Daktilo 1984Daktilo 1984
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • E-Bültene Abone Ol
    • Destek Ol
    Facebook Twitter Instagram Telegram
    Twitter Facebook YouTube Instagram WhatsApp
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Destek Ol Abone Ol
    • İZLE
      • Çavuşesku’nun Termometresi
      • 2’li Görüş
      • İki Savaş Bir Yazar
      • Cumhuriyet’in Edebiyatı
      • Varsayılan Ekonomi
      • Yakın Tarih
      • Tümünü Gör
    • OKU
      • Yazılar
      • Röportajlar
      • Çeviriler
      • D84 INTELLIGENCE
      • Asterisk2050
      • Yazarlar
      • Kitap Yorum
    • D84 FYI
      • Hariçten Gazel
      • ABD Gündemi
      • Avrupa Gündemi
    • daktilo2
    • Project Syndıcate
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Anasayfa » Avrupa Ekonomisi Neden Beklentilerin Gerisinde Kalıyor?
    PROJECT SYNDICATE

    Avrupa Ekonomisi Neden Beklentilerin Gerisinde Kalıyor?

    Daktilo198417 Haziran 202624 dk Okuma Süresi
    Paylaş
    Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp

    “ABD ve artık Çin, yüksek teknoloji gerektiren büyük atılımlara geçerken, Avrupa orta teknolojiye dayalı, ufak adımlarla ilerleyen bir inovasyon modeline sıkışıp kaldı.”

    Konuşanlar: Philippe Aghion ve Simon Johnson
    Philippe Aghion, 2025 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi, Collège de France ve London School of Economics’te ekonomi profesörü. Simon Johnson, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi, Uluslararası Para Fonu’nun eski baş ekonomisti, MIT’de ekonomi profesörü ve Birleşik Krallık Yapay Zekâ Elçisi.
    Çeviri: Mert Söyler

    Son yıllarda yaşanan jeopolitik sarsıntılar, bilhassa da Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın savaş sonrası düzene yönelik saldırıları, Avrupa’nın ekonomik ve stratejik zayıflıklarını tüm çıplaklığıyla göz önüne serdi. Ne var ki Avrupa’nın inovasyonda geride kalışını ve giderek azalan rekabet gücünü görmezden gelmeyi asıl imkânsız kılan şey, Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki yapay zekâ üstünlüğü yarışı oldu.

    Bu gelişmelerin ışığında, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) Simon Johnson, Avrupa’nın dertlerini ve kaybettiği dinamizmi nasıl yeniden kazanabileceğini masaya yatırmak üzere kendisi gibi Nobel ödüllü ekonomist Philippe Aghion ile bir araya geldi. İkilinin sohbetinde aşırı düzenlemelerin bedeli, rekabeti canlandırmada yaratıcı yıkımın rolü ve yapay zekayı sınıflardan uzak tutmanın haklı gerekçeleri ele alınıyor.

    Simon Johnson: İktisada yaptığın en ünlü katkıyla, yani yaratıcı yıkım teorinle başlayalım. Bunu teknik olmayan, sade bir dille açıklayabilir misin?

    Philippe Aghion: “Yaratıcı yıkım” kavramı, yeni teknolojilerin eskileri tahtından etme sürecini anlatmak için ilk kez Joseph Schumpeter tarafından kullanıldı. Ama ben henüz öğrenciyken yaratıcı yıkımı kapsayan bir büyüme modeli yoktu. Bu yüzden Peter Howitt ile birlikte böyle bir model geliştirdik. İşin özü şuydu: Büyüme, firmalar kurup bunları büyüten yetenekli girişimci nesillerinin birbirini izlemesiyle ivme kazanıyor.

    İnovasyon birikimli ilerleyen bir süreç. Sizden öncekilerin omuzlarında yükseliyorsunuz. Ama bu sürecin merkezinde temel bir gerilim yatıyor: Araştırma ve geliştirme yatırımlarını teşvik etmek için inovasyonun getireceği kazançlara ihtiyacınız var. Gelgelelim dünün yenilikçileri, çoğu zaman pazar güçlerini kullanarak kendi sonlarını getirebilecek, yani yaratıcı yıkıma yol açacak yeni oyuncuların önünü kesmeye çalışıyor. Bu yüzden toplumlar, yeteneklerin yeşermesine izin vermekle bugünün başarılı firmalarının geleceğin yenilikçilerine köstek olmasını engellemek arasında hassas bir denge kurmak zorunda.

    Öncüden Geride Kalana

    Simon Johnson: Bu da bizi tam olarak sohbetimizin odak noktasına, yani Avrupa’nın dinamizmini açığa çıkarmaya getiriyor. Sana göre Avrupa ekonomisi sıkıntılı bir dönemden geçiyor ya da en azından büyük zorluklarla karşı karşıya.

    Philippe Aghion: Doğrudan “sıkıntılı” demezdim. Avrupa büyük bir krizin eşiğinde değil. Asıl tehlike, uzun sürecek bir durgunluk veya ağır aksak ilerleyen bir büyüme süreci.

    1945 ile 1980’lerin sonu arasında, bugünkü Euro bölgesinde kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla ABD seviyelerine yaklaşıyordu. Bu büyümenin büyük kısmı, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’nda yerle bir olan sermaye birikimini yeniden inşa etmesinden ve 20. yüzyılın başlarında ABD’yi dönüştüren İkinci Sanayi Devrimi’ni yakalamasından kaynaklandı.

    Fakat Avrupa, arayı kapatmaya dayalı bu büyümeden öncü inovasyona geçmeyi başaramadı. Özellikle de çığır açan yenilikçileri destekleyecek kurumlardan yoksun olması sebebiyle bilişim teknolojileri devrimini kaçırdı. Bunun yerine ABD ve artık Çin, yüksek teknoloji gerektiren büyük atılımlara geçerken, Avrupa orta teknolojiye dayalı, ufak adımlarla ilerleyen bir inovasyon modeline sıkışıp kaldı. Avrupa’nın temel meselesi tam olarak bu.

    Simon Johnson: Fransa’yı her ziyaret ettiğimde teknolojinize ve altyapınıza hayran kalıyorum. Örneğin yüksek hızlı trenleriniz tek kelimeyle harika. ABD’de böyle şeyler yok.

    Bir de nükleer enerji meselesi var. İkinci Dünya Savaşı sonrasında nükleer enerji büyük umutlar vadediyordu ama çoğu ülke eninde sonunda bunu sürdürülebilir kılmayı başaramadı. Fransa ise burada parlak bir istisna olarak öne çıkıyor.

    Bilişim teknolojileri devriminden bahsettin. 1990 ya da 1991 yıllarında Paris’teki bir arkadaşımın bana Minitel cihazını gösterdiğini çok net hatırlıyorum. O zamanlar Minitel aslında sadece Paris bölgesindeki işletmeleri gösteren bir nevi rehberdi ama geriye dönüp baktığımda internete benzer bir yapıyı ilk kez o zaman görmüştüm.

    Avrupa’nın 1980’lerin ortalarından itibaren öncü bir yenilikçi olma konusunda tökezlediği fikrini anlıyorum. Ama merak ettiğim şu: Tıkanıklık tam olarak neredeydi? Minitel neden internete evrilemedi? Ve Fransa neden çığır açan inovasyonlarda liderliği eline alamadı?

    Philippe Aghion: Fransa’nın güçlü yönlerine dikkat çekerken kesinlikle çok haklısın. İster yüksek hızlı tren olsun ister Airbus, ulaşım teknolojisi söz konusu olduğunda Fransa ve Avrupa gerçekten olağanüstü işler başardı.

    Aynı şey nükleer enerji için de geçerli. Özellikle Fransa, Yeşiller partisinin siyasi baskısı yüzünden geri adım atana kadar nükleer enerjide dünya lideriydi. Gerçi şimdilerde Fransa bu sektörü yeniden ayağa kaldırıyor. Ayrıca biyoteknoloji alanında da öncü bir ülkeydik. Örneğin mesajcı RNA teknolojisinin temelleri Pasteur Enstitüsü’nde atıldı.

    Avrupa temel araştırmalar konusunda hala son derece güçlü. Ciddi boyuttaki fon yetersizliğine rağmen, dünya çapında çığır açan patentlerin temelini oluşturan bilimsel atıfların %25’i hala Avrupa kaynaklı. Ne var ki bu araştırmalar Avrupa sınırları içinde çığır açan inovasyonlara dönüşemiyor.

    Mario Draghi’nin 2024 tarihli Avrupa rekabet gücü raporu da benim katkıda bulunduğum diğer raporlar da hep aynı soruyu soruyor: Neden laboratuvardaki bu atılımları piyasada devrim yaratacak yeniliklere dönüştürme konusunda sürekli çuvallıyoruz?

    Yaratıcı Yıkım Brüksel’de Tıkanıyor

    Simon Johnson: Yakın zamanda Paris’teki Carnavalet Müzesi’ni gezdim ve Üçüncü Cumhuriyet döneminde Fransa’nın ne kadar yenilikçi olduğunu görmek beni gerçekten çok etkiledi. Üçüncü Napolyon döneminin köhne yapıları, güç odakları ve oligarşisi silinip gitmiş; yerini yeni insanlara, yepyeni fikirlere ve kurumlara bırakmıştı.

    Bu bence yaratıcı yıkımın kusursuz bir örneği. Paris Metrosu zamanının teknolojik zirvesiydi ve Fransa 20. yüzyılın başlarında adeta bir bilim yuvasıydı. ABD 1940 öncesinde çok az Nobel Ödülü kazanabilmişti. O dönemin bilimsel liderleri tartışmasız bir biçimde Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’tı; muhtemelen de bu sırayla.

    Kısacası Fransa’nın köklü bir inovasyon geleneği var. Ama bir şekilde bu gelenek modern çağla tam olarak bağ kuramadı.

    Philippe Aghion: Haklısın. Bizi çığır açan gerçek yenilikçiler yapacak o ruhtan yoksunuz. Bazen geçmişte çok büyük işler başardığınızda rehavete kapılır, eski başarılarınızın mirasını yemeye başlarsınız. Bize olan da tam olarak bu. Elbette havacılık, savunma ve bir yere kadar nükleer enerji gibi istisnalar mevcut. Fakat son 40 yıl içinde çok fazla sektörün Fransa’dan uçup gitmesine seyirci kaldık.

    Bugün ile 20. yüzyılın başları arasındaki en önemli farklardan biri o dönemde Avrupa Komisyonu’nun olmamasıydı. Amacım Komisyon’u yerden yere vurmak değil ama inovasyonun önünü kestikleri zamanlar hiç de azımsanacak gibi değil.

    Savaş sonrası Avrupa, Fransa ve Almanya’nın bir daha asla birbirine silah çekmemesi üzerine kurgulandı. Temel mantık, kuralların bizi savaşmak yerine birbirimize muhtaç bırakmasıydı. Yani Avrupa kurumları bizi yenilikçi yapmak için değil, barış içinde bir arada tutmak için inşa edildi.

    Elbette kurallara ihtiyacımız var. Ama şu an ipin ucunu kaçırmış durumdayız. 1980’lerden bu yana Avrupa’nın ekonomik yönetişimi, üye ülkelere katı sınırlar çizen bir anlayışla şekilleniyor. Örneğin bütçe açıkları, harcamalar büyümeyi destekleyecek yatırımlara gitse bile gayrisafi yurt içi hasılanın %3’ünü aşamaz. Benzer şekilde ABD ve Çin sanayi politikasıyla rekabet politikasını harmanlamanın bir yolunu bulurken, Avrupa rekabeti koruma bahanesiyle sanayi politikalarının elini kolunu bağladı.

    Sonuç olarak Avrupa’nın kuralları, Fransa da dahil olmak üzere üye ülkelerin yüksek teknolojiye dayalı büyük atılımlar yapma kapasitesini sınırladı. Brüksel’deki Avrupa Birliği kurumları elbette pek çok faydalı iş yapıyor ama çoğu zaman da ayak bağı oluyorlar.

    Simon Johnson: Bu da konuyu Draghi raporuna getiriyor. Draghi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden doktora derecesi olan ve muazzam bir politika deneyimine sahip, çok saygın bir ekonomist. Hazırladığı rapor, büyük ölçüde mevcut Avrupa yapıları içinde kalmayı tercih eden bir reform gündemi sunuyor. Brüksel’in inovasyonu boğduğuna inandığını düşünürsek, rapordaki tavsiyeler harfi harfine uygulansa bile gerçekten ne kadar yol alınabilir?

    Philippe Aghion: Brüksel’den çıkan her şeyin kötü olduğunu söylemek istemedim. Örneğin Avrupa Araştırma Konseyi’nin (ERC) kurulması muazzam bir başarı hikayesi. Sırf Avrupa Araştırma Konseyi fonları sayesinde Collège de France bünyesinde bir inovasyon laboratuvarı kurabildim.

    Avrupa, kriz kapıya dayandığında da oldukça etkili hareket edebiliyor. Koronavirüs pandemisi bunun en net örneği. Asıl sorun, Avrupa’nın genellikle sadece bir aciliyet hissettiğinde harekete geçmesi ve teknolojik açıdan geride kalmayı bir acil durum olarak görmemesi.

    Draghi raporu temel sorunların birçoğuna parmak basıyor. Öncelikle rapor, rekabeti canlandırmak ve başarılı yenilikçileri ödüllendirmek için Avrupa’nın gerçek anlamda tek bir pazara ihtiyacı olduğunu savunuyor ve ben de buna sonuna kadar katılıyorum. Şu an böyle bir pazarımız yok. Avrupa’da “altın kaplama” dediğimiz bir durum var; her ülkenin Avrupa Birliği düzenlemelerinin üstüne eklediği kendi kuralları bulunuyor. Ayrıca gerçek bir sermaye piyasaları birliğimiz de yok.

    İkinci olarak, araştırmalar için yeterli uzun vadeli finansman sağlayamıyoruz. Avrupa Araştırma Konseyi harika bir kurum ama sağladığı hibeler genelde beş yıllık; bizim on yıllık hibelere de ihtiyacımız var. Daha da kötüsü, risk almayı yüreklendiren bir finansal ekosistemimiz yok: Sigorta şirketleri ve emeklilik fonlarının yanı sıra girişim sermayesi de ABD’ye kıyasla çok sönük kalıyor.

    Üçüncü olarak Avrupa’da, ABD Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı’nın (DARPA) veya bunun biyoteknoloji, enerji ve altyapı alanlarındaki benzerlerinin bir karşılığı bulunmuyor. Bu ajanslar sanayi politikasının rekabeti destekleyen çok güzel birer örneği. Oysa Avrupa’da rekabet politikası, çoğu zaman her türlü sanayi politikasının önünü kesen bir araca dönüştü.

    İşte yokluğunu çektiğimiz ekosistem tam olarak bu. Asıl soru Avrupa’nın bu ekosistemi 27 üye ülkenin tamamında kurup kuramayacağı. Bana kalırsa en umut verici çözüm, Almanya ve Fransa’nın yanlarına katılmak isteyen diğer ülkeleri de alarak bir “gönüllüler koalisyonu” kurması. Hatta masaya güçlü kurumsal yatırımcıları ve finansal uzmanlığı getirecek olan Birleşik Krallık’ı da bu ekibe dahil ederdim.

    Avrupa’nın Başarısızlık Korkusu

    Simon Johnson: Gönüllüler koalisyonu fikri bana da çok mantıklı geliyor ama müsaadenle farklı bir pencereden bakayım. Yakın zamandaki Paris seyahatim sırasında birisi bana sorunun bir parçasının da Münih gibi yerlerdeki zenginlerin yeni girişimlere yatırım yapmaması olduğunu söyledi. Bunun yerine paralarını gayrimenkule, modaya ya da zaten oturmuş olan diğer sektörlere yatırıyorlarmış.

    Kabul etmeliyim ki bu görüşmeleri çoğunlukla sektörün önde gelen isimleriyle yaptım ama bu durum yine de şu soruyu akıllara getiriyor: Avrupalı zenginler aslında ne tür riskleri göze almaya hazır? ABD’de zenginler yeni girişimlere yatırım yapmak için adeta birbirini eziyor. Bazen kantarın topuzunu kaçırdıkları oluyor ama ortada yeni girişimleri destekleyen çok güçlü bir kültür var. Avrupa ise böyle bir kültürden yoksun gibi görünüyor. Sence bu yerinde bir eleştiri mi?

    Philippe Aghion: Bunda büyük bir doğruluk payı var. Kültürel olarak risk almayı yeterince desteklemiyoruz. En azından ben büyürken Fransa’da bize başarısızlıkta utanılacak bir şey olmadığı öğretilmedi. Başarısız olursanız sizinle alay edilir ve başınıza o meşhur aptal kukuletası geçirilirdi.

    Başarısızlığı kabullenmeden, hatta bunu teşvik etmeden çığır açan inovasyonlar yapabileceğinize inanmıyorum. ABD’de “Başarısız olduysan tekrar dene; daha iyi başarısız ol” diyen bir kültür var. Bu harika bir şey. Avrupa’da bu düşünceden yeterince yok ve bu durum kısmen kültürümüzden kaynaklanıyor.

    Fransa’nın veri koruma kurumu olan Ulusal Bilişim ve Özgürlükler Komisyonu’nu ele alalım. Bireyleri korumayalım demiyorum; elbette korumalıyız. Ama kurum, koruma adına, yeni girişimler ve girişim sermayesi şirketleri için inovasyonun şevkini kıran aşırı bürokratik engeller yarattı. Üç hafta önce Silikon Vadisi’nde birkaç girişim sermayedarıyla tanıştım, Fransa’ya yatırım yapmayı çok isteyeceklerini ama ortada akıl almaz bir bürokrasi olduğunu söylediler.

    Davranışları değiştirmek istiyorsanız işe kurumları değiştirerek başlamalısınız. Ama ortada bir girişim olsa bile, girişim sermayesi ve kurumsal yatırımcı eksikliği yüzünden bir türlü büyüyemiyorlar. Çığır açan yenilikleri daha fazla görmek istiyorsak her iki cephede de mücadele etmeliyiz.

    Simon Johnson: Düşüncelerinin özellikle ilgimi çeken bir yanı da Danimarka’nın “güvenceli esneklik” modeline verdiğin destek. İş dünyasında dinamizme, yani daha çok devinime ve yaratıcı yıkıma duyulan ihtiyacı sık sık vurguluyorsun ama bir yandan da bu süreçlerin peşinden gelen geçiş dönemlerinde çalışanların desteklenmesi gerektiğinin de altını çiziyorsun.

    Philippe Aghion: Danimarka’nın güvenceli esneklik modelinin en çarpıcı yanı şu: Birisi işini kaybettiğinde belirli bir gelir seviyesine kadar iki yıl boyunca eski maaşının %90’ını almaya devam ediyor. Bu sistem, firmalara çalışanları nispeten daha rahat işe alıp işten çıkarma olanağı tanırken (işin “esneklik” kısmı burası), çalışanlara da gelir güvencesi, yeni beceriler kazanma imkânı ve yeni bir iş bulma desteği sunuyor.

    Meslektaşım Alexandra Roulet, Danimarka’da işsiz kalmanın sağlık üzerindeki etkilerini araştırdı ve ABD ile diğer birçok ülkenin aksine, burada işini kaybetmenin kişinin sağlığı üzerinde neredeyse hiçbir olumsuz etki yaratmadığını ortaya koydu.

    Bana kalırsa, özellikle de yapay zekâ çağında tüm ülkeler böyle bir sisteme sahip olmalı. Ama bu model en çok, insanlara nasıl öğreneceklerini öğreten sağlam bir eğitim sistemiyle desteklendiğinde meyve veriyor. Öğrencilerin okumayı, yazmayı, bir kitaba baştan sona odaklanabilmeyi ve hesaplamaları kendi başlarına yapmayı öğrendikleri, yapay zekânın kapıdan içeri girmediği okullara ihtiyacımız var. Bu beceriler hayati önem taşıyor çünkü insanlara değişime nasıl ayak uyduracaklarını öğretiyorlar. Yapay zekânın gücünden faydalanırken olumsuz etkilerini de dizginlemek istiyorsak hem güçlü bir eğitim sistemine hem de sağlam bir güvenceli esneklik sistemine ihtiyacımız var.

    Schumpeterci Siyaset

    Simon Johnson: Senin de ifade ettiğin gibi, piyasaya hâkim olan şirketler yerlerini fazla sağlama aldıklarında, hele bir de yeni girişimlere yatırım yapmıyorlarsa ciddi bir soruna dönüşüyorlar. Bu da haliyle vergi meselesini akıllara getiriyor. Ben yeni şirket kurma çabasındaki insanları vergilendirmekle pek ilgilenmiyorum; o yüzden asıl odak noktamız halihazırdaki milyarderler olsun. Sence devasa boyutlara ulaşmış servetlere yönelik bir vergi getirilmeli ve belki de bu insanların üzerindeki vergi yükü, yüksek maaşlı çalışanlarınkine mi yaklaştırılmalı? Dahası, ülkeler bu parayı sadece yeniden dağıtmak yerine, bir Avrupa DARPA’sı kurmak ve piyasa rekabetini tamamlayan sanayi politikaları yürütmek için kullanabilir mi?

    Başka bir deyişle, varlıklı şirketler ve isimler yeterince yatırım yapmıyorsa, hükümetler bu servetin bir kısmını vergilendirip inovasyona yönlendirmeli mi?

    Philippe Aghion: Ben de senin gibi, henüz nakde çevrilmemiş servetin vergilendirilmesine sıcak bakmıyorum. Milyarlarca dolar değer biçilen ama henüz çok az nakit akışı sağlayan ya da hiç sağlamayan bir girişim kuruyorsanız, bu serveti sanki çoktan cebinize girmiş gibi vergilendirmek hiç akıllıca olmaz; çünkü böyle bir hamle, geleceğin “unicorn”larının önünü keser.

    Bununla birlikte, milyarderlerin elini taşın altına daha fazla koyması fikrine de karşı değilim. Üç hafta önce Silikon Vadisi’nde birkaç girişim sermayedarıyla son derece ufuk açıcı bir akşam yemeği yedim. Bana aynen şöyle dediler: “Biz milyarderiz ama çocuklarımızın öylece hazıra konup milyarder olmasını doğru bulmuyoruz. Kendilerini kanıtlamak zorundalar. Milyarlarca değil, milyonlarca dolar miras almalılar.” Üstelik bu insanlar özellikle sol görüşlü falan da değildi ama onlar bile mevcut sistemde ters giden bir şeyler olduğunu seziyordu.

    Peki ne yapmalıyız? Seçeneklerden biri, Bill Gates’in yolundan giderek hayır kurumlarının kurulmasını teşvik etmek. Ya da daha ağır bir veraset vergisinden kaçınmak istiyorlarsa, milyarderlere özellikle eğitim veya sağlık alanındaki mevcut devlet kurumlarını finanse etme fırsatı sunabiliriz. Senin fikrine de Charles Ferguson’un büyük servetleri üniversite harçlarını ve diğer kamu programlarını desteklemek için kullanma fikri gibi diğer yaklaşımlara da son derece açığım. Bence bunlar ufuk açıcı fikirler ve üzerinde ciddiyetle durmalıyız.

    SJ: Peki, yaratıcı yıkımın sadece ekonomide değil, siyasette de kilit bir rol oynadığını düşünmeli miyiz? Siyasi sistemlerin de yeni isimlerin siyasete girmesini engellemeye çalışan mevcut güç odaklarının tekeline girmesi mümkün mü?

    PA: Bunu dile getirmen çok ilginç, çünkü Alberto Alesina ve Francesco Trebbi ile birlikte siyasi kurumlar üzerine yaptığımız bir çalışma, tam manasıyla Schumpeterci fikirleri siyasete uyarlamak üzerineydi.

    Buradaki temel açmazlar, ekonomide karşılaştıklarımıza çok benziyor. Yenilikçileri ödüllendirmek istersiniz ama bir yandan da mevcut konumlarını gelecekteki inovasyonun önünü kesmek için kullanmalarını istemezsiniz. Aynı şekilde, siyasi liderlere ülkeyi etkin bir şekilde yönetebilmeleri için yeterli gücü vermek istersiniz ama bu gücü azınlıkların aleyhine kullanmayacaklarından da emin olmanız gerekir.

    Örneğin her şeyi sadece çoğunluk kuralına bağlarsanız, hükümetler istikrarsızlığa sürüklenebilir. Ama her adım için nitelikli bir çoğunluk ararsanız, o zaman da taş üstüne taş konmaz. Ortada son derece temel bir denge var: Yürütme organı icraat yapabilmeli ama aynı zamanda azınlıkları koruyacak ve iktidarın el değiştirme ihtimalini canlı tutacak güvencelere de sahip olmalısınız.

    AB: Düzenleme Konusunda Bir Dev, Bütçe Konusundaysa Bir Cüce

    SJ: Yaratıcı yıkım penceresinden baktığınızda sence Brexit bir gerileme miydi? Avrupa Birliği’nin, genelde aykırı bir ses olan Birleşik Krallık olmadan karar alması daha kolaylaşmış olsa da aslında o sürtüşme mevcut kurumlara ve Brüksel seçkinlerine baskı yarattığı için değerli olmuş olabilir mi?

    PA: Keşke öyle olsaydı diyorum ama pek emin değilim. İşin ilginç tarafı, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılma gerekçelerinin tamamı yersiz değildi. En büyük şikayetlerinden biri AB’nin bitmek bilmeyen bürokrasisiydi. Bu eleştiride kesinlikle bir doğruluk payı var. Avrupa’nın düzenleme konusunda bir dev, bütçe konusundaysa bir cüce olduğunu sık sık dile getiririz; Birleşik Krallık’ın yaşadığı hayal kırıklığı da tam olarak bu gerçeğin bir yansımasıydı. Brüksel’deki kural yığınları, üye ülkelerin politika üretme esnekliğinin mümkün olduğunca daraltılması gerektiğini savunan Hayekçi görüşün adeta vücut bulmuş haliydi.

    Elbette İngiliz siyasetçiler bu argümanı kendi çıkarları uğruna tepe tepe kullandılar ve İngiliz halkı Brexit’in ekonomik faturası konusunda fena halde kandırıldı. Bugün Birleşik Krallık’taki pek çok insan, ödedikleri bedelin kendilerine anlatılandan çok daha ağır olduğunu görüyor. Yine de Brexit, köstek olan değil destek olan, yeni projelere yelken açmak isteyenlerin önüne taş koyan değil onların yolunu açan bir Avrupa arzusunun dışavurumuydu.

    Ben Brexit’in sert bir uyanış çağrısı olacağını ummuştum. Ama asıl sarsıcı uyanış daha sonra Vladimir Putin’den, Donald Trump’tan ve ABD ile Çin’e karşı giderek açılan teknolojik uçurumdan geldi. İşte Draghi raporu da tam bu noktada devreye giriyor: Rapor, Avrupa’nın dünyada saygı görmek istiyorsa teknoloji yarışında arayı kapatmak zorunda olduğunu haykırıyor. Keşke Avrupa bu gerçeği çok daha önce idrak edebilseydi.

    SJ: Euro hakkında ne düşünüyorsun? Avrupa’nın geleceği için kritik bir parça mı? Gerekli ama kendi başına yetersiz bir adım mı, yoksa bahsettiğin o devasa sorunlar karşısında teferruattan mı ibaret?

    PA: Bence euro son derece olumlu bir adım. Örneğin pandemi döneminde Euro bölgesi topluca borçlanabildi ve bu hepimizi büyük bir yükten kurtardı. Güçlü bir para birimine sahip olmanın getirdiği bir güç var, hele bir de bunu inovasyonla harmanlayabilirseniz. ABD her ikisine de sahip; Avrupa’nın ise parası güçlü ama inovasyonu zayıf. Size asıl gücü ve nüfuzu kazandıran şey bu ikisinin bir araya gelmesi.

    Euronun bizi koruduğu başka cepheler de var. Çok kısa bir süre önce Birleşik Krallık büyük bir bütçe ve finans krizinin eşiğinden döndü. Avrupa’da bizler euro sayesinde bu tarz sarsıntılara karşı koruma altındayız.

    Fakat madalyonun bir de diğer yüzü var. Euro adeta bir ağrı kesici görevi görerek Fransa gibi ülkeleri atılması gereken acil bütçe adımlarını ve yapısal reformları ertelemeye itebiliyor. Ne de olsa “Euromuz var, Avrupa Merkez Bankası da arkamızda” rahatlığına kapılıyoruz. Yani hem nimetleri hem de külfetleri olan bir durum.

    Yapay Zekânın Yeni Bekçileri

    SJ: Değerli dostumuz ve meslektaşımız Daron Acemoğlu gibi sen de yapay zekâ üzerine epey mürekkep yaladın. İkinizin de konuya yaklaşım biçimi bence tam isabet: İnsanların ne yaptığına ve algoritmaların ne yapabileceğine, yani görevler seviyesine odaklanıp oradan makroekonomik sonuçlara doğru bir köprü kuruyorsunuz.

    Fakat ikiniz birbirinden tamamen farklı sonuçlara ulaşıyorsunuz. Daron, yapay zekânın verimlilik artışı üzerindeki etkileri konusunda epey karamsarken, sen çok daha iyimsersin. Yapay zekânın ekonomiye yapacağı etki konusunda neden bu kadar farklı düşündüğünü, teknik terimlere boğmadan anlatabilir misiniz?

    PA: Ben yapay zekânın muazzam bir büyüme potansiyeli taşıdığına inanıyorum; çünkü yapay zekâ sadece mal ve hizmet üretimiyle ilgili işleri değil, fikir üretimiyle ilgili süreçleri de otomatikleştiriyor. Yapay zekâ sayesinde eski fikirleri harmanlayıp yepyeni fikirler ortaya çıkarmak artık çok daha kolay.

    Daron, 2025 yılında yayımladığı Ekonomi Politikası makalesinde verimlilik artışının dört unsura dayandığını savundu: Yapay zekânın devralabileceği işlerin oranı, bu işlerin ne kadarının kârlı bir şekilde otomatikleştirilebileceği, emeğin gelirden aldığı pay ve emekten edilecek tasarrufun boyutu. Simon Bunel ile birlikte kaleme aldığımız makalede biz de yapay zekânın mal ve hizmet üretimi süreçlerindeki otomasyon rolüne odaklandık. Daron ile birebir aynı yöntemi izledik ama elimizdeki verileri farklı yorumladık. Biz yıllık toplam faktör verimliliğinde fazladan yüzde 0,7 puanlık bir büyüme olacağını öngörürken, Daron’un tahmini 0,07 civarında kaldı. Yani aramızdaki fikir ayrılığı kavramsal değil, tamamen verilere dayalı.

    Ama o aşamada ikimizin de hesaba katmadığı çok kritik bir nokta vardı: Yapay zekânın fikir üretimi üzerindeki etkisi. Şu an Paris’te tam da bu konu üzerine çalışıyoruz. Bu etkinin bu denli önemli olmasının sebebi, kalıcı sonuçlar doğurabilecek olması. Eğer yapay zekâ inovasyon yapmayı kolaylaştırırsa, yepyeni fikirlerin üretilme hızını kalıcı olarak sıçratabilir. Rakamları henüz tam olarak netleştirmedik ama sadece bu kanalın bile yıllık büyümeye en az yüzde 0,2 puanlık bir katkı yapacağına inanıyoruz.

    Benim asıl endişem, başta rekabet kurumu olmak üzere mevcut kurumların bu baş döndürücü hıza ayak uyduramama ihtimali. Eğer piyasadaki rekabeti canlı tutmayı başaramazsak, bilişim teknolojileri devriminde yaşadığımız senaryonun bir tekrarını görebiliriz. O dönemde muazzam bir büyüme yaşanmış ama Google, Microsoft ve Amazon gibi “süperstar” şirketler piyasayı o kadar domine etmişti ki, pazara yeni girmek isteyenlerin hevesi kursağında kalmıştı.

    SJ: Bu noktaya değinmen harika oldu çünkü meselenin can damarı tam da burası. Yapay zekâ fırtınası kopmadan çok önce zaten pazara hükmeden üç büyük şirketin (Google, Microsoft ve Amazon) adını andın. Ama bu şirketler o kadar kıvrak davrandılar ki, bir anda yapay zekâ alanının da tartışmasız hâkimi oluverdiler.

    Elbette Anthropic gibi yeni oyuncularımız da var, Elon Musk da bu alanda ciddi hamleler yapıyor. Ama ben teknoloji devlerinin köklerini o kadar derine salmasından ve en nihayetinde yaratıcı yıkım sürecinin nefesini kesmesinden endişe ediyorum. Rekabeti destekleyen sanayi politikası fikrin kulağa çok hoş geliyor ama piyasanın devleri bu kadar güçlüyken bunu nasıl hayata geçireceğiz? Rekabet ruhunu sanayi politikasına nasıl aşılayacağız?

    PA: Aslında burası Avrupa’nın harikalar yaratabileceği bir alan. Avrupa Birliği’nin en büyük avantajı, tek bir hükümetin güdümüne girmemiş olması.

    Ama AB’nin rekabet politikasını yüzünü inovasyona dönecek şekilde yenilemesi; savunma, yapay zekâ, biyoteknoloji ve enerji dönüşümü gibi hayati alanlarda sanayi politikasına duyulan ihtiyacı göz ardı etmemesi gerekiyor. Örneğin veri paylaşımının önünü açmalı, Dijital Piyasalar Yasası’nın üzerine yenilerini inşa etmeli ve bu yasanın felsefesini yapay zekâ değer zincirinin tamamına yaymalıyız. Yapay zekâyı kesinlikle denetim altına almalıyız ama ipin ucunu da kaçırmamalıyız. Hatta Yapay Zekâ Yasası’nın, pazara yeni girecek şirketlerin önüne duvar örmesini engellemek için bazı bölümlerini yeniden düzenlememiz bile gerekebilir. Fakat bir yandan da kendi yapay zekâ altyapımızı inşa etmek zorundayız. Avrupa’nın elinde derya deniz bir veri var ama bu veriyi işleyip anlamlandıracak devasa bilgisayar gücünden yoksunuz. İşte rekabet politikasıyla DARPA tarzı bir sanayi politikasının el ele vereceği hem rekabeti ateşleyip hem de yeni unicorn’ların doğmasına omuz vereceği yer tam da burası.

    Çin Orta Gelir Tuzağından Nasıl Kurtuldu?

    SJ: Çin de 1970’lerden 2000’lere kadar uzanan, bitmek bilmeyen bir taklit ve sermaye biriktirme döneminden geçti. Ama o günden bugüne, senin Avrupa için hayal ettiğin modele çok benzer bir strateji izlemiş gibi görünüyor: Teknolojinin sınırlarını zorladı ve inovasyona devasa yatırımlar yaptı. MIT’nin eski başkanı L. Rafael Reif yakın zamanda çarpıcı bir tespitte bulundu: “Bundan 25 yıl önce, yakından takip ettiğim hemen her teknoloji sektöründe Çin nal topluyordu. Bugün ise bu sektörlerin birçoğunda bayrağı en önde taşıyor.” Sence Çin, yaratıcı yıkımı zekice bir stratejiyle uygulayarak dünyayı ele mi geçirecek?

    PA: Yaratıcı yıkım fikrinin Çin’de gerçekten çok büyük bir karşılığı var. Kasım ayında oradaydım ve bu konuyu açtığınızda insanların gözleri parlıyor.

    Beni asıl şaşırtan, Çin’in sanayi politikasıyla rekabeti belli bir ölçüde harmanlamayı başarmış olması. Bunu inanın hiç beklemiyordum. Çin’in o meşhur orta gelir tuzağına düşeceğinden emindim. Oysa onlar, devlet desteğiyle rekabet baskısını aynı potada eritecek bir formül buldular.

    Bunu başarmalarının yollarından biri, iktisatçıların “kıyaslama rekabeti” (İng. yardstick competition) dediği modeli benimsemeleri oldu: Devlet, bölgeleri ve şirketleri birbiriyle kıyasıya rekabet etmeye teşvik ediyor. On yıldan uzun bir süre önce Ann Harrison, Mathias Dewatripont ve Patrick Legros ile birlikte Çin’deki verileri mercek altına alarak sanayi sübvansiyonlarının etkilerini incelediğimiz bir makale yayımladık. Gördük ki, aynı alanda faaliyet gösteren birkaç şirkete birden destek verildiğinde büyüme oranları çok daha çarpıcı oluyor. Kısacası, sanayi politikası rekabeti desteklediğinde çok daha iyi sonuç veriyor.

    SJ: Çin ekonomisinde rekabet rüzgarları esiyor olabilir ama siyaset sahnesinde yaratıcı yıkımdan eser yok.

    Acaba Çin otomasyon işini biraz abartıyor olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Ücretler Avrupa veya ABD’ye kıyasla hala düşük, buna rağmen Çin üretim bantlarında devasa bir otomasyon kurmuş durumda ve giderek esnek çalışma (gig) ekonomisini de makinelere devrediyor. Bu durum verimliliği uçurabilir, peki ama işinden olan o milyonlarca insana ne olacak? Çin’in modeli aşırı merkeziyetçi olduğu, sermaye birikimine, dev altyapılara ve bilgisayar gücüne bu kadar bel bağladığı için, insanları mutlu etmeye ve ekonomik büyümeyi ayakta tutmaya yetecek kadar kaliteli iş yaratabileceğinden ciddi şüphelerim var.

    PA: Aslında ortada çok sayıda kaliteli iş var. Asıl mesele, Çin’in insanları bu işlere doğru yönlendirip yönlendiremeyeceği. Tesisatçılara, zanaatkarlara, robotik sistemlerin bakımını ve onarımını yapacak insanlara her zaman ihtiyaç duyulacak. Dahası aşçılara, hemşirelere ve yaşlı bakım uzmanlarına; yani tamamen insani dokunuş ve sosyal beceri gerektiren mesleklere olan ihtiyaç artarak devam edecek. İnsan ömrü uzadıkça, bu alanlardaki istihdam açığı daha da büyüyecek.

    Öte yandan Çin çok ciddi bir demografik çöküşle karşı karşıya. Nüfustaki bu erime dışarıdan gelecek göç dalgalarıyla dengelenmediği sürece, yapay zekâ devrimi onlar için adeta bir can simidi. Ya insan gücünüz azalacak ya yapay zekânız artacak ya da en ideali her ikisi birden olacak.

    İnovasyon Seçmenleri Geride Bıraktığında

    SJ: ABD hakkında çok güzel şeyler söyledin ve aslında savunduğun politikalar için pek çok açıdan harika bir rol model oluşturuyor. Ama ikinci Trump dönemiyle birlikte temel bilimsel araştırmalara ayrılan bütçelerin tırpanlandığını gördük. Üniversiteler hem maddi hem de ideolojik anlamda korkunç bir baskı altında. Dahası, siyasi yelpazenin bazı uçlarında bilime, bilim insanlarına ve politikaların bilimsel uzmanlık ışığında şekillenmesi gerektiği fikrine karşı giderek büyüyen bir nefret var. Tüm bunlar senin o hayalini kurduğun inovasyon odaklı ekonomi modeliyle taban tabana zıt. ABD ne kadar büyük bir bataklığın içinde?

    PA: Bir keresinde şaka yollu şöyle demiştim: Herhalde Trump yönetimi Draghi raporunu okudu ve Avrupa’nın haline acıdı. Madem Avrupa arayı kapatıp ABD’ye yetişemiyor, o zaman Amerika geride kalarak aradaki farkı kapatmaya karar verdi.

    Şakayı bir kenara bırakırsak, bence çok daha derinlerde yatan bir yara var. Hem ABD’de hem de belli ölçüde Fransa’da devasa kitleler, sistemin artık kendileri için işlemediğini hissediyor ve çareyi popülist liderlerde arıyor. Sorunun temelinde, küreselleşmenin ve bilişim teknolojileri devriminin ABD toplumunun geniş kesimlerini silindir gibi ezip geçmesi yatıyor; çünkü bu insanlar o fırtınaya zerre kadar hazırlıklı değildi. Belki de bu çöküşün en çarpıcı kanıtı, Anne Case ve Angus Deaton’ın “umutsuzluk ölümleri” adını verdikleri vakalardaki o korkunç artıştı. Siyasetçiler bu krizi ciddiye alma zahmetine katlanmadı ve haliyle o seçmenlerin büyük kısmı popülist sağın kucağına itildi.

    Benzer bir çıkmaz Fransa’da da var; kendini dışlanmış, unutulmuş ve hor görülmüş hisseden ciddi bir kesim popülist hareketlerin peşine takıldı. Bu tehdidi çok ama çok ciddiye almak zorundayız. Demokratlar bu seçmenlerin feryadına kulak tıkadı ve 2024 seçimlerini tam da bu yüzden kaybettiler.

    SJ: Bunun ABD’deki yansımalarından biri de yapay zekâya karşı giderek tırmanan öfke oldu.

    PA: Çünkü ABD, insanları koruyacak doğru iş gücü piyasası kurumlarından yoksun. Sağlam güvenlik ağlarına ihtiyacınız var. Bunları kurmazsanız, muazzam bir halk öfkesini tetikler ve popülizmin değirmenine su taşırsınız. Bakın Danimarka böyle bir tehditle boğuşmuyor; çünkü doğru güvenlik ağlarını zamanında inşa ederek popülizmi dizginlemeyi başardılar.

    SJ: Draghi raporu hakkındaki esprin aslında tam isabet. ABD, başta yeşil dönüşüm olmak üzere pek çok kritik cephede kan kaybediyor gibi görünüyor. Federal düzeyde ABD temiz enerji hedeflerinden büyük ölçüde çark etti. Avrupa bu boşluğu bir fırsata çevirip temiz enerjiyi dev bir Avrupa projesine dönüştürebilir mi?

    PA: Yeşil dönüşümün Avrupa’nın bayrağı devralabileceği bir alan olduğu tespitin çok doğru ama hayalperest olmamalıyız: Çin halihazırda güneş panellerinden elektrikli araçlara kadar pek çok yeşil sektörde zaten piyasayı domine ediyor. Avrupa’nın artık Çin’in henüz tekel kuramadığı alanlara odaklanması ya da teknoloji transferlerinden faydalanmanın bir yolunu bulması şart.

    Avrupa’nın gerçekten elinin güçlü olduğu alanlar var. Fransa’nın hâkim olduğu nükleer enerjinin yanı sıra; hidrojen, yeni nesil nükleer teknolojiler ve yapay zekâ alanlarında muazzam fırsatlar yatıyor. Ama Avrupa ülkeleri artık vites büyütmeli, aksi takdirde diğer sektörlerde de nal toplama riskiyle karşı karşıya kalacaklar.

    Yapay Zekâ Gelişmekte Olan Ülkeleri Geride mi Bırakacak?

    SJ: Sohbetimizi noktalamadan önce, yapay zekâ çağında orta gelir tuzağı meselesine değinmek istiyorum. Bu çetrefilli bir konu ve burada biraz daha beyin fırtınası yapmamız gerekebilir.

    Yapay zekâ son derece sermaye yoğun bir teknoloji olmasına rağmen, emek yoğun üretim yapan orta ve düşük gelirli ekonomilere inanılmaz bir hızla ve neredeyse hiçbir engele takılmadan sızıyor. Benim en büyük korkum, bu ülkelerin sırf teknoloji ellerinin altında diye körü körüne otomasyona geçmesi. Oysa ellerindeki sermaye ve iş gücü oranlarına baktığınızda, bu teknoloji onlar için hiç de doğru bir tercih olmayabilir.

    Bir yandan da küresel ticaretin kuralları baştan yazılıyor. ABD’nin gümrük tarifelerinden yakın zamanda vazgeçmeyeceği ortadayken, yapay zekânın orta ve düşük gelirli ülkelerin büyümesini ve yaşam standartlarını yükseltmesini daha da imkânsız hale getirip getirmeyeceğini merak ediyorum.

    PA: Bence endişelerinde son derece haklısın. Bu ülkeler bir yandan yapay zekânın yarattığı sarsıntıya ayak uydurmaya çalışırken bir yandan da gümrük duvarlarına toslarlarsa, o meşhur orta gelir tuzağına temelli saplanıp kalabilirler. İşte tam da bu yüzden, yapay zekânın gelişmekte olan ekonomilerde yayılmasını maddi olarak desteklemek (sübvanse etmek) hayati önem taşıyor.

    Daha az gelişmiş ülkelerin yarışta havlu atmaması için yapay zekâyı kendi ülkelerinin gerçeklerine uyarlamalarına yardımcı olmak, başta uluslararası kurumlar olmak üzere hepimizin görevi. Ufuk Akçiğit’in de araştırmalarında ortaya koyduğu üzere, eğitim de başarılı inovasyon politikalarının en kritik ayağı olacak.

    Eğitim sistemi sağlam temellere dayanan ülkeler, bu yeni teknolojileri kendi sistemlerine entegre etme konusunda çok daha avantajlı olacak. Biz iktisatta buna “özümseme kapasitesi” diyoruz. Beni asıl korkutan şey şu: Onlarca yıldır Branko Milanovic’in “fil eğrisi” adını verdiği o muazzam süreçten faydalandık; Çin ve Hindistan başta olmak üzere devasa gelişen ülkeler zengin ekonomilerle arayı kapattıkça, küresel yoksulluk ve eşitsizlik geriledi. Ama bugün o ülkeler çok sert rüzgarlara karşı yürüyor: Gümrük tarifeleri, yapay zekânın önlenemez yükselişi ve bu hıza uyum sağlama sancısı. Bu gidişat sadece o ülkelerin değil, hepimizin meselesi.

    SJ: Ben hala yapay zekânın eğitim sistemlerinin ve eleştirel düşüncenin altını oymasından endişe ediyorum. Yapay zekâ insanların elindeki becerileri alıp motivasyonlarını yerle bir ederken, onların daha “insan” olmalarına nasıl yardımcı olabilir ki?

    PA: Yapay zekânın kapıdan içeri sokulmadığı okulların bu denli hayati olmasının sebebi de tam olarak bu. Öğrenciler kendi başlarına okumayı, yazmayı ve matematik problemlerini çözmeyi öğrenmek zorundalar. Yapay zekâsız eğitim; ödevlerin okulda yapılması, kaliteli öğretmenler ve az mevcutlu sınıflar demektir. En büyük tehlike, yapay zekâyı eğitim sistemine çok erken ve çok agresif bir şekilde zerk etmemiz ve günün sonunda kendi başına düşünme yetisini kaybetmiş, zihinsel becerileri körelmiş bir nesille baş başa kalmamız.

    ©Project Syndicate

    Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

    Fotoğraf: Christian Lue 

    Dünya Ekonomi M Siyaset
    Paylaş Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp
    Önceki İçerikBeylerbeyi Sarayı ve Müzesi: Tarihin, Mimarinin ve Kültürel Mirasın Boğaziçi’ndeki Yansıması

    Diğer İçerikler

    Yazılar

    Beylerbeyi Sarayı ve Müzesi: Tarihin, Mimarinin ve Kültürel Mirasın Boğaziçi’ndeki Yansıması

    16 Haziran 2026 Bahadır Çelebi
    Videolar

    Mutlak But | Enes Özkan | Çavuşesku’nun Termometresi #313

    16 Haziran 2026 Enes Özkan, İlkan Dalkuç, Burak Bilgehan Özpek ve Ekin Keleş
    Videolar

    Bitmeyen İran Savaşı ve Değişen Orta Doğu | Mehmet Akif Koç | 2’li Görüş #92

    14 Haziran 2026 Bahadır Çelebi ve Mehmet Akif Koç

    Yorumlar kapalı.

    Güncel İçerikler

    Beylerbeyi Sarayı ve Müzesi: Tarihin, Mimarinin ve Kültürel Mirasın Boğaziçi’ndeki Yansıması

    16 Haziran 2026 Yazılar Bahadır Çelebi

    Plaka Tanıma Sistemlerinin Ekonomi Politiği

    12 Haziran 2026 D84 INTELLIGENCE Mert Söyler

    Sosyal Medya ve Oyun Sektöründe Yeni Dönem: “Çocuğun Üstün Yararı” ve Küresel Düzenlemeler

    10 Haziran 2026 D84 INTELLIGENCE Alper Işık

    Piyasaları ve Jeopolitiği Şekillendiren Temel Güçler

    6 Haziran 2026 Çeviriler PROJECT SYNDICATE Daktilo1984

    E-Bültene Abone Olun

    Güncel içeriklerden ilk siz haberdar olun




    Archives

    • Haziran 2026
    • Mayıs 2026
    • Nisan 2026
    • Mart 2026
    • Şubat 2026
    • Ocak 2026
    • Aralık 2025
    • Kasım 2025
    • Ekim 2025
    • Eylül 2025
    • Ağustos 2025
    • Temmuz 2025
    • Haziran 2025
    • Mayıs 2025
    • Nisan 2025
    • Mart 2025
    • Şubat 2025
    • Ocak 2025
    • Aralık 2024
    • Kasım 2024
    • Ekim 2024
    • Eylül 2024
    • Ağustos 2024
    • Temmuz 2024
    • Haziran 2024
    • Mayıs 2024
    • Nisan 2024
    • Mart 2024
    • Şubat 2024
    • Ocak 2024
    • Aralık 2023
    • Kasım 2023
    • Ekim 2023
    • Eylül 2023
    • Ağustos 2023
    • Temmuz 2023
    • Haziran 2023
    • Mayıs 2023
    • Nisan 2023
    • Mart 2023
    • Şubat 2023
    • Ocak 2023
    • Aralık 2022
    • Kasım 2022
    • Ekim 2022
    • Eylül 2022
    • Ağustos 2022
    • Temmuz 2022
    • Haziran 2022
    • Mayıs 2022
    • Nisan 2022
    • Mart 2022
    • Şubat 2022
    • Ocak 2022
    • Aralık 2021
    • Kasım 2021
    • Ekim 2021
    • Eylül 2021
    • Ağustos 2021
    • Temmuz 2021
    • Haziran 2021
    • Mayıs 2021
    • Nisan 2021
    • Mart 2021
    • Şubat 2021
    • Ocak 2021
    • Aralık 2020
    • Kasım 2020
    • Ekim 2020
    • Eylül 2020
    • Ağustos 2020
    • Temmuz 2020
    • Haziran 2020
    • Mayıs 2020
    • Nisan 2020
    • Mart 2020
    • Şubat 2020
    • Ocak 2020
    • Aralık 2019
    • Kasım 2019
    • Ekim 2019
    • Eylül 2019
    • Ağustos 2019
    • Temmuz 2019
    • Haziran 2019
    • Mayıs 2019
    • Nisan 2019
    • Mart 2019

    Categories

    • Asterisk2050
    • Bültenler
    • Çeviriler
    • D84 INTELLIGENCE
    • daktilo2
    • EN
    • Forum
    • Özetler
    • Podcast
    • PROJECT SYNDICATE
    • Röportajlar
    • Uncategorized
    • Videolar
    • Yazılar
    Konular
    • Siyaset
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Tarih
    • Kültür Sanat
    • Spor
    • Rapor
    • Gezi
    İçerik
    • Yazılar
    • Podcast
    • Forum
    • Röportajlar
    • Çeviriler
    • Özetler
    • Bültenler
    • D84 INTELLIGENCE
    Konular
    • Siyaset
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Tarih
    • Kültür Sanat
    • Spor
    • Rapor
    • Gezi
    Sosyal Medya
    • Twitter
    • Facebook
    • Instagram
    • Youtube
    • LinkedIn
    • Apple Podcast
    • Spotify Podcast
    • Whatsapp Kanalı
    Kurumsal
    • Anasayfa
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • Yazarlar
    • D84 Yayınları
    • İçerik Sağlayıcılar
    • Yayın İlkeleri ve Yazım Kuralları
    © 2026 DAKTİLO1984
    • KVKK Politikası
    • Çerez Politikası
    • Aydınlatma Metni
    • Açık Rıza Beyanı

    Arama kelimesini girin ve Enter'a tıklayın. İptal etmek için Esc'ye tıklayın.

    Çerezler

    Sitemizde mevzuata uygun şekilde çerez kullanılmaktadır.

    Fonksiyonel Her zaman aktif
    Sitenin çalışması için ihtiyaç duyulan çerezlerdir
    Preferences
    The technical storage or access is necessary for the legitimate purpose of storing preferences that are not requested by the subscriber or user.
    İstatistik
    Daha iyi bir kullanıcı deneyimi sağlamak için kullanılan çerezlerdir The technical storage or access that is used exclusively for anonymous statistical purposes. Without a subpoena, voluntary compliance on the part of your Internet Service Provider, or additional records from a third party, information stored or retrieved for this purpose alone cannot usually be used to identify you.
    Pazarlama
    Size daha uygun içeriklerin iletilmesi için kullanılan çerezlerdir
    • Seçenekleri yönet
    • Hizmetleri yönetin
    • {vendor_count} satıcılarını yönetin
    • Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
    Seçenekler
    • {title}
    • {title}
    • {title}