“Burnham, merkezin asıl işinin yerel yönetimleri kontrol etmek değil, yerel yönetimlerin ürettiği en umut verici çözümleri ülke geneline yaymak olduğu bir devlet yapısı inşa edebilir. Önümüzdeki 100 günün gerçek sınavı, farklı yönetim düzeylerinin birlikte nasıl çalışacağı olacak.”
Yazar: Mariana Mazzucato
University College London’da (UCL) inovasyon ekonomisi profesörü.
Çeviri: Mert Söyler
Başbakan olarak ilk sabahında Andy Burnham evsizlere yardım eden bir kurumu ziyaret etti ve Greater Manchester belediye başkanı olarak yürüttüğü “Önce Konut” stratejisini genişleterek ülke çapında sokakta yaşamayı sona erdirme sözü verdi. Bunu yaparken, kendi yönetim modelinin de ilk sinyallerini vermiş oldu: Kaynakları merkezden sağlayan, ancak hizmetin ulaştırılmasını ve bu süreçten çıkarılacak dersleri yerel yönetimlere emanet eden bir devlet anlayışı.
Burnham’ın yetki devri gündemi etrafındaki tartışmalar, çoğu zaman Manchester ile Westminster veya yerellik ile merkeziyetçilik arasında sahte bir ikilem yaratıyor. Oysa gücü “yaşadığınız yere” geri vermekle ulusal düzeyde yetkin bir devlet mekanizmasını yönetmek arasında bir çelişki olmak zorunda değil.
Burnham’ın “savaş sonrası dönemden bu yana en büyük sosyal konut inşası programını yönetme” vaadini ele alalım. Vizyonun netliği ve finansman mekanizmaları merkezden gelse de, uygulamanın sahadaki belediyelere ve yerel yönetim birliklerine bırakılması öngörülüyor. Başarılı bir icraat için her bir parça ve bu parçalar arasındaki bağ en az diğeri kadar hayati önem taşıyor.
Güçlü Merkez ile Güçlü Yerel Yönetimler Birbirine Rakip Değil
Asıl mesele hiçbir zaman güçlü bir merkez ile güçlü yerel yönetimler arasında seçim yapmak değildi. Asıl önemli olan, bu ikisinin birlikte çalışacak şekilde kurgulanıp kurgulanmadığı, merkezin diğer bölgelerin kullanabileceği bir itici güç yaratıp yaratmadığı ve yerelden elde edilen derslerin tekrar merkeze ulaşıp ulaşmadığıdır.
Bu etkileşimi doğru kurarsanız sistem kendi kendini besler; ama yanlış kurarsanız İngiltere’nin son iki yıldır yaşadığı tabloyu kalıcı hale getirirsiniz: Merkezden büyük bir coşkuyla duyurulan hedeflerin sessizce rafa kaldırılması veya kalıcı çözümlere dönüşmeyen kısa vadeli başarılara indirgenmesi.
Neyse ki şehirler, merkezin kendilerini izleyip izlemediğine bakmaksızın zaten “yaparak öğrenme” sürecini benimsediler. Manchester’ın Bee Network’ü, otobüsleri kamu denetimine alarak yerel ulaşım otoritesine güzergâh ve ücretleri parça parça özel sözleşmelerle değil, tek ve bütüncül bir ağ olarak nasıl planlayacağını gösterdi. Camden’ın COVID-19’a verdiği tepki, insanları sokaklardan kurtarıp barınaklara yerleştirmek için gerçekten neye ihtiyaç duyulduğunu kanıtladı. Bu tür örneklerde asıl can alıcı nokta, çıkarılan spesifik derslerin (hangi yeteneklerin işe yaradığı, önce hangi ilişkilerin kurulması gerektiği, hangi yaklaşımların tıkandığı) kayıt altına alınıp ihtiyaç duyulan bir sonraki yere aktarılıp aktarılmadığıdır.
Çalıştığım enstitünün Bloomberg Philanthropies ile birlikte dünya çapında onlarca şehirde geliştirdiği Kamu Sektörü Kapasite Endeksi tam da bu aktarım kopukluğunu gidermek için oluşturuldu. Endeks, hükümetleri basitçe sıralamak yerine; hangi becerilerin (kurum içi müzakere, veri kullanımı, birimler arası koordinasyon) başarı getirdiğini ve hangilerinin eksik olduğunu anlamak için ortak bir dil sunuyor. İyi bir yerel deneyi aktarılabilir bir modele, birbirinden kopuk pilot uygulamaları ise tutarlı ve sürekli kendini geliştiren bir sisteme dönüştüren şey bu tür içgörüler.
Burnham’ın İlk Mesajı: Yerelde Uygulanan, Merkezden Desteklenen Politikalar
Burnham, yetki devrini yeni hükümetin temel önceliği yapmakta haksız değil. Ekonomik büyüme sadece Hazine’nin açıkladığı genel rakamlarda kalamaz; Rochdale ve Sunderland gibi yerlerde de bizzat hissedilmelidir. Ama devredilen yetkinin hâlâ bir motora ihtiyacı var. Yerel kurumlar bu özerkliği ancak doğru kapasite ve yeteneklere sahiplerse anlamlı sonuçlara dönüştürebilirler.
Bu doğrultuda yerel yönetimlerin şunlara ihtiyacı olacak: Özel sektör ortaklarının dayattığı şartları kabul etmek yerine kamu yararını gözeten anlaşmaları güvenle şekillendirebilecek müzakereciler; alım güçlerinin yarattığı kamu değerini nasıl maksimize edeceğini bilen satın alma ekipleri; ve özel sermayenin riskini azaltmakla yetinmeyip ilk elden yatırımcı gibi hareket eden kamu finansman araçları. Bölge sakinlerine yatırım kararlarında söz hakkı vermek için tasarlanan 30 milyon sterlinlik yerel sosyal yatırım fonu Camden Toplumsal Refah Fonu gibi, Greater Manchester İyi Büyüme Fonu da bu yaklaşımın tohumlarını taşıyor.
Aynı zamanda, ulusal misyonları belirleyebilecek ve sonuç odaklı bir sanayi stratejisi aracılığıyla farklı sektörleri harekete geçirebilecek tek güç devlettir. Devlet, çeşitli yerel stratejileri parçalarının toplamından daha büyük ve tutarlı bir çerçevede bir araya getirebilir. Bunlar, net sıfır emisyona ulaşmak veya iyi iş imkanları ile dayanıklı tedarik zincirleri yaratmak gibi, yerel kurumlara uğrunda çaba sarf etmeye değecek ortak ve net hedefler etrafında şekillenmelidir.
Yerel Başarılar Nasıl Ulusal Politikaya Dönüşür?
Eşit derecede önemli bir diğer konu ise, güncellenmiş bir mali çerçevenin stratejik ve uzun vadeli yatırımları günlük harcamalardan ayırabilmesi; böylece yatırım yapmak için borçlanan bir yerel yönetim ile bütçe açığını kapatmak için borçlanan bir diğeri aynı kefeye konmamış olur. Bütçe Sorumluluğu Ofisi, kamu yatırımlarındaki GSYİH’nin %1’i oranındaki kalıcı bir artışın, 50 yıl gibi uzun bir vadede ekonomik çıktıyı %2,5 oranında artırabileceğini öngörüyor. Bu potansiyeli fark eden ve ulusal misyonları tek bir bakanlığın harcama kalemi olarak değil, tüm hükümetin ortak görevi olarak gören bir Hazine, iddialı hedeflerin baskı anında ilk vazgeçilecek şeyler olmasını engelleyebilir.
Bu reform vizyonunun hiçbiri yetki devriyle çelişmiyor. Aksine, yetki devrini kalıcı kılacak olan şey tam da bu. Üzerinde daha az durulan ve daha zorlu olan görev ise yerel deneyimlerin sisteme geri bildirimini tesadüfi değil, rutin bir hale getirmek. Bunu sağlamak için Birleşik Krallık’ın sadece uzun vadeli yatırımları ödüllendiren yeni mali kurallara değil; aynı zamanda işi dışarıya havale etmek yerine müzakere edebilecek donanıma sahip bir bürokrasiye ve yerel deneyimlerin (bizim kapasite endeksimiz gibi) kendi sınırları içinde kaybolup gitmesini engelleyerek daha geniş bir sisteme entegre edilmesini sağlayacak mekanizmalara ihtiyacı var. Bu, merkez ile yerel yönetim arasında bir seçim yapmayı gerektirmiyor; tam tersine, bir yerde öğrenilenin diğerini güçlendirmesi için ikisi arasında bir bağ dokusu oluşturmayı zorunlu kılıyor.
“Önce parti değil, önce yerel” yaklaşımı çok doğru bir içgüdü. Üstelik başbakanlık koltuğuna oturan bir belediye başkanı, önceki birçok başbakana kıyasla çok ender bir fırsata sahip. Burnham, merkezin asıl işinin yerel yönetimleri kontrol etmek değil, yerel yönetimlerin ürettiği en umut verici çözümleri ülke geneline yaymak olduğu bir devlet yapısı inşa edebilir. Önümüzdeki 100 günün gerçek sınavı sadece gücün Whitehall’dan Manchester’a geçip geçmeyeceği değil, farklı otoritelerin birlikte nasıl çalışacağı olacak.
Tüm bu gelişmelerin yansımaları Westminster’ın, hatta Birleşik Krallık’ın sınırlarını aşıyor. İngiltere, Aralık 2026’da G20 Dönem Başkanlığını devraldığında, yerel odaklı politikaların ve ulusal sanayi stratejilerinin kapsayıcı büyümeyi nasıl ortaklaşa tetikleyebileceğini dünyaya gösterme şansına sahip olacak. Birleşik Krallık, yerel deneyimlerini dünya sahnesine taşıyarak iyi ve sürdürülebilir büyüme konusundaki küresel diyaloğa çok büyük bir katkı sunabilir.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

