Aleksander Soljenitsin’in İlk Çember romanında, Sovyetler Birliği’nde devletin ihtiyacı olan bilimsel araştırmalara yardımcı olmaları için bilim adamlarının tutulduğu Şaraşka hapishanesinde yapılan bir ahlak tartışması görürüz. Bir insanın yaşamaya devam edebilmek için diğer insanlara zarar vermesinin ahlaki bir sorun mu yoksa yaşama mecburiyetiyle açıklanabilecek doğal bir tepki mi olduğu konuşulur.
Bu konu oldukça manidardır çünkü her biri bir ihbar sonucu hapishaneye atılmış olan bilim insanlarından, diğer insanların telefon konuşmalarını dinleyen ve konuşanların sesine göre kimliklerini tespit etmeyi başaran bir makine yapmaları istenmiştir. Bu projeye katılmayanlar yeniden Gulag çalışma kamplarına gönderilecek, katılanlar ise başarılı olunması halinde özgürlüklerine kavuşacaklardır. Ahlaki sorun bu noktada başlar. Bir bilim adamının başarılı olması, bir masumun tutuklanmasına yardımcı olabilecek bir makineyi tasarlamasına bağlıdır. Bu sıfır toplamlı bir oyundur. Birisinin kazanması için diğeri kaybetmelidir. Gladyatörler çağı geri dönmüştür!
Bu krizi Şaraşka’nın aydınları çözemez ve hayatı Sovyetlerin yaşadığı bütün badirelerden etkilenmiş olan, bu tecrübelerden bir bilgelik çıkartan temizlik görevlisi Spiridon’a sorarlar. “Kurt masumdur ama yamyam suçlu” der. Bir insanın etini yemek eğer bir tercih sonucu ortaya çıkmışsa bunun adı yamyamlıktır. İnsanı yamyam yapan şey, diğer seçenekler arasında başka bir insanın etini yemeyi tercih etmesidir. Öte yandan kurt köpeğinin seçeneği yoktur, seçeneği algılayacak bir zihni de yoktur. Doğası, onu, insanın etini ısırmaya mecbur eder. Spiridon’un yalın bilgeliği büyük bir aydınlanma yaratır.
Lakin tartışma burada berraklaşır ama bitmez. Başka bir insanın hayatını mahvetmek ve özgürlüğünü kazanıp daha iyi bir duruma gelmek mi, yoksa nispeten daha konforlu ve medeni olan Şaraşka’yı bırakıp daha kötü bir duruma geçmek, yani çalışma kamplarına gitmek mi? Yamyamlık ve kurt köpeği olmak nerede başlar burada? İnsanın kendisini başka insanlar için feda etmesinin sınırı nerede çizilir?
Sınır başkasının cehennemi olmak ve bunu bir bilinç dahilinde yapmaktır. Bir kötülüğün parçası olmak ve yapılan eylemin mutlak kötülük olduğunun farkında olmaktır. Bilinç ve farkındalık, yamyamı kurt köpeğinden ayırır. Yamyam başka bir insanın etine dürtüsel olarak yönelmez. Yani diğer besinler dururken insan etine yönelik bir bilinç geliştirir. İnsan eti yemeyi hayal etmek ve bu düşünceyi zihninde gezdirmek yamyamın midesini bulandırmaz, onu tiksindirmez. Yönelebileceği bütün alternatifler arasında insan eti ona daha cazip görünür. Yamyamlık bu bakımdan bir açlık sorunu değil bir doyum sorunudur.
Tarihçi Josephus’un günlükleri, Roma’nın Kudüs kuşatmasını bütün insani dramlarıyla ayrıntılı bir şekilde ele alır. General Titus kenti kuşatmış ve Yahudilerin direncinin kırılmasını beklemiştir. Halk açlıktan kırılmaktadır ve kentte artık yiyebilecekleri fare bile kalmamıştır. Bir et kokusu alınca kalabalık kokunun geldiği eve hücum eder. Ev, esasında, varlıklı bir ailenin kızı olan Bethezubalı Meryem’e aittir ve kuşatmanın başından itibaren defalarca yağmalanmıştır. Meryem’in artık yiyecek hiçbir şeyi kalmamıştır. Gelen et kokusu emzirdiği bebeğinin etidir. Onu kesip pişirmiştir. İçeri gelenlere korkutucu bir soğukkanlılıkla davrandığı söylenir. “Bir kadından daha korkak bir anneden daha merhametli olmayın” dedi insanlara. “Buyurun diğer yarısını da siz yiyin”. Evi basmaya gelenler korktular, tiksindiler ve evi terk ettiler. Meryem aleni şekilde delirmişti. Açlık, susuzluk ve travma gibi uç durumlarda beynin muhakeme yeteneğini kaybetmesi mümkündür. Meryem böyle bir kriz yaşamıştı işte. Muhakemesi çökmüş içgüdüleri devreye girmiş ve makine en sonunda hükmünü Meryem’i hayatta tutacak şekilde vermişti. Meryem bir insanın etini, hem de kendi emzirdiği bebeğinin etini yemiştir. Ama Meryem yamyam mıydı? Bütün bunları delirmeden yapabilmiş miydi? Bebeğinin etini yemek onun için bir arzunun tatmini ya da sonrasında düşündükçe mutlu ve tam hissettiği bir eylem miydi?
Bu yüzden, kişinin yamyam olup olmadığına karar vermek onun sadece ölmemek için insan eti yemesiyle değil, insan eti yedikten sonra hayatta nasıl kaldığıyla ilgili, nasıl hissettiğiyle de ilgilidir. Yaşam, eskisi gibi devam edemez. Yaşamak için verilen ödünler, yaşamanın kendisini de değersizleştiren bir hal alır. Yamyam olmayan birisinin hissetmesi gereken budur.
Kimin yamyam olmadığını tespit etmek bize yamyamın kişiliğini ifşa eden şey aslında. Yamyam, aç kaldığı için değil doymadığı için insan eti yer. Çünkü açlığın dayatmasıyla son çare olarak içgüdülerinin emrinde insan eti yiyen kişinin doyum ile birlikte yerine gelen muhakemesi onu asla rahat bırakmaz. Bu sürekli hatırlanacak, acı verecek, kişiyi kendine yabancılaştıracak hatta kendinden iğrenmesine sebep olacak bir eylemdir. Derinlerden suyun yüzeyine doğru kararlı bir şekilde yükselen ve teknenin dibine vurarak onu sarsan, teknedekilere asla huzur vermeyen, rahat ettirmeyen bir köpek balığı gibidir. Bu yüzden insan eti yemek sürekli tekrar eden, normalleştirilmiş bir eyleme dönüşemez.
Yamyamlar için ise insan eti yemek hayatın olağan akışı içinde sıradan bir hayatta kalma pratiğidir. Gerektikçe yapılır, üzerinde düşünülmez, düşünülse bile beyinleri derhal bir meşrulaştırma mekanizması bulur. Hayatta kalma mecburiyeti, yerini, ayakta kalma mecburiyetine bırakır. Düşman bir çevrede, kurtlar sofrasında, aslanın ağzındaki ekmek için mücadele eden, kendisi (bazen de ailesi) hak ettiği hayatı yaşayabilsin diye iradesi dışında yazılmış bu oyunu kuralına göre oynar yamyam. Özgür kalabilmek için bir masumun Stalin’in eline geçmesine yardım etmenin, bu uğurda cana başla çalışmanın matematiği biraz da budur.

