatıyor. Döviz cinsinden finansmana bağımlı ülkeler, borçlarını ödeyebilmek ve ithalatlarını karşılayabilmek için yeterli döviz rezervi bulundurmak zorunda. Üstelik bunu yaparken küresel piyasaların belirlediği faiz oranlarını kabul etmekten başka pek seçenekleri yok. Kendi para birimleriyle borçlansalar bile uluslararası sermaye hareketlerindeki sert dalgalanmalara karşı savunmasız kalabiliyorlar. Gelişmekte olan ülkeler, 2025 yılında net faiz ödemelerine 995 milyar dolar gibi rekor bir tutar harcadı. Bugün yaklaşık 3,7 milyar insan, faiz ödemelerine sağlık ya da eğitimden daha fazla kaynak ayırmak zorunda kalan ülkelerde yaşıyor.
İspanya ise farklı bir yaklaşımın mümkün olduğunu gösteriyor. Ülke, ekonomik koşullar değişse bile üretimi destekleyen yatırımları ve sosyal harcamaları korumanın, devletin borçları kadar sahip olduğu varlıkları da hesaba katmanın ve yatırımları getirilerinin ortaya çıktığı uzun bir zaman dilimi içinde değerlendirmenin önemini ortaya koydu. Ayrıca kamu alımları ve kamu finansmanı yoluyla piyasalara yön vermenin ve vergi gelirlerini daha adil yöntemlerle artırmanın da mümkün olduğunu gösterdi. İspanya’da kamu borcunun GSYH’ye oranı, ekonominin büyümesi sayesinde 2021’den bu yana yüzde 115,7’den yaklaşık yüzde 100’e geriledi. Daha da önemlisi, yenilenebilir enerjiye yaptığı yatırımlar sayesinde ülke, bu yıl yaşanan enerji şoku sırasında elektriğe komşularından üçte bir oranında daha az ödedi.
Mali Sorumluluk İçin Uluslararası İşbirliği Şart
Ancak dış finansman kaynaklı kısıtlamaların hafifletilmesi söz konusu olduğunda tek çözüm, ülkeler arasında çok taraflı dayanışmanın güçlendirilmesi. Bunun için IMF programlarının ve borç sürdürülebilirliği değerlendirmelerinin yatırımları kısmak yerine koruyacak şekilde düzenlenmesi gerekiyor. Ayrıca ekonomik şoklar krize dönüşmeden önce ülkelerin güvenilir likidite kaynaklarına erişebilmesi sağlanmalı, borç sorunlarının çözümü için daha erken harekete geçilmeli ve uzun vadeli, uygun maliyetli kamusal kalkınma finansmanı sunulmalı. Uluslararası vergi işbirliğinin güçlendirilmesi ve enerji ile gıda fiyatlarındaki şokların ulusal bütçeleri etkilemeden önce ortak müdahalelerle önlenmesi de bu yaklaşımın parçası olmalı.
Dış finansman kısıtlamalarıyla karşı karşıya olan ülkeler için yalnızca iç politikada yapılacak reformlar yeterli olmayacak. Bu nedenle uluslararası kurumların daha fazla destek sağlaması ve kendi yaklaşımlarını kuruluş amaçları doğrultusunda yenilemesi gerekiyor. IMF programları ve borç değerlendirmeleri, bütün harcama kesintilerini aynı şekilde ele almak yerine, belirli kesintilerin ekonomik büyümeye, insanların beceri ve kapasitelerine ve kamu maliyesinin sürdürülebilirliğine uzun vadede verebileceği zararları dikkate almalı. Üretim kapasitesini geliştiren harcamalar korunmalı; gelecekteki kamu gelirlerini ve ekonominin krizlere karşı dayanıklılığını zayıflatacak önlemlerden kaçınılmalı.
Hükümetler harcama kesintilerinden başka seçenek olmadığında ısrar ettikçe toplumun güvenini aşındırıyor ve siyasi alanı aşırı sağcı popülistlere bırakıyor. Oysa ihtiyacımız olan şey, kamu yararını merkeze alan bir siyaset anlayışı. Gerçek mali sorumluluk, ekonomi için inandırıcı bir strateji geliştirmekten geçiyor. Böyle bir strateji, ülkelerin karşı karşıya olduğu somut kısıtları, yani harekete geçirebilecekleri iş gücünü, malzemeleri ve üretim kapasitelerini dikkate almalı. Aynı zamanda kamu harcamalarının ne gibi sonuçlar doğurduğunu değerlendirmeli ve hedeflenen politikaları hayata geçirebilecek kurumları güçlendirmeli.
Ekonomi politikalarının amacı, toplumun ortak yararına hizmet etmek olmalı. Mali kurallar, hükümetlerin fiziksel ve sosyal altyapıya yatırım yapmasına imkân tanımalı; bu yatırımların getirilerinin paylaşılmasıyla kamu kaynaklarının yeniden güçlendirilmesini ve vatandaşlar için kamusal değer yaratılmasını sağlamalı. Mali sorumluluk, geleceğe yatırım yapmak ve uygulanan politikaların toplumun çoğunluğunun yararına işlemesini güvence altına almak anlamına geliyor.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.
Fotoğraf: Masood Aslami

