- Bu makale, Green European Journal’da yayımlanan “COP31: Resisting Erdoğan’s Authoritarian Greenwashing” başlıklı makalenin Türkçe versiyonudur. Çeviri ve uyarlama yazara aittir.
Türkiye, Antalya’da dünyanın en büyük iklim zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, resmi söylemler fosil yakıt bağımlılığını derinleştiren enerji politikalarının üzerini örtüyor. COP31, bir başka “yeşil boyama” gösterisine dönüşmüşse de Türkiye’deki taban hareketleri sömürüye dayalı otoriter baskı karşısında direnmeye, enerji demokrasisi ve ekolojik adalet için mücadeleye devam ediyor.
31. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP31), 9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya’da düzenlenecek. “Uygulama COP’u” olarak tanıtılan zirvenin; emisyon azaltımı ve fosil yakıtların aşamalı olarak terk edilmesi için küresel bir uzlaşmaya zemin hazırlaması umuluyor.
Bu yılki iklim zirvesinin jeopolitik rekabetlerin ve gerilimlerin gölgesinde toplanmasından bağımsız olmayan şekilde hedeflerine ulaşması hayli muğlak. Zira bir taraftan temiz enerjinin küresel lider üreticisi konumundaki Çin güneş panellerinden rüzgâr türbinlerine, bataryalardan elektrikli araçlara kadar ürettiği yeşil teknolojilerine uygulanan Batılı gümrük vergilerine itiraz ediyor, diğer tarafta, Trump 2.0 yönetimindeki ABD, rotasını yeniden fosil yakıtlara çevirmiş bulunuyor. Petrol ve doğalgaz tedarik zincirlerindeki kırılmalarla sarsılan Avrupa Birliği ise artan iklim krizine rağmen küresel rekabet gücü gerekçesiyle yeşil politikalarını giderek daraltıyor.
Bu büyük resim içinde Türkiye ise enerji ihtiyacının yaklaşık üçte ikisini karşılayan fosil yakıtların neredeyse tamamını ithal eden bir ülke olarak COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Bu kapsamda zirvenin en dikkat çeken gündem maddelerinden biri, Türkiye’nin “35’e 35” önerisi. Bu öneri, bugün yaklaşık %20 seviyesinde olan küresel elektrik payını 2035 yılına kadar dünya enerji talebinin %35’ine çıkarmayı hedefleyen iddialı bir çağrı niteliğinde. Zira Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan döneminde Orta Doğu ve Avrupa arasında ana fosil yakıt transit merkezi olma yönündeki stratejik hedefini açıkça sürdürüyor. Bununla birlikte hem Çin ile madencilik, kritik mineraller, yenilenebilir ve nükleer enerji başlıklarında iş birliğini derinleştiriyor hem de Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerini artırarak Yunanistan ve AB ile bölgesel gerilimleri körüklüyor.
Bu ikilik, hükümet için COP31’in uzun süredir devam eden ekonomik krizin üzerini örtmek adına bulunmaz bir fırsat olduğunu düşündürüyor. Yani iklim diplomasisi, Erdoğan için ekolojik bir taahhüt değil; aksine, toplumsal muhalefetin susturulduğu bir ortamda yabancı sermaye akışını sağlamak ve uluslararası meşruiyeti tazelemek için pragmatik bir zemin sunuyor.
Yeşil Yıkamaya Devam
Esasen Türkiye, önceki ev sahipleri olan Mısır (COP27), BAE (COP28) ve Azerbaycan’ın (COP29) zirvelerini devasa enerji anlaşmaları için kullandığı, Brezilya’nın (COP30) ise zirvenin hemen öncesinde petrol ihalelerini sürdürdüğü gibi COP31’i ikili bir stratejiyle ele alıyor. Bu noktada küresel elektrifikasyon söylemi de hem derin politika çelişkilerini gizliyor hem de Türkiye’yi küresel temiz teknolojinin yeni adresi olarak pazarlıyor.
Bu durumun diğer bir dışavurumu hükümetin Çin ile batarya yatırımları için görüşürken Batılı aktörlere savunma bütçelerini iklim finansmanına kaydırma çağrısı yapmasında görülüyor. Bununla birlikte hükümet, yurt içinde “Demokrasi ve Özgürlük Adası” adıyla 1960 darbesinin simgesi olan ve belleğimizdeki imajını silmeye çalıştığı Yassıada’da devlet destekli “NextGenCOP30.5” gençlik zirvesini düzenlemek gibi geniş yankı uyandıran etkinliklere imza atıyor.
Öte yandan, hükümetin ikili bir strateji izlediği, kömür kullanımını aşamalı olarak sonlandırmak yerine 2035 yılına kadar emisyon artışını sürdüreceğini açıklamasından da anlaşılıyor. Kaldı ki yeni doğalgaz anlaşmalarını yürürlüğe koyan hükümet, yurt içindeki arama faaliyetleri doğrultusunda acele kamulaştırma kararnamelerini devreye sokmuş bulunuyor. Tüm bunlar COP31’in, emisyonları fiilen artıran ve fosil yakıt altyapısını besleyen hükümet için bir diğer “yeşil yıkama” hamlesi olduğunu teyit ediyor.
Nitekim 10 Ekim’de, Türk Petrol İşletmeleri Anonim Şirketi (TPAO) öncülüğünde yürütülen petrol ve doğalgaz arama çalışmalarını hızlandırmak amacıyla Antalya ve Akdeniz kıyıları genelinde acil arazi kamulaştırmalarına izin veren bir cumhurbaşkanlığı kararnamesinin yayınlanmasıyla bu çelişkiler zirveye çıkmış bulunuyor. Esasen Türkiye’nin bu kurumsal “yeşil boyama” pratiği, 2053 net sıfır hedefi kapsamındaki resmi taahhütlerine çoktan sirayet etmiş durumda. Zira devletin güncellenmiş Ulusal Katkı Beyanı (NDC), 2030 yılına kadar 41’lik bir azaltım vaadinin fosil yakıt tüketimine dair önlem alınmadığı senaryodaki projeksiyona dayanması emisyonların mevcut seviyenin üzerine çıkartılacağının taahhüdü anlamını taşıyor. Üstelik Ağustos ayında Türkiye’nin Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) devreye girmesiyle bu politika zemini daha da çetrefilli bir hal aldı. Çünkü söz konusu sistem, kirleticilere bağlayıcı emisyon sınırları getirmek yerine, ticarete konu edilebilen emisyon hakları sağlayarak endüstriyel kirliliğin meşrulaştırılmasına ve sürdürülmesine hizmet edebilir.
Bu bağlamda emisyonlarının 2035 yılına kadar %16 artması öngörülen Türkiye’de mutlak azaltım hedeflerinin belirsiz bir geleceğe ertelendiğini söylemek yanlış olmaz. Nitekim Avrupa Komisyonu’nun Küresel Atmosfer Araştırmaları Emisyon Veritabanı’nın (EDGAR) 2026 verileri, Türkiye’nin küresel emisyon sıralamasında iki basamak yükselerek dünyanın en büyük 14. sera gazı kirleticisi konumuna geldiğini ve küresel emisyonlardaki payını %1,13’e çıkardığını gösteriyor.
Netice itibarıyla hükümetin iklim diplomasisinin ardında, rejimin bekasına yönelik tanıdık bir hesap yatıyor. Tıpkı 2008 krizinin ardından inşaat ve enerji sektörlerindeki büyümenin siyasi hegemonyayı tahkim etmek için araçsallaştırıldığı gibi, hükümet bugün de COP31’in getireceği ESG fonlarını ve yeşil kredileri 2028 Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde ekonomik hareketliliği sağlaması için kritik birer can simidi olarak görüyor. Bu kaynaklar özellikle makro ekonomik krizin baskılarını yönetmek adına hayati likidite kaynaklarını teşkil ediyor. Zira %85’e ulaşarak zirveye çıkan ve %30 bandında katılaşan enflasyon ve Türk lirasının uğradığı %80’i aşkın değer kaybı hükümeti yeni rant ve sermaye arayışına mecbur bırakıyor.
Yenilenebilir Enerjilerin İşlevsizleştirilmesi
Öte yandan Türkiye Elektrik İletim A.Ş.’nin (TEİAŞ) ulusal şebeke verilerine bakıldığında, yenilenebilir enerjinin yaygınlaşmasıyla ilgili birçok sorunun kaynağında enerji sisteminin yapısı olduğu görülüyor. Bu açıdan, öncelikle %19’u ithal doğalgaz olmak üzere toplam kurulu gücün %38’ini oluşturan fosil yakıtlar en büyük paya sahipken geri kalan %62’ye tekabül eden “yenilenebilir enerji” diliminin %40’ını, nehir rejimlerini bozan, bölgesel su krizlerini derinleştiren ve yerelde can suyu bile bırakmadığı için toplumsal muhalefeti tetikleyen HES projelerinden oluştuğunu belirtelim. Kurulu gücün %21’i güneş, %15’i rüzgâr enerjisinden oluşuyor.
Ancak, bu tablo Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyelini nasıl kullandığını anlatmıyor. Zira Ember Climate verileri üzerinden bir fiili üretim seviyelerine bakıldığında esas sorunun yapısal sınırlamalara dayandığı anlaşılıyor. Zira Ocak 2026’da güneş enerjisinin payı yalnızca %6 seviyesindeyken, yılın en yüksek güneşlenme potansiyeline sahip aylarından Haziran’da dahi güneşin toplam elektrik üretimindeki payı %16,5 ve rüzgârın payının da %13,5’te kaldığı görülüyor. Buna mukabil, benzer güneşlenme dinamiklerine sahip Portekiz ve İtalya gibi ülkeler, yaz aylarında aylık elektrik üretiminin %20 ila %30’unu düzenli olarak güneşten karşılıyor. Hatta İtalya’da güneşin payı yüksek üretim dönemlerinde toplam talebin %40’ını bile aşabiliyor. Öte yandan, Türkiye’nin güneş enerjisi potansiyelinin yalnızca üçte birine sahip olan Almanya altyapı kapasitesini ve şebeke esnekliğini verimli kullanarak yaz aylarındaki elektriğin %20’sinden fazlasını güneşten üretebiliyor.
Bu yapısal eksikliklerin giderilmesi, acil ve köklü bir rota değişiminin şart olduğuna işaret. Ne var ki, Türkiye’de 2053 net sıfır hedefleri kapsamında 2035’e kadar 120 GW güneş ve rüzgâr kapasitesini devreye sokması resmi olarak taahhüt edilmişse de , ortada hâlâ somut ve şeffaf bir yol haritası yok. Bugüne kadar bu hedeflere yaklaşılmadığı gibi mevcut güneş kapasitesi de kurumsal ve idari engeller yüzünden kısırdöngü içinde. Zira mevcut yasal çerçeve hane halklarını ve yerel toplulukları ürettikleri elektriği şebekeye geri beslemeye teşvik etmediği gibi küçük ölçekli projeler de bürokratik engeller, ağır ruhsatlandırma prosedürleri ve yetersiz şebeke kapasitesi gibi kronik sorunlarla boğuşmaya mahkûm ediliyor.
Bu sorunları daha da çetrefilli kılan asıl unsur, küçük ölçekli girişimlerin sistematik olarak engellenmesine karşın, arazi tahsislerinin ve mali teşviklerin doğrudan büyük sermaye gruplarına ve uluslararası ortaklıklara akıtılması. Nitekim 185 GW’lık devasa bir güneş enerjisi potansiyeline ve yılda 300 güneşli güne sahip olmasına rağmen Türkiye, Rusya ile nükleer enerji için kurulan ve şeffaflıktan uzak Akkuyu ortaklığında olduğu gibi kendi topraklarındaki enerji üretimini Suudi Arabistan’a açan hükümetlerarası anlaşma imzalamış bulunuyor.
Yurt içi söylemde hükümet bu uluslararası anlaşmaları, Türkiye’ye devasa tesisler kazandıracak ve “sıfır maliyetli” yatırımlar olarak pazarlıyor. Oysa bu anlaşmalar, Türkiye’yi kendi coğrafyasında üretilen enerjinin sahibi değil, dışarıdan gelen sermayeye bağımlı bir alıcı konumuna indirgiyor. Yani iktidar için Cumhurbaşkanlığı seçimine hazırlık sürecinde kurtarıcı işlevi gören bu projelerle hükümet, uzun vadede ülkeyi ağır bir ekonomik bağımlılık sarmalına sürüklüyor. Üstelik yenilenebilir enerji projeleri devletin zor aygıtları ve merkeziyetçi uygulamalarla yukarıdan aşağıya dayatıldığında, kırsalda ve kent çeperlerinde mülksüzleşme dalgasını tetikleyerek yereldeki toplumsal direnci kaçınılmaz olarak körüklüyor.
Nükleer Kumar
Türkiye’nin enerji politikasında kronikleşen dışa bağımlılık, hükümetin uzun süredir ısrarla sürdürdüğü nükleer projelerle daha da artmış bulunuyor. Üstelik hükümetin 2053 net sıfır stratejisi resmi olarak 20 GW’lık bir nükleer kapasite hedefini de beraberinde getirdi. Buna göre halihazırda inşa halindeki 4,8 GW’lık Akkuyu Nükleer Güç Santraline ek olarak Trakya’da 5,6 GW’lık, Sinop’ta 4,8 GW’lık birer projenin daha hayata geçirilmesi ve 4,8 GW’lık kısım için de Küçük Modüler Reaktörlerin (SMR) satın alınması öngörülüyor.
Oysa Akkuyu projesi bile tek başına bu nükleer ajandanın son derece ağır yapısal çıkmazlarla malul olduğunu göstermeye yeter. Zira Rusya ile imzalanan hükümetlerarası anlaşmanın üzerinden tam 16 yıl geçmesine rağmen, tek bir reaktör dahi henüz ticari işletmeye alınabilmiş, enerji üretimine katkıda bulunmuş değil. Bu süre ortalama yedi ila sekiz yıl arasında değişen küresel inşaat sürelerinin neredeyse iki katına tekabül ediyor. Öte yandan “Yap-Sahip Ol-İşlet” (BOO) finansman modeliyle hayata geçirilen Akkuyu NGS, iktidarın iddiasının aksine Rusya’ya olan enerji bağımlılığını da azaltmıyor. Tam tersine, ulusal egemenlik sahasındaki bir arazide yabancı bir devlete doğrudan mülkiyet ve işletme hakkı tanınmış olduğu için Türkiye’nin Rusya’ya stratejik bağımlılığını daha da derinleştiriyor. Üstelik yetkililerin “Akkuyu elektrik talebinin %10’unu karşılayacak” söylemi de bir istatistik illüzyonundan ibaret. Zira siyasal iktidarın 2035 yılına kadar elektrik tüketiminin 500 TWh’ye yaklaşacağı yönündeki söylemine göre Akkuyu’nun yıllık 35 TWh’lik tahmini üretiminin, toplam talebin ancak %7 ila %8’ini karşılayabileceği açık.
Bu yapısal uyumsuzluk, krizin derinleştiği ekolojik koşullarda daha da ağırlaşıyor: Çünkü Akkuyu nükleer santrali, küresel ortalamaya kıyasla %20 daha hızlı ısınan Akdeniz’den soğutma suyunu alacak şekilde tasarlandı. İklim krizine bağlı kuraklık nedeniyle soğutma suyunu denizden alan nükleer santraller için soğutma suyunun ısınması veya nehir kıyısındaki tesisler için ısınmaya bağlı olarak su seviyesinin düşmesi neticesinde zorunlu işletme kesintileri riskini tırmandırdığı artık herkesin malumu. Ne var ki Türkiye’de hükümet Akkuyu NGS için alınması gereken ekolojik tedbirleri bu yakıcı iklim gerçekliğine uyarlamak yerine projeye özel hukuki muafiyetler sağlıyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Akkuyu NGS için yapılan yönetmelik değişikliğiyle daha önce öngörülen 35°C’lik sınırın fiilen ortadan kaldırılmasıdır.
Projenin atık yönetimi çerçevesi ise risk dağılımındaki yapısal eşitsizliğin en tehlikeli veçhesini yansıtıyor. Zira resmi söylemler kullanılmış nükleer yakıtın yurt içinde yönetileceğini iddia etse de mevcut hukuki düzenlemeler ve uluslararası pratikler Akkuyu NGS’nin VVER-1200 reaktörlerinden çıkan atığın yeniden işlenmek üzere Rusya’ya gönderileceğine işaret ediyor. Bunun temel nedenlerinden biri de Rusya federal yasalarına göre, yabancı radyoaktif atıkların Rusya topraklarında kalıcı olarak depolanmasının yasak olması. Bu açıdan pratikte plütonyum ve uranyum gibi stratejik malzemelerin Rusya’da ayrıştırılmasından sonra, geriye kalan en yüksek seviyeli radyoaktif atıkların Türkiye’ye iade edilmesinin hukuki bir zorunluluk olduğu öngörülebilir. Dolayısıyla bu durum bile Akkuyu NGS projesinin Rusya’ya endüstriyel ve askeri amaçlarla kullanabileceği değerli maddeleri mülkiyetine geçirmesini sağlarken Türkiye’ye bir milyon yıla kadar ölümcül tehlike saçacak olan yüksek seviyeli radyoaktif atıkların kalıcı yönetimini bırakan bir proje olduğunu yeterince açıklıyor.
Nükleer atık mirasının hükümeti kronik bir uzun vadeli bertaraf kriziyle yüzleşmeye mecbur bırakması bu uzun ömürlü izotopların yönetimi için Türkiye’nin nihayetinde derin jeolojik bir depolama tesisi (DİD) inşa etmesini gerektirecek. Bu ise yüz bin yıl boyunca güvenle izole etmek üzere tasarlanan, Finlandiya’daki Onkalo tesisine benzer şekilde milyarlarca avroluk devasa bir altyapı projesini başlatmak anlamına geliyor. Ne var ki, Türkiye’de radyoaktif atık tesisinin yer seçimi dahi merkezi ve otoriter bir idari yapı nedeniyle yukarıdan aşağıya yürütülüyor. Nitekim 2022 yılında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın, başkent Ankara’nın yakınlarında, sismik açıdan nispeten sakin tarımsal bir bölge olan Polatlı’yı yerel halkla en ufak bir istişarede bulunmaksızın veya toplumsal rızayı aramaksızın radyoaktif atık tesisi için potansiyel bir adres olarak masaya yatırdığı basına yansıdı.
Çevresel ve stratejik risklerin yanı sıra Akkuyu NGS projesi, Türkiye’nin işgücü piyasası ve teknik kapasitesiyle de uyumlu değil. Zira resmi kaynaklar taşeron çalışanlarla istihdamın bir dönem 30 bin sınırına yaklaştığını öne sürmüşse de Ukrayna’daki savaşın yarattığı ekonomik kriz ve sarsıntılar nedeniyle inşaat aşamasında dahi bu sayı 10 bine gerilemiş bulunuyor. Santralın işletmeye geçmesiyle birlikte bu rakam daha da eriyecek; geriye yalnızca 4 bin civarında uzun vadeli operasyonel kadro kalacak. Üstelik Türkiye ile Rusya arasında imzalanan BOO anlaşmasının özel hükümleri teknoloji transferini açıkça kapsam dışı bıraktığından, yerel mühendisler ve teknik personel yalnızca alt-orta düzey destek görevleriyle sınırlandırılacak; bu da yabancı uzmanlığa olan yapısal bağımlılığı kalıcılaştıracak. Ancak kurumsal yetersizlik tesadüf değil; kökleri 12 Eylül askeri darbesi sonrasındaki idari tasfiyelere uzanıyor. Zira 1980 sonrasındaki neoliberal yapılanma sürecinde, Türkiye’nin kamusal nükleer araştırma hafızası ve yetişmiş bilim insanı kadrosu dağıtılarak ağır bir tahribata uğramış, sektör adeta vesayet altına alınmıştır.
Direniş ve Baskı
2018 ile 2025 yılları arasında Türkiye’de 22.855 madencilik ruhsatının verilmiş ve 13.342 ilk başvurunun alınmış olması tarım arazileriyle ekolojik açıdan hassas yaşam alanlarının sistematik olarak birer rant ve maden sahasına dönüştürüldüğünü sayılarla ortaya koyuyor. Sahada ise madencilik imtiyazlarının ve büyük ölçekli enerji projelerinin fütursuzca genişlemesi karşısında eş zamanlı olarak sivil toplum ve yerel ekoloji hareketleri üzerinde giderek tırmandırılan idari ve hukuki baskılar yürütülüyor. Merkezi iktidar, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreçlerini birer formaliteye indirgeyerek, karar alma mekanizmalarına halkın katılımını fiilen kısıtlarken kamusal alandaki her türlü itirazı ve muhalefeti kriminalize ederek devlet destekli sermaye projelerine boyun eğdirilmesi için yerel direnişi sistematik bir şiddetle bastırıyor.
Bu açıdan son yıllarda COP ev sahibi ülkelerinin ortak paydasının, yalnızca yüksek karbon emisyonları değil; toplumsal muhalefetle her türlü diyalog mekanizmasını reddeden otoriter yönetimi kurumsallaştırmış rejimler olduğu netleşiyor. Nitekim Türkiye’de de ekolojik yıkım projelerine karşı yükselen halk hareketleri, özellikle 2016 darbe girişimi sonrasında ilan edilen ve kalıcılaştırılan olağanüstü hal rejiminden itibaren benzeri görülmemiş bir devlet şiddeti ve kuşatmasıyla karşı karşıya bulunuyor.
Bugün Türkiye’de çevre aktivizmi, dar çeperli kentli entelektüel tartışmalarının ötesinde; devlet korumasındaki madencilik ve enerji yağması kırsalın damarlarına kadar yayılarak doğrudan köylülerin, yerel toplulukların topraklarını, sularını ve yaşam alanlarını canla başla savunduğu meşru müdafaa hattına dönüşmüştür. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) belgelediği üzere, rejim bu taban direnişini kırmak için yargı sopasını, keyfi gözaltı dalgalarını ve ağır idari para cezalarını sistematik bir sindirme aracı olarak kullanmaktan geri durmuyor.
Bu mücadelelerin başında 2019 yılından bu yana köylülerin kömür madeninin genişletilmesine karşı barikat kurduğu Muğla’daki Akbelen Ormanı direnişi geliyor. Siyasal iktidarın, özel şirketlerin maden arama ve kesim faaliyetlerini güvenceye almak üzere kolluk kuvvetlerini adeta şirketin özel güvenlik gücü gibi sahaya sürdüğü bu mücadelede, Anayasal haklarını kullanan şiddetsiz protestocular defalarca tazyikli su, göz yaşartıcı gaz ve copla hedef alınarak dağıtıldı. Bölge sakinleri ve hak savunucuları ise direniş alanlarının etrafında keyfi göz altılara, ağır idari para cezalarına ve aralıksız kimlik kontrollerine tabi tutuldu. Esasen bu durum, direniş odağını ablukaya alarak felç etmeyi ve toplumsal muhalefeti sönümlendirmeyi hedefleyen sistematik bir mekânsal gözetim ve sindirme stratejisidir.
Benzer bir mülksüzleştirme ve baskı dalgası, Perşembe Platosu’ndaki altın madenciliği projesine karşı yükselen direniş sırasında Karadeniz’de sergilendi. Ordu’nun Korgan ve Aybastı ilçeleri arasında uzanan bu yüksek rakımlı plato, yüzyıllardır hayvancılık ve geleneksel yaylacılıkla geçimini sağlayan yerel toplulukların ana yaşam alanıdır. Bölge yasal olarak koruma altındaki mera statüsüne sahip olmasına rağmen Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 2024 yılında kapalı kapılar ardında hiçbir kamusal rıza aramadan maden ruhsatını onayladı. Bölge halkı, şantiyedeki ilk sondaj çalışmalarının içme ve sulama suyu havzalarını doğrudan zehirlemesiyle projeden haberdar oldu. Haziran 2026’da mahkemece atanan bilirkişi heyeti de bu kaygıları resmen doğrulayarak; siyanürle liç yöntemiyle altın aranmasının yeraltı su rezervleri üzerinde telafisi imkânsız bir ekolojik yıkım yaratacağını açıkça raporladı. Ancak bu hukuki tescile ve devam eden davalara rağmen kolluk kuvvetleri, merasını ve suyunu savunan halkın barışçıl eylemlerini bir kez daha biber gazı, tazyikli su ve keyfi gözaltı dalgalarıyla bastırmaktan çekinmedi.
Benzer şiddet dalgası, devlet destekli bir lojistik limana hammadde sağlamak amacıyla Rize’nin İkizdere Vadisi’nde bir kireçtaşı ocağı açıldığında da tüm çıplaklığıyla gözler önüne serildi. Bölgedeki kadim çay bahçelerini, yaşlı ormanları ve hayati su kaynaklarını doğrudan kurutacak olan bu taş ocağı projesine karşı yükselen halk öfkesini kırmak için iktidar, “kamu düzeni” kisvesi altında acil kamulaştırma kararnameleri çıkardı ve ilçe genelinde olağanüstü hal seyrini aratmayan sirkülasyon kısıtlamaları dayattı. Jandarmanın ablukasına ve ağır idari cezalara rağmen, özellikle yöredeki kadınların militan öncülüğünde direnişi bayraklaştıran bölge sakinleri; yol kesme eylemleriyle iş makinelerine geçit vermedi, gövdelerini ağaçlara siper etti ve hukuki meşruiyet zeminini sonuna kadar savundu.
Otokratik “Yeşil Yıkama” ve Enerji Demokrasisi
Tüm bu örnekler; Türk devlet kurumları ile güvenlik aygıtının, sermaye çevrelerinin doğal kaynaklara ve yaşam alanlarına el koymasını güvence altına almak için nasıl organik ve eş güdümlü bir blok halinde hareket ettiğini ortaya koyan niteliktedir. Toplumla her türlü hakiki istişare mekanizmasını es geçen, yargı kararlarını ve bilimsel bilirkişi raporlarını yok sayan ve barışçıl protestoları sistematik bir şekilde kriminalize eden siyasal iktidar, halkın karar alma süreçlerine katılımını fiilen ortadan kaldırmakta. Sonuç olarak Türkiye’de “bölgesel kalkınma” ve “enerji güvenliği” retoriğinin devlet otoritesini arkasına alan bir sermaye gücünden ibaret olduğu ve yerel toplulukların toprakları, suları ve yüzyıllık geçim kaynaklarının sistematik bir mülksüzleştirme rejimiyle gasp edildiği açıktır.
Türkiye örneği açıkça ortaya koymaktadır ki, iç muhalefetin sistematik olarak ezildiği otokratik rejimlerde, uluslararası iklim zirveleri ev sahibi hükümetlere küresel sahnede “ilerici” bir imaj pazarlama ve siyasi denetimden tamamen arındırılmış steril bir ortamda yabancı sermaye avına çıkma imkânı sunmaktadır. Küresel sermaye çevreleri ve uluslararası yatırımcılar için bu otoriter idari model; toplumsal itirazların engellendiği, hukuki pürüzlerin “tek imza” ile çözüldüğü ve çevresel maliyetlerin görünmez kılındığı azami bir öngörülebilirlik alanı yaratmaktadır. Böylece mega enerji projeleri ve devasa altyapı sözleşmeleri, her türlü demokratik müzakere ve kamusal denetim mekanizmasından tamamen yalıtılarak güvence altına alınmaktadır.
Rejimin oyun alanının dışında bırakılan sivil toplum ise COP31’e karşı ortak ve kurucu bir ses çıkarmak üzere Halkların İklim Zirvesi (HİZ) gibi taban ağlarını inşa etmiştir. Bu ağlar tam da Akbelen, Perşembe Platosu ve İkizdere’de filizlenen yerel direnişleri kapsayarak ekoloji, emek ve insan hakları hareketleri arasında tarihsel bir dayanışma köprüsü kurmaktadır. Sermaye birikiminin doğayı ve insanı sömüren projelerine meydan okuyan, karar hakkını yerel topluluklara iade ederek “enerji demokrasisi” talebini yükselten bu ittifaklar; adil bir geçişe dair en hayati alternatif vizyonu şekillendirerek ekolojik adalet ile demokratik dönüşümün mümkün olabileceğine işaret ediyor.
Orijinal link:
https://www.greeneuropeanjournal.eu/cop-31-resisting-erdogans-authoritarian-greenwashing/

