“Kamu varlıklarını özel sektöre satmak, işler kötüye gittiğinde bu işletmeleri kamu kaynaklarıyla kurtarmak ve durum düzeldiğinde yeniden özelleştirmek gibi kötü bir alışkanlık var. Sonuçta riskleri her zaman toplum üstlenirken işler yolunda gittiğinde ortaya çıkan kazançlardan yararlanamıyor.”
Yazar: Mariana Mazzucato ve Anna Hope Emerson
Mariana Mazzucato, University College London’da (UCL) inovasyon ekonomisi profesörü. Anna Hope Emerson, UCL Yenilik ve Kamu Yararı Enstitüsünde araştırmacı.
Çeviri: Mert Söyler
Dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, ellerinden bir şey gelmediğini söylüyor. Eşitsizlik ve hayat pahalılığı giderek artarken kamu bütçelerinde yeni adımlar atmaya yer olmadığı öne sürülüyor. Oysa pek çok durumda bu hareket alanını daraltan, hükümetlerin kendi tercihleri. Çünkü mali sorumluluk, ekonominin büyüme, krizlere dayanma ve uzun vadeli yükümlülüklerini yerine getirme kapasitesini güçlendirmek yerine bütçe açıklarını ve kamu borcunu azaltmakla eş tutuluyor. Hâlbuki ekonominin zayıf olduğu dönemlerde kamu harcamalarını kısmak, kamu borcunun gayrisafi yurt içi hasılaya (GSYİH) oranını düşürmek bir yana, artırabiliyor. Üstelik mali kuralların getirdiği kısıtlamalar hissedilmeye başlandığında ilk gözden çıkarılan kalem genellikle kamu yatırımları oluyor.
Hükümetler, kendi yarattıkları bu baskı altında kısa vadeli çözümlere yöneliyor. Bunun en yaygın örneklerinden biri, özelleştirme ile kamulaştırma arasında gidip gelmeleri. Bütçeler sıkıştığında kamu varlıkları elden çıkarılıyor, bu işletmeler başarısız olduğunda ise kamu kaynaklarıyla kurtarılıyor. Oysa her iki yaklaşım da kalıcı bir toplumsal fayda üretmiyor. İlerici hükümetlerin, yalnızca işler ters gittiğinde müdahale etmekle yetinmeyen, insanların ihtiyaçlarına ve ortak yarara hizmet eden bir ekonomi kurmayı hedefleyen yeni bir değer yaratma anlayışına ihtiyacı var.
Devletin Ekonomideki Rolünü Yeniden Düşünmek
Bu kısır döngüye verilen yanıtlardan biri, kullanılan siyasi dilin değişmesi oldu. Birleşik Krallık’ta Başbakan Andy Burnham, “kamusal kontrol” (İng. public control) kavramını kullanmaya başlarken Maliye Bakanı John Healey de bu hedefi büyüme stratejisinin temel unsurlarından biri hâline getirdi. Bu kavramın önemi, kamu varlıklarını satmak ile kamulaştırmak arasındaki eski ikilemin ötesine geçmesinde yatıyor. Devletin, temel hizmetler ve altyapı üzerinde daha fazla söz sahibi olmasını savunuyor ancak bunun için her şeyin kamu mülkiyetine geçirilmesini şart koşmuyor.
Ne var ki bu kavramın gerçek bir karşılık bulabilmesi için sınırlarının açıkça çizilmesi gerekiyor. Aksi hâlde her anlama gelebilir: Devletin bir şirkete ortak olması, başka bir şirkete sübvansiyon sağlaması ya da kriz sırasında kamulaştırmaya başvurması gibi. Nitekim Birleşik Krallık’ta aynı kavram, mülkiyet konusunu da ilgilendiren bir su yasa tasarısını, imtiyaz sözleşmelerine dayalı bir otobüs sistemini ve kamu ihalelerinde toplumsal faydayı gözeten kuralları tanımlamak için kullanıldı.
Biz kamusal kontrolü, devletin elindeki politika araçlarını kamu yararına kullanarak ekonomik faaliyetleri stratejik hedefler doğrultusunda yönlendirebilme kapasitesi olarak tanımlıyoruz. Kamu mülkiyeti bu araçlardan yalnızca biri. Düzenlemeler, kamu ihaleleri ve kamu finansmanı da aynı amaca hizmet edebilir. Asıl önemli olan, bu araçların hangi hedefler için kullanıldığı, kamu desteğinin hangi koşullara bağlandığı ve başarının nasıl ölçüldüğü. Kapitalizmi yalnızca yönetmekle kapitalizmi dönüştürmek arasındaki fark da burada yatıyor.
Devletin Hisse Sahibi Olması Neden Yeterli Değil?
Bu ayrım önemli, çünkü mesele yalnızca mülkiyetin kime ait olduğu değil. Örneğin ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, US Steel’de özel veto ve yönetim hakları sağlayan bir altın hisseye sahip. Intel’in de aralarında bulunduğu onlarca şirkete ortak oldu. Ama ABD hükümetinin çip üreticisi Intel’deki yüzde 9,9’luk payı, pasif bir yatırım niteliği taşıyor gibi görünüyor. Hükümetin şirketin yönetim kurulunda temsilcisi yok ve hissedar olarak kullanacağı oylarda Intel yönetiminin kararlarını destekleyeceğine ilişkin örtülü bir taahhüdü bulunuyor. Bu anlaşmalarda ortak yararı gözeten bir hedefe, elde edilen kazançların nasıl paylaşılacağını belirleyen koşullara ya da devletin kendi kapasitesini güçlendirecek yatırımlara dair pek az işaret var. Dolayısıyla burada söz konusu olan kamusal kontrol değil, birbirinden bağımsız anlaşmalarla oluşturulmuş bir yatırım portföyü.
Ekonomiyi Kamu Yararına Yönlendirmek İçin Ne Yapılmalı?
Oysa politika yapıcıların atması gereken dört temel adım var. Bunlardan ilki, açık ve somut misyonlar belirlemek. Bütün politika araçlarının aynı hedefe yönelmesini sağlayacak, iddialı ve belirli bir süre içinde ulaşılması öngörülen hedefler konulmalı. Ortada böyle bir misyon yoksa kontrol meselesi yalnızca hisselerin kimin elinde bulunduğuna indirgenir. Fakat bir misyon belirlendiğinde asıl soru değişir: Ekonomi kime ve neye hizmet etmeli?
İkinci olarak, hükümetler kamu desteklerini belirli koşullara bağlamalı. Böylece şirketleri modernleşmeye, çalışma koşullarını iyileştirmeye ve elde ettikleri kazançtan kamuya adil bir pay aktarmaya teşvik edebilirler. NASA, 1960’lı ve 1970’li yıllarda bu konuda çarpıcı bir örnek ortaya koydu. Apollo programı kapsamında yaptığı tedarik sözleşmelerinde “aşırı kâr” elde edilmesini yasaklayarak kamu yatırımlarının yalnızca risklerinin değil, getirilerinin de toplumla paylaşılmasını sağladı.
Üçüncü öncelik, devletin kendi kapasitesini güçlendirmesi olmalı. Bir sektöre ilişkin bilgi birikimini ve uzmanlığını dışarıya devreden bir hükümet, yeni anlaşmalar geliştirecek, iş ortaklarından hesap soracak ya da gerektiğinde izlediği politikaları değiştirecek imkânlardan yoksun kalır. British Steel’in yakın zamandaki deneyimi de bunu gösteriyor. Zor durumdaki bir şirketi kamu mülkiyetine geçirmek tek başına pek bir şeyi çözmüyor. Devletin tedarikçilerle müzakere yürütecek, gerekli koşulları belirleyecek ve yeşil dönüşümde ilerleme sağlayacak uzmanlığa da sahip olması gerekiyor.
Son olarak, hükümetlerin makul mali kurallar çerçevesinde hareket edebilmesi şart. Aksi hâlde kamusal kontrol yoluyla elde edilen kazanımlar kolayca ortadan kalkabilir. Kamu varlıklarına yatırım yapmak için borçlanmak, tüketim harcamalarını finanse etmek amacıyla borçlanmakla aynı şekilde değerlendirildiğinde, hükümetler tam da yapmaları gerekeni yaptıkları için cezalandırılmış oluyor. İspanya Başbakan Birinci Yardımcısı Carlos Cuerpo ile birlikte eş başkanlığını yürüttüğümüz yeni 21. Yüzyıl İçin Yeni Ekonomi Küresel Konseyini (Global Council on New Economics for the 21st Century) de bu nedenle kurduk. Amacımız, kamu hizmetlerinin geliştirilmesini, konut ihtiyacının karşılanmasını ve yeşil dönüşümü engelleyen, geçerliliğini yitirmiş ekonomik varsayımları sorgulamak. Yayımladığımız yeni politika notunda, mali sorumluluğun esas olarak bütçe açığı ve borç hedefleri üzerinden tanımlanmasının neden ters tepebileceğini ele alıyoruz. Bunun yerine, kamu maliyesinin sağlığını değerlendirirken kamunun sahip olduğu varlıkları ve net servetini esas almayı öneriyoruz.
Özelleştir, Kurtar, Yeniden Özelleştir
Birleşik Krallık’ın özelleştirme ve kamu hizmetlerini özel şirketlere devretme konusunda geçmişte yaşadıkları, bu açıdan ciddi bir uyarı niteliğinde. Ülkede kamu varlıklarını özel sektöre satmak, işler kötüye gittiğinde bu işletmeleri kamu kaynaklarıyla kurtarmak ve durum düzeldiğinde yeniden özelleştirmek gibi kötü bir alışkanlık var. Sonuçta riskleri her zaman toplum üstlenirken işler yolunda gittiğinde ortaya çıkan kazançlardan yararlanamıyor. Devletin yalnızca kriz zamanlarında müdahale ettiği, kamu mülkiyetini de özelleştirmeyi de ortak yarara hizmet edecek biçimde yönetecek kurumsal kapasiteyi geliştirmediği her ülkede aynı döngü yaşanabilir.
Kamusal kontrolün başarısını ölçerken bakılması gereken, devletin ne kadar varlığa sahip olduğu değil, bu kontrol sayesinde nelerin mümkün hâle geldiği. Kavramın içini somut hedeflerle dolduran ve bu hedeflere ulaşabilecek kurumsal kapasiteyi oluşturan ilerici hükümetler, hem insanlara hem de gezegene fayda sağlayan ekonomiler kurabilir. Doğru uygulandığında kamusal kontrol, kamu ve özel sektör arasında toplumsal değer yaratmayı merkeze alan yeni bir ilişkinin temelini atabilir.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.
Fotoğraf: Wikimedia Commons

