Fon vurgunuyla zirve yapan, sosyal medya yasaklarından gazetecilere uygulanan baskıya, bilgiye ulaşılmasını nasıl engelleriz anlayışına kadar vardığımız nokta, Kuzey Kore’ye rahmet okutacak bir seviyeye ulaştı. Bilim insanları, sanatçılar, ekonomistler, gazeteciler…
Son 20-25 günde Lale Özan Arslan tutuklandı, Fatih Ergin tutuklandı, Tuğba Tekerek tutuklandı. Mustafa Balcı, Sözcü Gazetesi’nde bir fotoğraf yayımladığı için tutuklandı. Şaban Sevinç tutuklandı, Selahattin Günday tutuklandı. Ali Tarakçı, “Bu hafta önemli bir bakan istifa edebilir” dediği için tutuklandı. Şaşırtıcı bir durum! Tutuklu, tutuklu, tutuklu… Tutukluluğun ne olduğunu ben biliyorum. Bu tutuklama kararını veren hâkim bilmiyor ama ben biliyorum; Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı adayı olarak ben biliyorum. İsmail Saymaz ev hapsinde, Murat Ağırel ev hapsinde. Neden? Millet hiçbir şey duymasın, hiçbir şey okumasın diye. Akıl alır gibi değil.
Herkes sosyal medya hesaplarını kaybediyor. Kaç yasak geldiğini artık hatırlamıyorum; 20 mi, 25 mi? Tutuklandığım hafta, 9-10 milyon takipçili sayfamı kapattılar. Sürekli yeni hesaplar açıyoruz, onlarla da uğraşıyorlar. “Shadowban” mi diyorlar, öyle bir şey; yani gölge bir engelleme sistemine tabi tutuluyoruz. Uluslararası bir iş birliği de var. Bunu nasıl başardıklarını İletişim Başkanlığı’na sormak lazım.
Ve son medya vurgunu: Halk TV operasyonu. Güzel ülkemizi operasyon sahasına çeviren akıl, Halk TV’ye el koyup yayınlarını kesti. Gerekçe olarak ihaleye fesat karıştırma, aklama gibi iddialar ileri sürüldü. Bunlar baştan sona yalan ve iftiradır. Akıllarınca milleti kandıracaklar. Operasyon bağımlısı bakan, ne yazık ki bu iktidarı da bağımlı hâle getirdi. Operasyon bağımlılığı başladı. Yalancılar girdabı, bütün AK Parti’yi sürükledi, türbülansa soktu. Herkesi, AK Parti’yi baştan aşağı uyarıyorum: Sizi bir operasyon girdabına sokan bir sürecin içindesiniz.
Allah size akıl fikir versin. Yargı marifetiyle kaybettiklerini telafi edebileceklerini, her şeye yeniden sahip olacaklarını sanıyorlar. Oysa milletin güvenini, milletin kendilerine olan inancını kaybettiler. Zehirli sarmaşık ne yazık ki iktidarı da partilerini de zehirlemiştir. Acil tedaviye ihtiyacınız var; sizi kurtarabilir miyiz bilmiyorum, ama bizim derdimiz milleti kurtarmak.
Bir televizyon kanalının yaşayıp yaşamayacağına siyasi iktidar değil, izleyiciler, yani millet karar verir. Millet beğenirse izler, beğenmezse izlemez. Siz benim annemin hangi kanalı izleyeceğine mi karışacaksınız? 80 yaşındaki annemi mi kandıracaksınız? Hadi oradan! Babamı ya da başkalarını mı? Millet beğenirse izler, beğenmezse izlemez. Siyasilere gösterdiği ilgi de böyledir: Millet bir partiyi ya da bir siyasetçiyi beğenirse oy verir, onu iktidara taşır; beğenmezse yüz vermez, parlamentoya bile sokmaz.
Sizin demenizle olmaz. Seçimi iptal ettiniz; 13 bin oyluk fark 806 bine çıktı. Beğenmezse bir sonraki seçimde 1 milyon 100 bine çıkar, şimdi en az 2 milyon olur. Milletin aklıyla alay edemezsiniz. Bu güzel insanları, 87 milyon yurttaşı hafife alıyorsunuz, öyle mi? Ama Allah’ın adaleti var, Yaradan izliyor, bu milletin de tokadı var; o günü göreceğiz. Medyanın da siyasetin de kaynağı halktır, millettir. Seçilmiş siyasilere, millet iradesine saygı duymayıp operasyon çekenlerin, halkın kanalına, milletin izleme tercihine saygı duymasını beklemek hayalciliktir, vasatlıktır, çürümüşlüktür, çökmüşlüktür.
Millet egemenliği, eşit yurttaşlık, özgürlük ve refah; bu uzun yürüyüşün dört büyük hedefidir. Bu yürüyüşte yükü yalnızca milletin yöneticileri ve temsilcileri taşımaz. Tarlada çalışanlar taşır. Ben tarlada büyüdüm, tütün tarlasında. Annem de buradadır; tütün tarlasında çalışırdı, 9-10 ineği vardı, ben de yanındaydım. Bağımız bahçemiz vardı. Tarlada çalışanı bilirim. Fabrikada üretim yapardık, emekçilerin yanında ben de çalıştım; onları da bilirim. Madende alın teri dökenleri, esnafı bilirim; esnaf çocuğuyum. Memurları tanırım; 12 yıldır onların haklarını, sendika hakkını savunuyorum. Girişimcileri, iş insanlarını bilirim; ben de girişimciyim, iş insanıyım. Kadınlar, gençler bu ülkeyi taşıdı. Hakkını arayan, örgütlenen, itiraz eden herkes bu yolculuğun ağır yükünü taşıdı, taşıyacak.
Tarihimize baktığımızda Kanun-ı Esasi ile başlayan anayasa arayışını, 1908’de yeniden açılan Meclis’i, 1920’de Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi’ni, 1923’te Cumhuriyet’i, 1946’da çok partili hayatı, 1950’de iktidarın sandıkla değişmesini ve 1961 sonrasında sosyal devletin, emeğin ve örgütlenme hakkının ilk kez anayasaya yazılmasını görürüz. Bunlar birbirinden kopuk dönemler değil, birbirini izleyen mücadelelerdir; aynı iradenin farklı aşamalarıdır.
Cumhuriyet’in kurucu iddiası yalnızca siyasi değil, toplumsaldı. Okuma yazma bilmeyen bir köylü ülkesinde alfabe değişti, okullar açıldı. 1926-27 doğumlu dedem, ailemde okuma yazmayı ilk öğrenen kişidir; bize Cumhuriyet öğretti. Kadınlar seçme ve seçilme hakkını Avrupa’nın birçok ülkesinden önce kazandı. Köy enstitülerinde köy çocukları öğretmen oldu; hem kitap okumayı hem toprağı işlemeyi öğrendi, öğretti. Hiç sanayisi olmayan bir ülkede devlet fabrikaları kuruldu. Nazilli’de basma, Karabük’te demir çelik fabrikası açıldı. O fabrikalar yalnızca kumaş ve demir üretmedi; işçi ve mühendis üretti, kasabaya hastane, kreş, kütüphane, sinema getirdi. Kamusal alanın ne demek olduğunu bu ülke o fabrikaların etrafında öğrendi.
Cumhuriyet’in söylediği şuydu: Bu ülkenin zenginliği bir avuç insanın değil, hepimizindir. Doğduğun köy, ailenin geliri, sosyal kimliğin kaderin olmayacak; devlet en zayıfın yanında duracak. Kırk haneli bir köyden gelip İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmak, 15,5 milyon yurttaşın oyuyla Cumhurbaşkanlığına aday gösterilmek, tam da bu Cumhuriyet’in eseridir.
Bu iddia her zaman tam olarak gerçekleşmedi. Eksiklerimiz, haksızlıklarımız, dışarıda bıraktıklarımız oldu. Ama Cumhuriyet’in yönü buydu: Artık hiçbir yurttaş tebaa değildi; özgürdü, eşitti, yurttaştı.
Bu yol dümdüz ilerlemedi. Darbeler, vesayetler gördük; partiler kapatıldı, seçilmiş siyasetçiler yasaklandı, sendikalar susturuldu, insanlar düşünceleri, kimlikleri, inançları yüzünden ağır bedeller ödedi. Ama bütün kesintilere rağmen millet, yürüyüşünü durdurmaya çalışanları eninde sonunda yendi. Bu milletin basireti, 200 yıllık demokrasi ve sandık geleneğinin ruhuyla başardı. Egemenlik hakkını kimseye devretmedi. Müdahale edenler, gasp etmeye çalışanlar, seçimi iptal ettirenler oldu; ama millet hakkını kimseye devretmedi.
Devletin karşısında yalnızca görevleri olan, hakkını talep edemeyen bir tebaa olmayı asla kabul etmedim, etmem. Hür yaşadım, hür yaşayacağım; hakkımdan vazgeçmedim.
Cumhuriyet, bu yürüyüşün en büyük sıçramasıdır. Egemenliğin sahibini tayin eden Cumhuriyet’tir: Millet. Cumhuriyet devleti bir kişinin, bir ailenin, bir zümrenin mülkü olmaktan çıkardı, yurttaşlığı eşitlik üzerine kurdu. Devletin bir kişinin, bir ailenin, bir zümrenin mülkü olması anlayışını gömdü; bitti o. Kimse oradan bir şey canlandıramaz. Demokrasi ise bu egemenliğin kullanılabilmesinin tek yoludur. “Egemenlik milletindir” demek yetmez; milletin bu egemenliği kullanabileceği yolların da açık olması gerekir. Bu konuda eksiğimiz çok fazla.
Seçim tam da bunun için vardır. Meclis bunun için vardır. Bağımsız mahkeme, özgür basın, sendika bunun için vardır. Siyasi partiler, sivil toplum, muhalefet bunun için vardır. Hiçbiri siyasetçilerin ayrıcalığı değildir; hepsi vatandaşın hakkını korumak için vardır. Şunun altını çiziyorum: Millet egemenliğinin gerçek ölçüsü, iktidarın nasıl seçildiği değildir; iktidarın, devletin sahibi olan millet tarafından değiştirilip değiştirilemediğidir. Değiştiremediğiniz bir iktidarı zaten asla denetleyemezsiniz; o size ait değildir. Bugün ortaya çıkan vurgun düzeni, ülkenin tam da bu noktada olduğunu gösteriyor.
Bugüne gelelim: Bu ülke sayısız adaletsizliğin ağırlığı altında. Seçilmiş belediye başkanları tutuklanıyor, belediyelere tehditle, şantajla çöküluyor. Ana muhalefet partisi ısmarlama davalarla dizayn edilmek isteniyor. Gazeteciler haber yaptıkları için tutuklanıyor. Hakkını arayan işçi, toprağını savunan köylü, “Bu düzeni kabul etmiyorum” diyen genç; gazla, copla, tutuklamayla karşılaşıyor. 500 bin insan hapiste; 500 bin.
Bu aslında bir çöküş hikâyesidir: Bir iktidarın çöküşü, ama aynı zamanda Cumhuriyet’in, adaletin ve demokrasinin çöküşü. Bu tablo nasıl oluştu? Neyin çöktüğünü anlamak için, cumhuriyetin, demokrasinin ve adaletin çöküşünün nasıl bir sonuca vardığını sizlerle, kıymetli halkımızla paylaşmak zorundayım.
Öncelikle Cumhuriyet’in çöküşü, kurumların çöküşü demektir; yani kurumlar vardır ama işlevleri yoktur. Birçok olayda bunu yaşıyoruz. Özellikle 2017 referandumuyla kabul edilen Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, yani bu ucube rejimin getirdiği çerçevede, 4 bine yakın makamı atayan tek bir kişi, Türkiye’deki bütün siyasetin ve bürokrasinin akışını tek başına belirliyor. Düşünün: Bir ilin bölge müdürünü de atayan Cumhurbaşkanlığı imzası, İstanbul’da Sazlıdere Barajı’nın içme suyu statüsünden çıkarılmasına da imza atıyor. Bu çok derin bir sorundur ve Türkiye’nin dünya ölçeğinde birçok alanda geriye gidişinin de sebebidir.
Kurumların çöküşünden söz ederken binaların yıkılmasını kastetmiyorum. Meclis açık, mahkemeler karar veriyor, denetim kurumları rapor yazıyor, bakanlıklar çalışıyor, üniversiteler ders veriyor, gazeteler basılıyor. Ama bütün bunlara rağmen kurumlar, millet adına yapmaları gereken asıl işi yapamaz hâle gelmiş olabilir. Bu tespit edilmeli, bu analiz yapılmalıdır; asıl çöküş budur.
Bir mahkeme vardır ama vatandaş adalet bulamaz; adaletle ilgili rasyonel verilere baktığımızda bunu görmek çok kolaydır. Bir Meclis vardır ama yürütmeyi denetleyemez; hatta yasama süreçleri de sekteye uğramıştır, çünkü Saray’da kanun hükmünde yürütülen işlemler Meclis’i yalnızca bir onay mekanizmasına dönüştürmüştür. Bir denetim kurumu vardır ama iktidara yakın olanı denetleyemez; ilerleyen bölümlerde bunun somut örneğini, İstanbul’la kıyaslayarak, rakamların nasıl 1’e 15 değiştiğini sizlere göstereceğim. Bir basın vardır ama vatandaş gerçeği göremez, öğrenemez; bugün sabah basın adına büyük bir trajediyi hep birlikte yaşadık. Bürokrasi vardır ama orada liyakatin yerini sadakat almıştır. Sadakatin yanı sıra, bir nepotizm hastalığının devletin her bürokratik kanalına girdiğini, yerleştiğini görmek mümkündür. İsmi geçen bazı siyasetçilerin ailece nasıl makamlara geldiğini, bu konuda hiçbir etik kuralın işletilmediğini yaşadık, yaşıyoruz. Dediğim gibi, çöküş tabelaların indirilmesi değil, kurumların millet için çalışamaz hâle gelmesidir.
Güçlü iktidar ile güçlü devlet aynı şey değildir. Hatta iktidar güç topladıkça devlet zayıflayabilir. Yetki tek merkezde toplanırken denge ve denetleme mekanizmaları etkisini yitiriyorsa, iktidarın gücü artarken devletin millet adına çalışma kapasitesi azalıyor demektir. Son yıllarda yaşanan dönüşüm tam olarak budur.
Bir parti kendisini devletle özdeşleştirdiğinde Cumhuriyet’in temel dengesi bozulur. O partiye yönelen eleştiri devlete saldırı sayılır, rakibi devletin düşmanı ilan edilir, çıkarı devletin çıkarı gibi sunulur. Bu çok tehlikelidir. Bugünkü sistemde aynı kişinin hem Cumhurbaşkanı hem bir siyasi partinin genel başkanı olması tehlikeyi daha da büyütür.
Oysa Cumhuriyet devletin sahibini çoktan belirlemiştir: Devletin sahibi iktidar değildir; devletin sahibi millettir. Kalıcı olanı geçici bir hesap için harcayan, tarih önünde ve millet huzurunda en ağır hesabı verir, verecektir. Kalıcı olanı korumak, geçici olanın ise görev süresi boyunca millet tarafından denetlenmesini sağlamak, Cumhuriyet’in en temel değeri ve duruşudur.
Bir memurun sadakati bir partiye, bir lidere, kendisini atayana değil; anayasaya, kanuna ve millete olmalıdır. Bir kamu görevlisi “Kanun ne diyor?” sorusundan önce “İktidar benden ne bekliyor?” diye telaşa düşüyorsa, devletin çürümesi başlamış demektir. Yükselmenin ölçüsü sadakat olduğunda bedeli yalnızca yükselemeyen liyakatli insan ödemez; bedeli millet öder. Çünkü yanlış atanan her yönetici, kötü verilen her karar, yapılmayan her denetim sonunda bir hastane kuyruğuna, bir okul sınıfına, bir fatura tutarına, milletin huzuruna ve barışına yansır.
Bir zamanlar devletin başı, partisiz ve birleştirici bir cumhurbaşkanı kimliğiydi. Orada seçilen kişinin eksiği de fazlası da, doğrusu da yanlışı da olabilir; ama kanunda tanımlandığı şekliyle Cumhurbaşkanı, hiçbir partiye ait olmayan, bağımsız kimliğiyle bu görevi yapmalıdır. Bugün bütün bu kavramlar birbirine girmiştir. 2017’de, olağanüstü hâl koşullarında, mühürsüz oylarla gölgelenmiş bir referandumla bu tehlikeli düzene geçilmiştir.
Bugün ülke, kimseye hesap vermeyen tek bir imzayla kararnamelerle yönetiliyor. Bir kesim, özellikle de Saray zihniyeti, “Devlet gitsin, ben kalayım” diyor ve devletin her kolonunu zedelemekten geri durmuyor. 87 milyonluk bir ülkenin kaderi, bir sarayın içindeki bir kişi ve çevresindeki birkaç kişi tarafından belirleniyor. Bu dar çevre giderek bir aile çevresine dönüşüyor. Devlet önce bir partinin devleti yapıldı; şimdi ülkenin önündeki asıl tehlikeli eşik, devletin bir ailenin devleti yapılmak istenmesidir.
Bu, Cumhuriyet’ten geri dönüş değil, tam gaz geri dönüş demektir. Cumhuriyet, devleti bir hanedanın mülkü olmaktan çıkarmak için kuruldu. Anayasa’nın dediği gibi, egemenliğin kullanılması hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz. Rakipsiz iktidarın bedelini milletin ödediği bilinciyle, Cumhuriyet’in bu değerine sahip çıkmamız belki de hayati bir meseledir.
Özgür basın, üniversite ve sendikalar, milletin seçebilme hakkının teminatıdır. Özgür basın iktidarın düşmanı değildir. Bu ülkede siyasi mücadele, siyasi yarış ilk kez yaşanmıyor; 1946’dan bu yana çok partili bir mücadele alanı için büyük bedeller ödendi. Bu mücadelede belki de en önemli işlevi özgür basın üstlenmiştir. Basın milletin gözü kulağıdır. Basını susturan iktidar yalnızca eleştiriden kurtulmaz, kendi gerçekliğini de kaybeder; performansını yitirir, varsa yeteneklerini de kaybetmeye başlar.
Üniversite, iktidarın duymak istediğini söylemek için değil; ilim ve bilim yeri olarak, doğru bildiğini araştırmak için vardır. Bilim, siyasi bir kararın gerekçesini üretmek için değil, gerçeği aramak içindir. Bugün bu ülkenin başına bela olacağını net bildiğim Kanal İstanbul gibi ucube bir projenin, tümüyle bir rant ve yağma projesinin bilimi, tekniği ve üniversiteleri nasıl bertaraf ederek yapıldığını bizzat yaşadım ve gördüm. Siyasetin talimatını yerine getirmek adına okudukları, biriktirdikleri her şeyi kenara attıkları bir süreci birebir yaşadım. Tek bir müzakere masasına bile katılmadıklarını gördüm.
Sendikalar, çalışanın patron karşısında yalnız kalmaması için vardır. Sivil toplum, yurttaşların devletin dışında da bir araya gelebilmesi için vardır. Bugün ülkede en çok dile getirilen tespitlerden biri, sivil toplumun artık kalmadığıdır.
Bu damarlar zayıfladığında toplumun kendi kendini düzeltme yeteneği de zayıflar. Yanlış politikaya itiraz edecek zaman azalır; haksızlığa uğrayanın sesini duyuracak örgüt azalır; iktidara gerçeği söyleyecek insan azalır. Dikkat edin, her otoriter dönemin ilk hedefi örgütlü toplumlardır. 12 Eylül’de de önce partiler kapatıldı, sendikalar susturuldu, işçi konfederasyonunun yöneticileri yargılandı. O sessizliğin içinde emeğin pazarlık gücünü kıran bir ekonomik program uygulamaya konuldu. Fabrikalar susturulmadan o program uygulanamazdı. Bunların hiçbiri tesadüf değil.
Adaletin, yani yargı bağımsızlığının ve hukuk devletinin vatandaşın güvencesi olduğunu hepimiz biliyoruz. Yargı da bağımsızlığını yitirmişse, vatandaşın hiçbir güvencesi kalmaz. Bugün bu ülkede on milyonlarca insanın hukuka olan inancı düşüyor; yetkili olup hukuka tekme vuranları, içimizi kanatan birçok kararı gördükçe, devlet mekanizmasının üzerinde çok büyük bir tehlike durduğunu hepimiz görüyor ve yaşıyoruz. Hep söylüyoruz: Adalet mülkün temelidir, yani devletin temelidir. Türk devlet geleneğinde “İl gider, töre kalır” denir; töre dediğimiz şey adaletin ta kendisidir, il dediğimiz şey de devletin kendisidir. Adalet çökerse devlet de çöker, vatandaşın güvencesi ortadan kalkar.
Yargı bağımsızlığı hâkimlerin ayrıcalığı değil, yurttaşın güvencesidir. Bir yurttaş mahkemeye gittiğinde karşısındaki kişinin kim olduğuna değil, yalnızca delile ve hukuka bakılacağından emin olmak ister. Karşısındaki kişi ne kadar güçlü olursa olsun, hangi makamda oturursa otursun, hangi çevreye yakın olursa olsun, hangi hukuka tabi olacağını bilmek ister. Yargıyı yöneten kurulun oluşumunda yürütmenin ve meclis çoğunluğunun ağırlığı arttığında, sorun yalnızca hukukçuların tartışacağı teknik bir mesele olmaktan çıkar. Yurttaşın en basit sorusunun cevabı belirsizleşir: Haksızlığa uğrarsam beni kim koruyacak? Bu soruya cevap bulunamaz. Yasa, zengini de yoksulu da köprü altında yatmaktan, sokakta dilenmekten, ekmek çalmaktan aynı şekilde men eder. Kâğıt üstünde ne güzel bir eşitlik; ama köprü altında yatan hiçbir zaman zengin olmaz. Kâğıt üstündeki eşitlik, hayattaki eşitsizliği böyle gizler.
Oysa bugün Türkiye’de kâğıt üstünde bile eşitlik kalmadı. Aynı suçla suçlanan birine şafak baskını, ötekine “gönüllü iade” uygulanıyor. Bir hukuk düzeninin son güvencesi, kendi en yüksek mahkemesinin kararlarıdır. O kararlar uygulanmıyorsa geriye hukuk değil, güç kalır. Türkiye’nin taraf olduğu sözleşme gereği bağlayıcı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uygulanmadı. Bir siyasetçinin, bir iş insanının tutukluluğu hakkında verilen ihlal kararları rafa kaldırıldı. Türkiye, kararlara uymadığı için Avrupa Konseyi’nin ihlal sürecine alınan ülkeler arasına girdi. Anayasa Mahkemesi’nin bir milletvekili hakkında verdiği hak ihlali kararı bir başka yüksek mahkeme tarafından tanınmadı; Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunuldu; o milletvekilinin vekilliği, Anayasa Mahkemesi’nin kararına rağmen Meclis kürsüsünden düşürüldü.
Kendi Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımayan bir düzende, yurttaşın hakkını arayacağı son kapı da kapanmış olur. Bugün cezaevinde komşumuz olan Can Atalay’dan Tayfun Kahraman’a, Kavala’ya kadar, insanların adil yargılanmayla ulaşmak istediği süreçlerin tıkanmasının acısını, bu insanların yüzlerinde, ailelerinde, hukukçularında yaşıyoruz. Bu toplumun aldatılmasının bedelini keşke o kararı verenler ödese; onlar ödemiyor, bu ülkenin insanları ödüyor.
Ahlak, adaletten söz etmek değil, güç sahibiyken de adalete razı olmaktır. Ahlak, rakibi susturmak değil, rakibinin hukukunu da koruyabilmektir. Aksini yapanlar ahlaktan söz edemez. Adaletsizlik devletin tüm kurumlarını sarar. Adaletsizlikle iktidarda kalacağını düşünenler, açık söyleyeyim, adaleti çöküşe sokarlar, iktidarı çökertirler, devleti çökertirler.
Bu çöküşle en önemli şey de kaybolur: Güven. O zaman huzur biter, ticaret biter, yatırımcı önünü göremez; esnaf kurala mı, ilişkiye mi güveneceğini bilemez. Genç, geleceğin kapısını emeğinin mi, etkili bir tanıdığın mı açacağını düşünmeye başlar. Yurttaş hakkını aramak yerine güçlü birini bulmaya çalışır. Hukukun yerini çıkar ilişkisi, liyakatin yerini sadakat, hakkın yerini ayrıcalık alır. Devletin çökmesi dediğim şey tam olarak budur.
Denetim de aynı nedenle hayatidir. Sayıştay ve Devlet Denetleme Kurulu gibi yapılar, iktidarı millet adına denetlemek için vardır. Denetleyen, denetlediği makamdan bağımsız olmalı ve yanlışı gördüğünde söyleyebilmelidir. Aksi hâlde denetim vardır ama denetleme yoktur; kurum vardır ama kurumsallık yoktur; kural vardır ama kuralın herkese uygulanacağına güven yoktur.
Bu ülkede yargıya güven, ifade ettiğim gibi, yüzde 15’lere kadar düşmüştür. Yargıya güvenmeyen bir toplum devlete de güvenmez.
Adaleti çökerttiğinizde devletin çökeceğinden az önce söz ettim. Tabloyu bir araya getirdiğimizde varılan yer şudur: Kurumlar ayaktadır ama işlevsizdir. Meclis vardır ama denetleyemez. Mahkeme vardır ama bağımsız değildir. Basın vardır ama özgür değildir; hatta kapatılıyor, kayyum atanıyor, gasp ediliyor. Sendika vardır ama gücü kısıtlanmıştır; sivil toplum çökmüştür. Ekonomi vardır ama emeğin üretimine değil, rant ekonomisine dayanır. Bütün bunların faturası her seferinde emeğiyle geçinen milyonlara kesiliyor.
İktidarı denetleyecek kurumları zayıflatmak da yetmedi. Geriye son bir denetim kaldı: Milletin sandıkta iktidarı değiştirme gücü. Şimdi o gücün nasıl elinden alınmak istendiğini anlatacağım. Bu, varılmak istenen yerin adını koymayı da gerektiriyor. O yerin adı totalitarizmdir. Kıymetli milletim, anlamı ağır bir kelime bu; gelişigüzel kullanmıyorum, öfkeyle de kullanmıyorum. Ne demek istediğimi anlatacağım.
Burada üç kavram öne çıkıyor: Otoriterlik, totalitarizm ve faşizm. Otoriter bir rejim iktidarı tek elde toplar, muhalefete bile bir alan bırakır; toplumun bir kısmını susturur ama hayatın her alanına girmez. Totaliter rejim bununla yetinmez; toplumun bütününü ele geçirmek ister. Devleti, partiyi, ekonomiyi, basını, okulu, aileyi, hatta insanların düşüncesini tek bir iradeye bağlamak ister; kendisinden bağımsız hiçbir şey bırakmak istemez. Totaliter iktidarın ilk işi insanları yalnızlaştırmaktır. Birbirine güvenmeyen, birbiriyle örgütlenemeyen, birbirinden korkan, kutuplaşmış insanlar ister. “Benden olmayan bertaraf olsun” anlayışının bu millete boşuna anlatılmadığı buradan anlaşılır. Çünkü yalnızlaştırılmış insan kolay yönetilir; yalnız insan itiraz edemez.
İkinci işi, gerçekle yalanı birbirine karıştırmaktır. Totaliter düzenin en ideal yurttaşı, doğruyla yanlış arasındaki farkı ayırt edemeyen, bir süre sonra umursamayan insandır. Her gün yeni bir yalan, her gün yeni bir düşman; düşmansız duramaz, her gün düşman üretir. Bir gün “terörist” der, bir gün başka bir şey uydurur. Bir süre sonra insan neyin doğru olduğunu sormaktan vazgeçer. Yalnızlık ve yalan, totaliter hayalin iki ayağıdır.
Faşizm ise bu düzenin tarihteki en karanlık biçimidir. Faşizm bir gecede gelmez; ekonomik krizin, korkunun, aşağılanmışlık duygusunun içinde büyür. Seçkinlerin bir kısmı onu kendi düzenlerini kurmak için yanına alır. İlk hedefi her zaman örgütlü toplumdur: Önce sendikalar, sonra muhalefet partileri, sonra basın, sonra bağımsız yargı ve en sonunda düşünen her insan.
İktidarı denetleyecek kurumlar zayıflatıldıktan sonra geriye tek bir denetim kalır: Milletin sandıkta iktidarı değiştirme gücü. Siyasi rekabetin tasfiyesi tam burada başlar. Bu, seçimlerin kaldırılması değil, çok daha sinsi bir yöntemdir: Seçim yapılır, sandık kurulur, oy kullanılır; ama milletin önüne kimin çıkabileceğine, hangi partinin kendi iradesiyle yönetilebileceğine, hangi seçilmişin görevinde kalabileceğine iktidar karar vermeye başlar. O zaman seçme hakkı kâğıt üstünde kalır, seçenek üretme hakkı ortadan kalkar.
Bunu üç kelimeyle anlatabilirim: Adaysızlaştırma, lidersizleştirme, partisizleştirme. Bu üç kelime, içinde bulunduğumuz davanın, bu mahkemenin ve iddianamenin, yani iftiranamenin net tarifidir. Bunlar üç ayrı mesele değil, aynı sonuca giden üç yoldur.
Seçim sonuçlarına müdahale, demokratik siyasetin temel kurallarının çiğnenmesidir. İktidar kendi rakibini seçemez; rakibi millet üretir. Bu kuralın bu ülkedeki ilk büyük kırılması 2019’da İstanbul’da yaşandı; az önce anlattım ve nasıl bir millet tepkisi doğduğunu da ifade ettim. İkincisi, milletin kararının tanınmaması artık bu ülkede gerçek bir ihtimaldir. Sonra gelen her şey, o günün, o sürecin devamıdır.
Siyasi partiler devletin şubeleri değil, milletin örgütlenme biçimleridir. Örgütlü toplumun ve örgütlü toplum ruhunun en büyük mücadelesi, mutlak butlan ihanetinin ardından operasyonlara karşı yeni bir partinin kurulması sürecinde asaletle verilmiştir. 2,5-3 aylık bir zaman diliminde, tarihe not düşecek biçimde özenli ve güçlü bir örgütlenme yaşandı. Bu da gösterdi ki her koşulda çare milletten doğar ve milletin azim ve kararlılığıyla şekil alır.
Büyük bir iftirayla, toplumun en güzel uzlaşıyla olgunlaştırdığı demokratik yönetimi kriminalize eden bir hükümete karşı verilen mücadelenin bir başka örneğine geçelim. Milletin seçenek üretme hakkı yalnızca aday çıkarmaktan ibaret değildir. Yurttaşlar ve siyasi hareketler dönem dönem yan yana gelebilirler, uzlaşabilirler. Daha önce birbirine hiç oy vermemiş toplumsal kesimler yeni bir çoğunluk kurabilirler. Demokratik siyasetin doğası budur.
Mülkiyet hakkının keyfî biçimde ihlal edildiği bir ülkeye maalesef yatırım gelmez, Sayın Başkan, Sayın Heyet. Kimse yatırım yapmaz; yatırım olmayınca işsizlik artar, yeni işler yaratılmaz ve millet açlık sınırının altında yaşar. Güven olmayınca enflasyon da düşmez. Güven ekonominin tek patronudur. Mülkiyet hakkına saldırı, ekonomide güveni sıfırlar ve ekonomiye ölümcül darbeyi vurur. Üç kuşaktır verilen bir ailenin emeğine, sudan bahanelerle kayyum atadınız. Böyle bir işlemin yapıldığı ülkede hiçbir ekonomik program tutmaz. “Mehmet Şimşek şöyledir böyledir” demeyin; o kendi işini anlatıyor, hukukla ilgili soru sormak ona düşmez. Hukuk olmadan maliyenin kitabını elli kez yazsanız bilginizin ne faydası olur? Hukuk olmadan olmaz, Sayın Başkan. Yükünüz ağır, çok ağır. Taşırsınız, taşımazsınız bilemem; siz taşırsanız millet ihya olur, taşımazsanız millet yükü alır.
Ben, kıymetli dostlarım, kıymetli yurttaşlarım, Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu şartları bu ülkenin kaderi olarak görmüyorum. Bu yurttaşların nasıl yaşayacağının, yine kendi ellerinde olan bir süreç olduğunu düşünüyorum. Yoksulluk kaderimiz değildir. Adaletsizlik kaderimiz değildir. Korku kaderimiz değildir. Kutuplaşma kaderimiz değildir. Sinmek kaderimiz değildir. Bir kişiye esir olmak hiç kaderimiz değildir. Gençlerimizin başka ülkelerde gelecek araması kaderimiz değildir. Kadınların kendilerini güvende hissetmediği bir ülke kaderimiz değildir. Depremde betonların altında 50-60 bin insanın ölmesi kaderimiz değildir. Çalışanın yoksul kaldığı, emeklinin geçinemediği, torununa 5 lira, 10 lira bile veremediği bir ülke kaderimiz değildir. Çiftçinin topraktan uzaklaştığı, köylerin boşaldığı, üretimin olmadığı, açlığın ve sefaletin kol gezdiği, kendine yetemeyen bir ülke olmak kaderimiz değildir. Girişimcinin önünü göremediği, burada üretemediği, yapamadığı buluşları dünyanın başka ülkelerinde yapıp bizim de buradan gurur duyarak el sallamamız kaderimiz değildir.
Bizim insanımız yeteneksiz değildir; bizim insanımız yeteneklidir. Dünya havada uçan, ters dönüp yeniden konan arabayı gösteren şovlar yapıyor. Bu şovu yapan ülkenin başındaki adam bizimle dalga geçer gibi “dostum, dostum” deyip bütün kötü işleri bize yaptırıyor. Biz de burada nelerle uğraştığımızı anlatıp çok sıkışınca “Eyy!” diye buradan nara atıyoruz. Bu sesi duymak bizim kaderimiz değildir. Vatandaşın kendi devletinden korktuğu bir düzen kaderimiz değildir.
Ben bütün bu kötülüklere razı değilim, çünkü bu ülkeyi tanıyorum. Bu milletin neler yapabileceğini biliyorum; enerjisini, zekâsını, vicdanını, çalışkanlığını biliyorum. Benden daha çalışkan, benden daha zeki, benden daha enerjili 10 milyonların bu ülkede yaşadığını biliyorum. Türkiye’nin en iyi hâline ulaşacağını biliyorum; inancım bu yüzden yüksek. Bu yüzden 12 metrekareden korkmadan sesimi yükseltiyorum. Bu yüzden 12 metrekare bana Türkiye Cumhuriyeti’nin 786 bin kilometrekaresi gibi geliyor. Bu yüzden birilerine saray bile 12 metrekareden küçük geliyor.
Türkiye hayaline bütün kalbimle, aklımla, ruhumla inanıyorum. Hayalim büyüktür, kardeşim. Herkes hayal kursun. Çocukken köyde, denize bakan yamaçtaki evimizde otururken önümden sahil yolundan arabalar geçerdi; vallahi dünyanın her yerini hayal ederdim. Başta İstanbul olmak üzere dünyanın her yerini… O arabayla oraya gidelim, o tırla oraya bir şey taşıyalım diye düşünürdüm; ticareti hayal ederdim, her şeyi hayal ederdim. 1976-77’den bahsediyorum; Trabzon’un Akçaabat ilçesine bağlı Yıldızlı köyünün sahilindeki yamaçtan, Karadeniz’e bakarken kurduğum hayallerden bahsediyorum. Etiler’den, Ulus’tan söz etmiyorum.
Türkiye hayalimizin temeli ve odağı insandır. Bu ülkenin en büyük milli serveti binalar, beton, betona gömülen şehirler, yollar, köprüler ya da madenler değildir; insanıdır. İnsan kaynağı bu cennet vatanın en büyük zenginliğidir. Her çocuğun yeteneği, minicik bebelerimizin içindeki cevherler, her gencin enerjisi, her kadının emeği, her yaşlının birikimi, her yurttaşın onuru… Türkiye’nin gerçek serveti budur.
Hayalimizin kapısı adaletle açılacak, çünkü adalet mülkün temelidir. Devlet gücünün meşruiyeti de vatandaşın devlete güveni de adaletten doğar. Ekonomik yoksunlukla adalet yoksunluğunun birbirini büyüttüğü bu düzeni değiştirmek zorundayız. Adalet yoksunluğunu bile aştık; adalet bitmek üzere. Vallahi billahi, Türkiye böyle sefil bir dönem yaşamadı. Adaletle ilgili sorunlu yıllarımız, sorunlu dönemlerimiz çok oldu; ama adaleti bu kadar göz göre göre yerle bir eden ve bunu açık açık söyleyen bir düzen olmadı.
Bu yüzden, Sayın Cumhurbaşkanı, seni uyarıyorum: Bunu yapanlar, sana da yapar!
İbn Haldun’un “Emir de kanuna, hukuka tabidir” sözüyle düşünmenizi istiyorum. Emir bile hukuka, kanuna tabidir. Oysa şu anda adalet sistemi, hukuka ve kanuna tabi olmayan emirlerle yönetiliyor. Aksi takdirde Şadi Şirazi’nin dediği gibi düşünmek zorunda kalırız: “Hükümdar yol vermezse eşkıya kervan basamaz.”
Temiz devlet yönetimini, temiz bürokrasiyi, temiz yargıyı, temiz siyaseti devlet reformumuzun merkezine koyacağız. Kamu gücünü kullanan herkesin millete hesap verebildiği, kamu kaynaklarının kapalı kapılar ardında değil, açık ve denetlenebilir biçimde yönetildiği bir düzen kurmak zorundayız. Ekonomik hayat için büyük önem taşıyan düzenleyici ve denetleyici kurumları bağımsız ve güvenilir hâle getirmek zorundayız; bunları yapacağız. Kapsayıcı devlet kurumlarıyla bu ülkeye kapsayıcı bir ekonomik ortam sağlayacağız.
İdarenin işlemleri açık ve denetlenebilir olacak. Devlet yönetiminin her kademesi hesap verecek, hesap vermek zorunda. Devleti yönetenler millete karşı sorumlu olacak. Makamları kibrin ve şatafatın değil, sadakatin ve hizmet anlayışının mekânı hâline getireceğiz. Koca koca binalar, şatafat, 500 metrekarelik odalar… Ben göreve geldiğimde 16 tane makam odası vardı; 16 makam odası, bu nedir? Türkiye Büyük Millet Meclisi, Gazi Meclis, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” mirasının ve emanetinin ana yeridir, hücresidir. Denetim gücü artmak zorundadır. Millî iradenin en geniş biçimde temsil edildiği Meclis, yeniden devlet yönetiminin gerçek denge ve denetim merkezi olmak zorundadır.
Güçlü devlet, nüfusunun yarısının sesini kısmayan devlettir. Halk TV’yi kapatmayan devlettir. T24’ü kapatmayan devlettir. Diğer muhalif televizyonları ve gazeteleri tehdit etmeyen devlettir. Gazetecileri hapse atmayan devlettir. Kadınların emeğini, bilgisini, liderliğini ülkenin geleceğine ortak eden devlettir. Ben güçlü bir annenin evladıyım, güçlü bir kadının eşiyim, güçlü bir kızın babasıyım, güçlü bir kadının abisiyim. Bütün kadınlar beni bu konumla düşünsün; ben memleketime böyle bakıyorum. Bütün kadınların güçlü olmasını istiyorum. Olmazsa bu devleti kurtaramayız, ey kadınlar.
Devlette, ekonomide, siyasette kadınların karar süreçlerindeki ağırlığı büyümek zorundadır. Güçlü devlet yalnızca iyi günlerin devleti olamaz. Deprem geldiğinde orada olacak, yangın çıktığında orada olacak; ama şov yapmayacak. Tedbirleri önceden alacak, milletini aldatmayacak. Vatandaş dolandırılmadan önce denetim kurumuyla orada olacak. Sınırlarımız tehdit edildiğinde orada olacak. Terör karşısında orada olacak ama terör ortamını yaratmayacak. Organize suça karşı orada olacak ama bütün sokakları, caddeleri suç örgütleriyle doldurmayacak. Vatandaş devlete en çok ihtiyaç duyduğu anda devlet yanında olacak. Afetlere, iklim ve gıda krizine, göçe ve olağanüstü durumlara hazırlıklı bir devlet.
Güvende olmak, kendinden farklı olandan korkmadan yaşamaktır. Düşüncesini özgürce söyleyebilmek, inancını özgürce yaşayabilmektir. Özgürce örgütlenebilmek, hakkını arayabilmek, itiraz edebilmektir. Başına bir iş geldiğinde devletinin seni geride bırakmayacağını bilmektir. Bir depremde devletin geleceğine, bir yangında, kazada, felakette yalnız kalmayacağına güvenmektir. Haksızlığa uğradığında karşındaki kim olursa olsun hukukun seni koruyacağına tamamen güvenmektir.
Huzur, devletine güvenen insanlardan oluşan toplumdur. Bunun kadar önemli bir güven daha vardır: Birbirimize güvenebilmek. Türkiye kendi içinde kavga etmekten yoruldu, yeter! Milleti böyle parçalaya parçalaya, çatık kaşlarla, asık suratlarla… Yeter! 20-25 yıldır aynı koltuktan insanlara korkuyu, öfkeyi, şiddeti göstermekten millet bıktı.
İnsan güler yüz istiyor, samimiyet istiyor, neşe istiyor, umut istiyor. Kimliklerimizi birbirimize karşı silah hâline getirmekten, mahallelerimizi birbirinden ayırmaktan, yaşam tarzlarımızı yarıştırmaktan, farklılıklarımızı sürekli bir korku sebebine dönüştürmekten yoruldu. Biz bunu değiştireceğiz. Biz bunu İstanbul’da yaptık; millet bundan memnun oldu, mutlu oldu.
Türkiye’yi zenginleştirmek zorundayız. Türkiye’nin zenginliğini birkaç kişinin zenginliğiyle ölçemeyiz; böyle bir rezalet olmaz. Bu ülkenin gerçek zenginliği vatandaşın hayatıdır. Çalışanın emeğinin karşılığını alabilmesidir. Emeklinin onuruyla yaşayabilmesidir. Çiftçinin ürettiğinin karşılığını alabilmesidir. Gencin iyi bir eğitimden sonra işe ulaşabilmesidir. Bir çocuğun hangi ailede doğduğuna bakılmaksızın yeteneğine göre büyüyebilmesidir. Bir kadının ekonomik bağımsızlığa sahip olabilmesidir. Vatandaşın çalışarak ev sahibi olabileceğine, çocuk okutabileceğine, geleceğini kurabileceğine inanıp inanmadığıdır; bu sorunun cevabını bulabilmektir. Bizim siyaset anlayışımızın ölçüsü budur.
Ürettiğimiz zenginliği adil paylaşacağız. İşçinin, çiftçinin, sanayicinin, esnafın, girişimcinin, sendikanın, kooperatiflerin, akademisyenin, gençliğin, kadının, yerel yönetimlerin ve meslek örgütlerinin katıldığı büyük bir Türkiye iktisat seferberliği başlatacağız. Büyük bir seferberliğe ihtiyacımız var; çok geriye düştük, ey dostlar. Çok geriye düştük, ey halkım. Bir aldatmacayla karşı karşıyayız. Uyan, ey halkım! Ayağa kalk, ey halkım! Harekete geç, ey halkım! Sesini yükselt, ey halkım!
Planlamayı girişim özgürlüğüyle, kamusal aklı piyasanın yaratıcılığıyla, sosyal adaleti üretim gücüyle birleştireceğiz. Hedefimiz üretken, adil, özgür, sürdürülebilir, dünyayla rekabet edebilen bir ekonomi olacak. İktisadi anayasamızı birlikte yazacağız. İşçinin, çiftçinin, sanayicinin, esnafın, girişimcinin, sendikaların, kooperatiflerin, akademisyenlerin, gençlerin, kadınların, yerel yönetimlerin birlikte ayağa kalktığı bir Türkiye yaratacağız.
Ne keyfî devletçilik ne kuralsız bir ekonomi; ne yalnızca borçla dönen bir düzen ne de birkaç çevreye imtiyaz dağıtan bir büyüme modeli. Planlamayı girişim özgürlüğüyle, kamusal aklı piyasanın yaratıcılığıyla, sosyal adaleti üretim gücüyle buluşturacağız. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin yeni kalkınma rotasını çizeceğiz. Yapısal reformları kararlılıkla hayata geçirerek üretimde, teknolojide, verimlilikte ve katma değerde büyük bir sıçrama gerçekleştireceğiz.
Bu sıçramanın anahtarı güvendir; ekonominin patronu güvendir. Hukuka, kurumlara, kurallara ve yarına duyulan güven bu topraklara döndüğünde yatırım da dönecek, üretim de büyüyecek. Üreten kazanacak, yatırım yapan kazanacak, alın teri kazanacak, bilgi teknolojisi ve girişimcilik kazanacak. Zenginleşme sosyal adaletle birlikte ilerleyecek. Hiç kimse tek başına kurtulmaya çalışmayacak; tek başına kurtuluş yok, ya hep beraber ya hiçbirimiz. Birlikte üreteceğiz, birlikte güçleneceğiz, birlikte zenginleşeceğiz; ürettiğimiz refahı adil biçimde paylaşacağız. Ülke büyüyecek, milletin sofrasındaki ekmek küçülmeyecek. Refahı rakamlarla değil, insanların hayatında göreceğiz.
Bu Cumhuriyet’in makbul vatandaşı olmayacak, makbul olmayan vatandaşı da olmayacak. Devletin karşısında boynu bükük insan değil, devletin eşit sahibi olan yurttaş olacak. Bir yurttaşın hakkı soyadına, kimliğine, inancına, siyasi görüşüne, servetine veya iktidara yakınlığına göre değişmeyecek. Kimse hakkını isterken minnet etmek zorunda kalmayacak. Kimse düşüncesini söylerken “Başıma ne gelir?” diye korkmayacak. Kimse inancını yaşadığı, kimliğini ifade ettiği, demokratik sınırlar içinde örgütlendiği için kendini ikinci sınıf hissetmeyecek.
Kadınlar hayatın her anında eşit ve özgür olacak. Tüm farklı inançların huzur içinde, eşit şekilde yaşamasının teminatı olan laikliği koruyacağız. Vatandaşları yerli ve milli olanlar ve olmayanlar diye ayırmayacağız; herkesi milli sayacağız, herkesi yerli yerinde göreceğiz. Bütün vatandaşlarımızı makbul, bütün vatandaşlarımızı muteber sayacağız. Herkes kimliğini, inancını, siyasi görüşünü gururla, güvenle, korkusuzca yaşayacak. Herkes farklı olabilir ama herkes eşit olacak. Cumhuriyet herkesin Cumhuriyeti olacak. Bizim Türkiye hayalimiz bu kucaklaşmadır; tarihiyle, coğrafyasıyla, bütün sosyal ve kültürel dokusuyla bir buluşmadır.
86 milyonu candan dinleyeceğiz. Tek bir yurttaşımız bile kendisini eşit hissetmediğini söylüyorsa bunu ciddiye alacağız ve devletin, siyasetin çözmesi gereken bir mesele olarak göreceğiz. Eşit vatandaşlığı yalnızca kanun önündeki eşitlik olarak görmeyeceğiz. İnsanların kendi kimliklerini, dillerini, kültürlerini, inançlarını özgürce yaşayabildiği, ortak yurttaşlıkta buluşurken farklılıklarını saklamak zorunda kalmadığı bir demokratik hayat kuracağız.
Adil ve serbest bir siyasi rekabet ortamı sağlamak zorundayız. Rakipsiz siyaset kabul edilemez. Bütün bunların güvencesi demokrasidir. Rakiplerinden korkan bir iktidar kabul edilemez. Devlet gücünü kullanarak kendine rakip seçen bir iktidar kabul edilemez. Millet kimi istiyorsa aday o olur. Millet hangi partiyi istiyorsa onu kurar, hangi siyasi hareketi istiyorsa onu büyütür, hangi ittifakı istiyorsa onu oluşturur, kimi istiyorsa onu iktidar yapar.
Gerçek rekabet yalnızca iktidarı değiştirme imkânı değildir; en iyi fikrin, en iyi kadronun, en iyi çözümün yarışmasıdır. Siyasette rekabet güçlendikçe devletin, ekonominin ve toplumun rekabet kapasitesi de güçlenecektir. Rekabeti ortadan kaldıran siyaset yalnızca muhalefeti değil, ülkenin tamamını zayıflatır. Bilim insanının, girişimcinin, sanatçının, sporcunun, gencin dünyadaki rakipleriyle yarışabilmesi için önce kendi ülkesinde adil kurallara, özgürlüğe, fırsat eşitliğine güvenmesi gerekir.
Ben içine kapanmış bir Türkiye hayal etmiyorum. Dünyada sözü dinlenen bir Türkiye hayal ediyorum: Öngörülebilir, güvenilir, itibarlı bir Türkiye. Dış politikasını hamasetle değil; akılla, bilgiyle, liyakatle, stratejik devlet anlayışıyla yöneten bir Türkiye. Ulusal bağımsızlığımızı koruyan, vatandaşın refahını sağlayan, bölgesinde barış üreten, dünyada itibarı yüksek, demokratik bir Türkiye istiyoruz.
Vatandaşın pasaportunun değerli olduğu bir Türkiye istiyoruz. Avrupa, Karadeniz, Akdeniz, Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya arasındaki eşsiz konumunu milletin refahına dönüştüren bir Türkiye istiyoruz. Dünyada güçlü, dönüştürücü, lider bir Türkiye istiyoruz. Dış politikadaki pusulamız, Türkiye’nin uzun vadeli milli çıkarları, barış, öngörülebilirlik ve kurumsal akıldır. Türkiye gelişmeleri yalnızca izleyen değil, çözüm öneren ve yön veren bir ülke olmalıdır.
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bütünleşmesi tarihsel ve jeopolitik bir sorumluluktur. Bu, bir dış politika tercihi olmanın ötesinde, Cumhuriyetimizin çağdaşlaşma yolculuğunun doğal bir devamıdır. Biz Avrupa’nın kapısında bekleyen değil, ortak geleceğe eşit haklarla katılan bir Türkiye istiyoruz; çünkü güçlü ortaklık eşitlikle kurulur. Avrupa Birliği bugün adaylık ile üyelik arasındaki yolu yeniden tasarlamaya çalışıyor ve bizi çok uzakta görüyor. Türkiye bu tasarımın dışında kalmamalıdır. Masada olmayanın geleceği başkaları tarafından yazılır; biz o masada yerimizi alacağız.
Beni hapse atabilirsiniz, zindana tıkabilirsiniz. Avukatımı yanıma sanık olarak getirebilirsiniz. Sesimi, yüzümü, fotoğrafımı yasaklayabilirsiniz. Kitabımı toplatabilirsiniz. Babamın emekli maaşına el koyabilirsiniz. Oğlumun özgürlüğünü kısıtlayabilirsiniz. Aileme her türlü saldırıyı yapabilirsiniz. Ama benim irademe sahip olacak kişi anasının karnından doğmadı.
Ben milletimi temsil ediyorum. İnandığım ülküden, demokratik hukukun egemen olduğu özgür ve eşit bir Türkiye inancından asla vazgeçmeyeceğim. Baskılarınız, psikolojik operasyonlarınız, akşamdan sabaha geliştirdiğiniz stratejileriniz, dün bugün kurduğunuz mahkemelerle tutuklamaya çalıştığınız, tutukladığınız masum insanlarla yaptığınız operasyonlar, karalamalarınız, kampanyalarınız vız gelir tırıs gider.
Ben size çöp tenekesi muamelesi yapıyorum, çünkü benim irademe millet iradesi eşlik ediyor; benim iradem tarih şuuruyla hareket ediyor. Eskiden beni sürekli rüyanızda görüyordunuz, adım gibi eminim. Şimdi kabusunuz daha da büyüdü, bunu bilin. Çünkü bana yaptığınız haksızlık çoktan şahsımı aşmıştır; doğrudan milletin iradesine, Cumhuriyet’in adalet idealine ve ilahi adalete yönelmiştir.
Bu salonda suç yok, bu salonda suçlu yok; ben kararımı verdim. Bu salonda siyaset var, sandık var, milletin iradesi var. Vereceğim hesap da aradığım adalet de yalnızca yüce milletimin vicdanında, hakkın şaşmaz terazisindedir. Herkes şunu çok iyi bilsin: Zulüm karşısında boyun eğmek, haksızlık karşısında susmak bizim inancımızda yoktur.
Bu sözleri tekrar edeceğim: Onlar sanıyor ki biz sussak mesele kalmayacak. Oysa biz sussak tarih susmayacak. Tarih sussa hakikat susmayacak. Onlar sanıyor ki bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Oysa bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulmayacaklar. Vicdan azabından kurtulsalar tarihin azabından kurtulmayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar.

