“Yanlış tanım, yanlış beklentiler doğurur. Çin yalnızca yükselen bir güç değil, iktidarı ve toplumu bütünüyle denetlemeyi amaçlayan totaliter bir sistem.”
Yazar: Chenggang Xu
Çin ekonomisi üzerine çalışan iktisat profesörü Chenggang Xu, Stanford Üniversitesi Çin Ekonomisi ve Kurumları Merkezinde kıdemli araştırmacı olarak görev yapıyor.
Çeviri: Mert Söyler
Tukidides Tuzağı, ABD-Çin ilişkilerini anlamak için sıkça başvurulan bir kavrama dönüştü. Mantığı basit: Yükselen bir güç, yerleşik bir güce meydan okuduğunda korku ve güvensizlik büyür; çatışmadan kaçınmak giderek zorlaşır. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping de son on yılda ülkesinin ABD’yle rekabetini anlatırken ABD’de geliştirilmiş bu kavramı defalarca kullandı.
Çinli komünist bir liderin Amerikan kökenli bir kavramsal çerçeve üzerinden bir ABD başkanına ders vermesi pek alışıldık değil. Yine de mayıs ayında Pekin’de Şi ile Donald Trump arasında yapılan zirvede tam olarak bu yaşandı. Tukidides Tuzağı, Çin’i doğal bir “yükselen güç”, ABD’yi konumunu kaybetmekten kaygılanan yerleşik güç, Amerikalı politika yapıcıların Çin’in yükselişine alan açmamasını ise gerilimin asıl kaynağı olarak gösterdiği için Şi açısından özellikle kullanışlı.
Bu anlatı daha derin bir amaca da hizmet ediyor. Dikkatleri Çin’in siyasi sisteminin niteliğinden uzaklaştırarak dünyayı ABD-Çin ilişkilerini birbirinden son derece farklı iki siyasi sistem arasındaki mücadeleden çok, büyük güçler arasındaki bir rekabet olarak görmeye yöneltiyor. Oysa asıl soru yalnızca Çin’in yükselip yükselmediği değil, nasıl bir sistemin yükseldiği.
Institutional Genes: Origins of China’s Institutions and Totalitarianism adlı kitabım bu soruya bir yanıt sunuyor. Kitapta günümüz Çin’inin en doğru biçimde, Çin’e özgü nitelikler taşıyan komünist totaliter bir sistem olarak anlaşılabileceğini savunuyorum. Bu sistemin niteliğini doğru kavramak, hem Çin’in geçmişini anlamlandırmak hem de gelecekte nasıl hareket edeceğini öngörmek açısından büyük önem taşıyor.
Burada “totaliter” sözcüğünü aşağılayıcı bir yafta olarak kullanmadığımı belirtmek gerekiyor. Kavram, kendine özgü bir kurumsal yapıyı tanımlıyor. Çin yalnızca yükselen bir güç olarak görülürse karşımızdaki mesele büyük güç rekabetinden ibaret kalır; çözüm olarak da uzlaşma ve karşılıklı tavizler öne çıkar. Çin katı bir otoriter rejim olarak değerlendirilirse sorun siyasi baskıya indirgenir ve kademeli reform olası bir çare olarak görülebilir. Fakat Çin komünist totaliter bir sistemse ülkenin iç kurumsal yapısı dış politikadaki davranışlarını kaçınılmaz olarak şekillendirir. Bunun Çin’in uluslararası düzendeki rolü açısından çok ciddi sonuçları olur.
Totalitarizm ile otoriterlik arasındaki fark yalnızca kavramsal değil. Totaliter bir parti, bildiğimiz anlamda bir siyasi parti sayılmaz. Devlete, bürokrasiye, ekonomiye, medyaya, zor aygıtlarına, kadrolara, ideolojiye, toplumsal örgütlere ve hatta özel hayata nüfuz ederek bunları denetim altına almak üzere kurulmuş bir örgüttür.
Otoriter rejimler ise siyasi iktidarı tekellerine almaya, muhalefeti bastırmaya ve sivil özgürlükleri sınırlandırmaya çalışırken toplumun önemli bölümlerini görece özerk bırakabilir. Bu sınırlı çoğulculuk ekonomik büyümeyi ve orta sınıfın genişlemesini teşvik edebilir. Bunlar da zamanla liberalleşmenin ve sonunda demokrasiye geçişin önünü açabilir. Güney Kore ve Tayvan bunun başlıca örnekleri arasında yer alıyor.
ABD, Avrupa ve diğer Batılı demokrasiler Çin’i onlarca yıl boyunca otoriter bir rejim olarak değerlendirdi. Ekonomik kalkınmanın toplumsal çoğulculuğu artıracağını ve Çin’i yeni bir Tayvan’a dönüştüreceğini umdular.
Çin’in reform dönemi başlangıçta bu iyimser tahminleri doğrular görünüyordu. Özel sektör gelişiyor, yerel yönetimler ekonomik büyüme için birbirleriyle rekabet ediyor, medya üzerindeki denetim bir ölçüde gevşiyor ve sivil toplumun bazı unsurları ortaya çıkıyordu. Pek çok gözlemci, Çin’in totalitarizmden uzaklaşıp daha geleneksel bir otoriter yönetim biçimine geçtiğini düşünüyordu. Ekonomik kalkınma devam ettikçe ülkenin eninde sonunda anayasal yönetime yöneleceğine inanıyorlardı.
Ama Çin’in totaliter kurumları beklenenden çok daha dirençli çıktı. Çünkü Çin Komünist Partisi (ÇKP), siyasi iktidar üzerindeki tekelinden ve bu tekeli ayakta tutan araçlardan hiçbir zaman vazgeçmedi. Bürokrasi, güvenlik aygıtı, finans sistemi, bilgi akışı ve stratejik sektörler partinin denetiminde kaldı. Reform dönemindeki liberalleşme, tek parti yönetimini korumak için tasarlanmış bir sistemin sınırları içinde gerçekleşti. Bu sürecin daha sonra tersine dönmesi de yalnızca tek bir liderin tercihleriyle açıklanamaz. Yaşananlar, hiçbir zaman ortadan kalkmayan daha derin kurumsal güçlerin etkisini yansıtıyor.
Çin’in Kurumsal Genleri
Çin totalitarizminin böylesine uzun süre ayakta kalmasını ne açıklıyor? Yanıt, “kurumsal genler” adını verdiğim yapılarda yatıyor. Bunlar, bir siyasi sistemin zaman içinde kendisini yeniden üretmesini sağlayan ve tekrar tekrar ortaya çıkan kurumsal unsurlar. Bunların en önemlileri, iktidarın ve mülkiyet haklarının nasıl dağıtıldığıyla ve bu dağılımı meşrulaştıran hâkim toplumsal mutabakatla ilgili. Bu unsurlar genel iktidar yapısını ayakta tuttuğu için söz konusu düzenden yararlananların onları korumak ve yeniden üretmek için güçlü nedenleri bulunuyor.
Ama burada sözünü ettiğim genler biyolojik değil, sosyal bilimlere ait bir kavram. Kurumsal genler genellikle yavaş değişse de zaman içinde evrilebilir ve etkileri kaçınılmaz sonuçlar doğurmaz. Bu kavram, Çin’in gelişiminin kültürel olarak önceden belirlendiği veya ülkenin aynı tarihsel kalıpları sürekli tekrarlamaya mahkûm olduğu anlamına gelmiyor. Kurumsal genler daha çok, siyasi sistemlerin köklü değişim dönemlerinden geçerken bile temel özelliklerini nasıl koruyabildiğini açıklamaya yardımcı oluyor.
Bir unsurun kurumsal gen sayılabilmesi için üç koşulu karşılaması gerekiyor: Zaman içinde varlığını korumalı, güçlü aktörlere onu sürdürmeleri için teşvik sunmalı ve genel kurumsal yapının şekillenmesinde temel bir rol oynamalı. Bir unsurun yalnızca uzun ömürlü olması yetmez. Bir din, gelenek, idari unvan veya kültürel görenek, siyasi iktidarın temellerini şekillendirmeden yüzyıllar boyunca varlığını sürdürebilir. Örneğin Budizm Çin tarihinde önemli bir rol oynadı. Fakat imparatorluk bürokrasisi, toprak hakları ve kamu görevliliği sınav sistemi gibi devlet yapısının ayrılmaz bir parçası hâline gelmedi.
Kurumsal değişimin izleyeceği yol çoğu zaman geçmişte oluşmuş yapılara bağlı kalır. Nobel ödüllü iktisatçı Douglass North’un gösterdiği gibi kurumlar teşvikleri şekillendirir, kurumsal değişim de genellikle geçmişten devralınan yolları izler. Kurumsal genler, bu yolların geleceğe taşınmasını sağlayan unsurlar. Bazı düzenlerin yeniden üretilmesini kolaylaştırırken onların yerine geçebilecek alternatiflerin kurulmasını zorlaştırırlar.
Siyasi iktidarın doğrudan imparatora karşı sorumlu dikey bir bürokrasi aracılığıyla merkezileştirildiği imparatorluk Çin’ini ele alalım. Devlet topraklar ve ekonomik ayrıcalıklar üzerinde nihai yetkiye sahipti. Sınav sistemi kimlerin devlet hizmetine girebileceğini belirliyor, resmî Konfüçyüsçülük ise yönetimin ideolojik temelini oluşturuyordu. Bu üç unsur, imparatorluk yönetimini yüzyıllar boyunca ayakta tutan bir sacayağı meydana getirdi.
Günümüz Çin’indeki sacayağı farklı olsa da yapısal benzerlikler dikkat çekici: Parti-devlet bürokrasisi; toprak, finans ve ekonominin kilit bölümleri üzerindeki parti-devlet denetimi; kadroların ve ideolojik uyumun merkezden gözetilmesi. ÇKP, bütün büyük siyasi ve ekonomik kurumlar üzerinde son sözü söyleme yetkisini elinde tutuyor. Yerel parti-devlet organları geniş bir idari ve ekonomik hareket alanına sahip olsa da siyasi kararlar ve kadro atamaları bakımından merkeze bağlı kalıyor. Ben bu sisteme “Bölgesel Yönetimli Totalitarizm” (İng. Regionally Administered Totalitarianism, RADT) adını veriyorum.
Kurumsal genleri tarihsel belirlenimcilikle karıştırmamak gerekiyor. Bu genler siyasi sistemlerin izlemesi muhtemel yolları şekillendirir, ancak her sonucu önceden belirlemez. Kalıcılık gösteren şey, sistem içindeki belirli konumları işgal eden kişiler değil, sistemin temelindeki yapıdır. İmparatorluk Çin’inde imparatorların ve yerel yöneticilerin kim olduğu, içinde hareket ettikleri sistemden daha az önem taşıyordu. Bu sistem idari yetkileri yerel yöneticilere devrediyor, ama siyasi denetimi merkezde tutuyordu.
Aynı ilke mülkiyet hakları için de geçerli. Asıl soru belirli bir varlığın kime ait olduğu değil; toprak, sermaye, emek ve bilgi üzerinde son sözü kimin söylediği. Bu tür düzenlemeler teşvikler, baskı, ideoloji ve örgütsel güç aracılığıyla yeniden üretilir. Değişebilirler ve zaman zaman gerçekten değişirler. Fakat yalnızca yeni politikalar açıklamak veya reform yanlısı söylemler benimsemek, onları yerlerinden etmeye çoğunlukla yetmez.
Tayvan bunun en açık örneğini sunuyor. Etnik olarak Çinli olan ve Çin anakarasıyla güçlü tarihsel ve kültürel bağlar taşıyan Tayvan, buna rağmen anayasal bir demokrasiye dönüştü. Tayvan’ın kurumsal genleri Japon yönetimi altında değişti ve Çin Cumhuriyeti döneminde de varlığını sürdürdü. Bu genler yerel seçimler, özel mülkiyet hakları ve anayasal yönetimin bazı unsurları gibi somut kurumlarda karşılık buldu. Bu kurumların gelişmeye devam etmesi, sivil toplumun ortaya çıkmasına ve siyasi reform taleplerinin güçlenmesine katkıda bulundu. Tayvan bu sayede Çin anakarasından çok farklı bir kurumsal yola girdi. Kuomintang’ın otoriter yönetimi söz konusu kurumları ciddi ölçüde sınırlandırdı, ama ne bunların temelindeki kurumsal genleri ne de bu genlerin somut yansımalarını ortadan kaldırdı. Zamanla bu kurumsal miras, Tayvan’ın demokrasiye geçişi için önemli bir zemin hazırladı.
Siyasi sonuçları kültür önceden belirleseydi Tayvan’ın izlediği yolu açıklamak zor olurdu. Ama meseleye kurumlar üzerinden bakıldığında Tayvan ile Çin anakarasının yollarının neden ayrıldığı çok daha kolay anlaşılıyor.
Çin Nasıl Totaliterleşti?
Fakat kurumlar yalnızca yapıları sayesinde ayakta kalamaz. Teşvik uyumu bu noktada devreye giriyor: İnsanların içinde bulundukları koşullar ve karşılaştıkları kısıtlamalar altında, yeterince büyük bir bölümünün kurallara uymayı kendi çıkarına görmesi gerekiyor.
Bu yaklaşım otokratik yönetimlere uygulandığında kişinin kendi çıkarına göre hareket etmesi, özgürce seçim yaptığı anlamına gelmez. Baskı altında alınan kararlar da kişisel çıkar hesabına dâhil olabilir. Direnmek hapis, işkence, geçim kaynağını kaybetme veya ölümle sonuçlanabiliyorsa rejimden nefret eden biri için bile itaat etmek akılcı bir tercih hâline gelebilir.
Ben bu mekanizmaya “zorbalık koşullarında teşvik uyumu” adını veriyorum. Bu mekanizma, bir diktatörlüğün gerçek bir halk desteğine sahip olmadan nasıl istikrarlı kalabildiğini açıklamaya yardımcı oluyor. Böyle bir istikrar rejime bağlılık gerektirmez. Korkuya, bağımlılığa, muhalefetin parçalanmış olmasına veya uygulanabilir bir alternatifin bulunmamasına dayanabilir.
Totaliter bir parti, insanları birbirlerine karşı harekete geçirerek daha da ileri gidebilir. Örgütlü kampanyalar aracılığıyla kişileri başkalarına baskı yapmaya, onları ihbar etmeye, zorlamaya veya onlara saldırmaya yöneltebilir. Bu kampanyalar sonunda neredeyse herkese zarar verir. Parti ayrıca sıradan yurttaşların çıkarlarıyla temelden çelişen uzun vadeli bir hedefi kısa vadeli aşamalara bölerek hayata geçirebilir. Her aşamada sürece katılmak ödüllendirici, güvenli veya kaçınılmaz görünebilir. İnsanlar, sürecin sonunda nereye varacağını baştan bilseler asla seçmeyecekleri bir sonuca adım adım sürüklenebilir.
Dolayısıyla komünist totalitarizm yalnızca yukarıdan aşağıya uygulanan baskıya dayanmaz; insanları baskı süreçlerine örgütlü biçimde katılmaya yönelterek hüküm sürer. ÇKP’nin toprak reformu ve kolektifleştirme politikaları, Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi bu mantığın ürünleriydi.
Komünist totalitarizm elbette Çin’de doğmadı. İdeolojik kökleri Avrupa’daydı, kurumsallaşmış ilk biçimi Rusya’da ortaya çıktı ve Komünist Enternasyonal aracılığıyla Çin’e ulaştı. Bu da temel bir soruyu gündeme getiriyor: Komünist totalitarizm dışarıdan geldiyse Çin’de neden bu kadar derin kök saldı?
Bu soruyu yanıtlamak için Batı Avrupa’ya bakmamız gerekiyor. Radikal eşitlikçi dinî hareketler, Jean-Jacques Rousseau, Fransız Devrimi, François-Noël Babeuf, Karl Marx ve daha sonra Vladimir Lenin, totaliter ideolojinin düşünsel gelişimine katkıda bulundu. Ama kalıcı ilk komünist rejim Batı Avrupa’da değil, Rusya’da ortaya çıktı. Otokratik yönetim geleneği, devrimci hareketler ve kilise ile devleti kaynaştıran siyasal-dinî miras, Bolşevizmin kök salması için gerekli kurumsal zemini burada hazırladı.
Bolşevikler de disiplinli, gizli çalışmaya dayalı ve son derece ideolojik bir parti kurdu. Komintern aracılığıyla bu modeli başka ülkelerde de hayata geçirmeye çalıştılar. Bu girişimler ülkelerin çoğunda başarısız olurken Çin’de başarıya ulaştı. Bunun nedeni Çin’in bir şekilde komünizme mahkûm olması veya Marksizmin Çin geleneğinden doğal olarak doğması değildi. Dışarıdan gelen Bolşevik kurumları, Çin’deki mevcut düzenin bazı özellikleriyle uyum sağladı: Uzun bir merkezî bürokratik yönetim mirası, egemen gücü sınırlandıran mekanizmaların zayıflığı, gizli siyasi örgütlenme gelenekleri ve siyasi otoriteye köklü anayasal sınırlar getiren kurumların bulunmaması.
Dışarıdan gelen Bolşevik modeli ile Çin’in mevcut kurumları arasındaki bu etkileşim belirleyici önem taşıyordu. Komintern olmasaydı komünist totalitarizm Çin’e aldığı biçimle ulaşmayacaktı. Çin’deki kurumlarla uyum sağlamasaydı ülkede kök de salamayacaktı. Burada söz konusu olan, kurumların bir ülkeden diğerine aktarılması ve yerel koşullara uyarlanmasıyla ilgili nedensel bir süreç.
Totalitarizm Reform Döneminde Neden Ayakta Kaldı?
Mao sonrası reform dönemi çoğu zaman Çin’in totalitarizmden kopuşu olarak görülüyor. Ben ise bu dönemi farklı değerlendiriyorum. Kitabımda Deng Şiaoping’in reformları ÇKP yönetimine son vermek için değil, rejimi Maoizmin yol açtığı felaketlerden kurtarmak amacıyla başlattığını savunuyorum.
Çin bu dönemde RADT modelinin bazı özelliklerinden uzaklaşarak “Bölgesel Yetki Dağılımına Dayalı Otoriterlik” (İng. Regionally Decentralized Authoritarianism, RDA) adını verdiğim modele yöneldi. Yerel yönetimler ekonomik büyümeyi desteklemeye güçlü biçimde teşvik edildi, özel sektör genişledi, ekonomik ve toplumsal yaşamda sınırlı bir çoğulculuk ortaya çıktı. Bu değişiklikler gerçekti ve önemli sonuçlar doğurdu.
Ne var ki reformlar ÇKP’nin siyasi iktidar üzerindeki tekelini ortadan kaldırmaya yaklaşmadı bile. Parti; ordu ve güvenlik aygıtı, üst düzey kadro atamaları, ideoloji, finans, toprak, kamu iktisadi teşebbüsleri ve hukuk sistemi üzerindeki denetimini korudu. Özel sektörün ekonomik büyümeye katkıda bulunarak rejimin ayakta kalmasına yardımcı olduğu sürece gelişmesine izin verdi. Ancak partinin gücünü sınırlandırabilecek bağımsız kurumları hiçbir zaman kabul etmedi.
Buna rağmen özel sektör, sivil toplum, hukuk bilinci ve anayasal fikirler zamanla alternatif kurumsal genler üretmeye başladı. Bu yeni unsurlar, reform döneminden sağ çıkan totaliter kurumlarla giderek daha fazla çatıştı. Şi döneminde ÇKP denetiminin sıkılaştırılması da bu gerilimi yansıtıyor. Şi’nin daha fazla güç toplama isteği, yaşananların yalnızca bir bölümünü açıklıyor. Bu değişim aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve siyasi gücün bağımsız kaynaklarını kendi varlığına yönelik muhtemel tehditler olarak gören iktidar partisinin kurumsal tepkisini temsil ediyor.
Bu açıdan Çin’in bugünkü yönelimi yalnızca Maoizme dönüş olarak görülemez. Tarih kendisini bu kadar kusursuz biçimde tekrar etmez. Ama önceki sistemin temel özellikleri yeniden öne çıktı. Partinin üstünlüğü, ideolojik denetim, baskı uygulama kapasitesi ile mülkiyetin ve toplumsal örgütlenmenin devlete tabi kılınması bunlar arasında yer alıyor.
Bazıları Çin’i otoriter veya totaliter olarak adlandırmanın neden önemli olduğunu sorabilir. Yanıt basit: Yanlış tanım, yanlış beklentiler doğurur. Çin geleneksel bir otoriter devlet olarak görülürse ekonomik büyümenin, toplumsal modernleşmenin ve küresel bütünleşmenin rejimi ılımlılaştırması beklenir. Çin yalnızca yükselen bir güçse uzlaşma ve müzakereye açık olduğu düşünülebilir. Tukidides Tuzağı da Çin’in ABD’yle rekabetini, yerleşik güç ile yükselen güç arasındaki bildik bir geçiş sürecine indirger.
Fakat Çin, Çin’e özgü nitelikler taşıyan komünist totaliter bir sistemse sorun otoriterlikten veya büyük güç rekabetinden çok daha derine uzanıyor. ÇKP’nin amacı yalnızca ülkeyi güçlendirmek değil; partinin iktidarı, mülkiyeti, örgütlenmeyi, ideolojiyi ve baskı araçlarını denetlediği sistemi korumak ve genişletmek. ÇKP’nin ülke dışındaki tutumu, ülke içinde iktidarı kullanma biçiminden ayrı düşünülemez.
Analitik netlik ile ahlaki netliğin birbirinden ayrılamamasının nedeni de bu. Totaliter sistemleri tanımlayan özelliklerden biri, insan haklarının sistematik biçimde ihlal edilmesi. Bu ihlalleri sistemin özünden bağımsız, tali suistimaller gibi değerlendirmek, totaliter yönetimin gerçek niteliğini gözden kaçırıyor.
Günümüzde Barış Mümkün mü?
Avusturyalı iktisatçı Ludwig von Mises, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından pek çok ülkede totalitarizmin yükselişini durdurmak için tekrar tekrar girişimde bulunulduğunu, ancak bu girişimlerin başarısız kaldığını yazmıştı. Bu gözlem daha sonra haklı çıktı. Demokrasiler totaliter sistemleri oldukları gibi tanımakta çoğu zaman gecikti. Bunun yerine onları birlikte çalışılması zor ortaklar, kalkınmacı devletler, milliyetçi güçler veya sıradan otoriter rejimler olarak gördüler. Oysa parti otoritesini siyasi ve toplumsal hayatın her alanına yayan, bireysel hakları parti yönetimine tabi kılan ve yurttaşları baskı araçlarına dönüştüren bir sistemin hiçbir yanı sıradan değil.
Bu bizi Şi’nin Tukidides Tuzağı’na duyduğu ilgiye geri götürüyor. Şi, Çin’i normal bir yükselen güç, ABD’yi ise konumunu kaybetmekten kaygılanan yerleşik güç olarak gösteriyor. Bu anlatıyla dünyanın dikkatini Çin’in totaliter sisteminin niteliğine ve bu sistemin güç kazanmasının dünya açısından ne anlama geleceğine ilişkin daha zorlu sorulardan uzaklaştırarak büyük güçler arasında çıkabilecek bir çatışmanın nasıl önleneceğine yöneltmeye çalışıyor.
Demokrasilerin Çin’i nasıl anladığı, onunla nasıl ilişki kuracaklarını da belirliyor. Rejimin niteliğini yanlış okumak; Çin’i sıradan bir büyük güç gibi görmelerine, taktik gereği atılan uzlaşma adımlarını gerçek liberalleşme sanmalarına ve ekonomik bütünleşmeyi siyasi ılımlılaşmayla karıştırmalarına yol açabilir. Meselenin sonuçları yalnızca ABD-Çin ilişkilerini veya Çin yurttaşlarının hak ve özgürlüklerini değil, uluslararası düzenin geleceğini de ilgilendiriyor.
Çin’in deneyimi, siyasi sistemlerin kökenleri ile dayanıklılığının neden önemli olduğunu ve çok kapsamlı reformların bile bu sistemleri dönüştürmekte neden başarısız kalabileceğini gösteriyor. Fakat tarih kader değil. Kurumları ayakta tutan güçler değiştiğinde kurumlar da değişir. Çin geçmişine mahkûm olmasa da geleceği, siyasi düzenini nesiller boyunca şekillendiren kurumların sonunda yerlerini yeni bir yapıya bırakıp bırakmayacağına bağlı. Atılması gereken ilk adım, Çin’deki totaliter rejimi olduğu gibi tanımak.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.
Fotoğraf: Wikimedia Commons

