Yazar: Shlomo Ben-Ami
Camp David Zirvesi sürecinde İsrail’in İşçi Partili eski dışişleri bakanı, tarih profesörü
Çeviri: Mert Söyler
ABD ve İran arasında 14 Haziran’da sağlandığı söylenen ateşkes, Başkan Donald Trump’ın kendi yarattığı bataklıktan kurtulmak için ne kadar çaresiz kaldığını gösteriyor. Savaşın ilk günlerinde dilinden düşürmediği o karmaşık hedeflerden artık eser kalmadı. Söylenenlere göre Trump yönetiminin yeni anlaşmada kopardığı tek şey, savaş öncesinde de zaten açık olan Hürmüz Boğazı‘nı yeniden açma sözü ve İran’ın nükleer programına dair hali hazırda konuşulan yeni müzakere planları. Fakat İsrail Lübnan’da Hizbullah ile çatışmaya devam ederse, bu küçültülmüş hedeflere ulaşmak bile imkânsız hale gelebilir.
Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dan çoktan bıkmış durumda. 2018’de Trump’ı, dönemin başkanı Barack Obama’nın İran’la yaptığı nükleer anlaşmadan çekilmeye ikna eden ve Trump’ı daha iyisini yapmak zorunda bırakan kişi Netanyahu’nun ta kendisiydi.
Netanyahu ayrıca, dünyanın en güçlü iki hava kuvvetinin İran’ın askeri ve nükleer tesislerini yerle bir edip yıllardır baş ağrıtan bir rejimi devireceğine dair baş döndürücü bir hayal satarak Trump’ı bu savaşa girmeye ikna etti. Şimdiyse Netanyahu, Trump’ın bu kâbusu geride bırakmasını sağlayacak bir anlaşmanın önündeki son engel.
Çatışan Çıkarlar: İsrail ve ABD Ayrışması
Aslında Trump ve Netanyahu hiçbir zaman tam anlamıyla aynı telden çalmadı. Trump, İran’ın “koşulsuz teslim olması” fikrini sevse de, uzun süreli bir askeri çatışmaya niyetli değildi. İş ciddiye bindiğinde, Obama’nınkinden daha iyi diye pazarlayabileceği bir nükleer anlaşma ona yetip de artacaktı.
Öte yandan İsrail için İran’ın balistik füze tehdidini ortadan kaldırmak ve Irak, Lübnan, Filistin ile Yemen’de desteklediği milis grupların gücünü kırmak her zaman pazarlığa kapalı bir konuydu. Asıl sorun, İran’ın bu konularda zerre kadar taviz vermeye yanaşmaması. Nükleer silahların aksine, balistik füzeler ve vekil milisler İran’ın ayakta kalabilmesi için hayati bir zorunluluk.
Lübnan Düğümü
İsrail’in, İran destekli Hizbullah milislerini yok etmeye çalıştığı Lübnan özellikle büyük bir tartışma noktası. Kuzey İsrail son üç yıldır Hizbullah’ın ateşi altında yaşarken, İsrail ABD’nin ne dediğine bakmadan tehlikeyi ortadan kaldırana kadar güney Lübnan’da kalmaya yemin etti. Trump’a açıkça meydan okuyan İsrail, tam da ABD ve İran ateşkes için son rötuşları yaparken pazar günü Beyrut’u havadan vurdu.
Bu hamle, anlaşmayı tamamen çöpe atabilirdi. İran dışişleri bakanlığının net bir şekilde ifade ettiği gibi, İsrail’in Lübnan’daki saldırılarını durdurması “her türlü ateşkes ve nihai anlaşma” için temel bir ön şart. Dahası, İsrail Lübnan’a saldırmaya devam ederse İran da İsrail’e karşılık vermeyi sürdürecek. İran Devrim Muhafızları Ordusu‘nun yurt dışı operasyonlarını yürüten Kudüs Gücü komutanı yakın zamanda, “Lübnan’daki direnişi desteklemek hepimizin boynunun borcu ve İsrail’i bölgeden silmek Müslümanlar için ulaşılabilir bir hedef,” diyerek bu durumu özetledi.
İran’ın bu gövde gösterileri Netanyahu’yu yıldırmayacak. İran, iki küresel güce karşı elde ettiği stratejik zaferin ardından kendini yenilmez hissetse de Netanyahu, İran’ın savunma kapasitesinin ne kadar kısıtlı olduğunun farkında. Sivil altyapıyı da hedef alacak şekilde İsrail hava kuvvetlerinin yapacağı yeni bir saldırı, İran rejiminin konumunu iyice zayıflatır.
Ama asıl sorun Trump’ın İsrail’e ayak bağı olma ihtimali. İran bataklığı Trump’ın halk desteğini eritti, 80. yaş günü partisi gibi o çok sevdiği şatafatlı gösterilerin önüne geçti ve Küba’da dört gözle beklediği o hızlı “zaferi” ilan etmesine mâni oldu. Bu durumdan sıyrılmak için de İsrail’in temel çıkarlarını feda etmeye dünden razı. Başkan Yardımcısı JD Vance’in geçenlerde dediği gibi, ABD ve İsrail’in “pek çok ortak çıkarı” olsa da “çıkarların ayrıştığı bazı durumlar” da var ve Amerika’nın “İran’daki asıl amacı nükleer bir silaha sahip olmalarını engellemek.”
Bu mantıkla bakıldığında, Trump yönetimi usta müzakerecisinin bir kez daha zafer kazandığını öne sürebilir; ama bunun tek şartı İsrail’in hizaya girmesi. Trump, İsrail’in ayağına dolanmasından o kadar bunaldı ki Netanyahu’ya ağza alınmayacak hakaretler etmeye başladı. Son telefon görüşmelerinde “Sen kafayı yemişsin, ben olmasaydım şimdi hapisteydin” diye bağırdığı söyleniyor. Geldiğimiz noktada Trump, Devrim Muhafızları yetkililerine Netanyahu’ya gösterdiğinden daha fazla saygı gösteriyor gibi.
Trump’ın “kuralları ben koyarım” ısrarı ve İsrail’in güvenliğini tehlikeye atan bir anlaşma bile olsa Netanyahu’nun boyun eğmekten başka çaresinin kalmaması, ABD-İsrail müttefikliğinin ne kadar çöküşte olduğunun en büyük kanıtı. Öncü göçmenlerin kurduğu iki demokrasi arasındaki bu bağ, artık efendinin sözünden çıkan tebaasını azarladığı, samimiyetsiz liderler arası bir komploya dönüştü.
Bundan sonra ne yaşanırsa yaşansın, Trump ve Netanyahu tarihin onları yargılamasından kaçamayacak. İran’da oynadıkları bu yalan rüzgârı, iki askeri süper gücün çöküşün eşiğindeki iflas etmiş bir rejim karşısında bugüne kadar aldığı en büyük stratejik yenilgi olarak kayıtlara geçecek. İran bu savaştan her zamankinden daha güçlü, savaş sonrası Orta Doğu jeopolitiğinin yeni hâkimi olarak çıktı. Yeni ateşkes bu stratejik talihi daha da katlıyor: ABD başkanı artık Lübnan’ın ve haliyle İran’ın oradaki uzantısının koruyucusu rolünü üstleniyor.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

