Close Menu
Daktilo 1984Daktilo 1984
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • E-Bültene Abone Ol
    • Destek Ol
    Facebook X (Twitter) Instagram Telegram
    X (Twitter) Facebook YouTube Instagram WhatsApp
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Destek Ol Abone Ol
    • İZLE
      • Çavuşesku’nun Termometresi
      • 2’li Görüş
      • İki Savaş Bir Yazar
      • Cumhuriyet’in Edebiyatı
      • Varsayılan Ekonomi
      • Yakın Tarih
      • Tümünü Gör
    • OKU
      • Yazılar
      • Röportajlar
      • Çeviriler
      • D84 INTELLIGENCE
      • Asterisk2050
      • Yazarlar
      • Kitap Yorum
    • D84 FYI
      • Hariçten Gazel
      • ABD Gündemi
      • Avrupa Gündemi
    • daktilo2
    • Project Syndıcate
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Anasayfa » Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik
    Yazılar

    Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

    By Pınar Demircan22 Temmuz 20266 Mins Read
    Share
    Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp

    Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer santrallerin yüksek maliyet ve uzun inşa süreçlerine bağlı olarak hızlı kurul(a)mamasından kaynaklanan nedenlerle bir “illüzyon” olarak niteleyen yaklaşımların, altyapısal otoriterliğe yönelik toplumsal müdahaleyi geciktirme tehlikesine işaret eder. Devlet-sermaye ittifakının sınıfsal tercihlerini merkeze alan tartışma, enerji ayağındaki teknik irrasyonalitenin tutunduğu zeminin ancak nükleer endüstrinin militarist birikim hedeflerinin teşhiriyle ortadan kaldırılabileceğini savunur.

    Bu metin, Historical Materialism 2026 Konferansı kapsamında hazırlanan “Nuclear Power Plants as Catalysts for the New World Order/Yeni Dünya Düzeninin Katalizörü Olarak Nükleer Santraller” adlı akademik çalışmamın temel argümanlarını içeren güncel bir siyasal perspektif denemesidir.

    Stratejik derinliği olan konuları yorumlarken büyük resmi görmeden gündelik ya da yıllık verilerle yetinmek, büyük resmi görmeyi önler; yüzeysellikten uzak bir değerlendirmenin daha geniş veçheden ve tarihsel bağlamın izleğinden yararlanılarak yapılması gerekir. Bu açıdan, birazdan okuyacağınız üzere, günümüzde nükleer teknoloji alanında yaşanan gelişmelerin nükleer enerji santrallerinin kurulmasının hızlanmasına istinaden 1970’lerin petrol krizi dönemindeki “nükleer rönesansa” atıfla düşünülmesi isabetli olur. Çünkü sosyolog Lewis Mumford’un daha 1960’larda tespit ettiği gibi, teknoloji, onun dizaynına, etki ölçeğine ve merkeziyetçi karakterine göre otoriter ya da demokratik geleneklerden neşet eder.

    Neoliberal politikaların inşa edildiği 70’lerde tam da güneş enerjisi projeleri ortaya çıkarken, yüksek maliyetlerine ve teknolojik bilinmezliğine rağmen nükleer enerji “nükleer rönesans” adı altında ve toplumsal muhalefetin bastırılmasıyla öne çıkarılmıştır. Devletlerin hakimiyetlerini güvence altına almak için büyük yatırımlar yaptığı nükleer teknolojiler, enerji-silah geçişliliğine olanak vererek enerji, teknoloji ve savaş arasındaki bağı güçlendirir ve dolayısıyla, o yıllarda aktivist Denise Hayes’in de savunduğu gibi, otoriter yönetimlere ihtiyaç duyar.

    Günümüzün nükleer politikalarına bakıldığında, 1970’lerden itibaren neoliberal politikaların inşa döneminden en önemli farkı; nükleer silahlanmanın kontrolü, azaltımı ya da sözde “haydut” aktörler ve nükleer güvenlik sorunlarının rafa kaldırılıp bunun yerini enerji, teknoloji ve savaş bağlantısı üzerinden kaçınılmaz olarak stratejik nükleer rekabet, silahlanma yarışı, devletler arası konvansiyonel savaşın geri dönüşü ve devletler arasındaki güvenlik ilişkilerinin değişkenliğinin almış olmasıdır.

    Nitekim nükleer yönetişim açısından kutuplaşmanın artmasını, son dönemdeki çatışmaların nükleer enerjinin salt teknolojik veya ekonomik bir mesele olmayıp derin bir jeopolitik meseleye bağlanması açıklamaktadır. Bu dönemde Ukrayna’daki çatışmalar ve Rusya’nın doğal gaz kısıtlamaları, stratejik bir alternatif olarak nükleer enerjiye olan ilgiyi yeniden canlandırırken, SIPRI’nin 2025 raporunda küresel askeri harcamaların rekor seviyelere ulaşması, nükleer enerji ve silahlanmadaki artışın paralel geliştiğini gösterir.

    Öte yandan, Ukrayna’da Zaporizhzhia santrali, savaş ortamında kritik altyapının ne kadar savunmasız olduğunu simgeleyen bir bölge haline gelirken, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları da her iki ülkedeki nükleer tesislerin bölgesel gerilimlerle ne kadar iç içe olduğunu göstermiştir. Son dönemde Avrupa ve ABD’den yükselen sığınak projeleriyle sivil savunma seferberliklerinin de enerji politikalarının “savaş hazırlığı”na göre senkronize edildiğini teyit eder görünmektedir. 

    NATO 3.0 sonrası konjonktürde “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” şiarına dayalı 5. maddeye rağmen bir tarafta ABD’nin 40 yıllık savaş sistemlerini yenileyerek radardan kaçan nükleer füze tasarlamaya başlaması; diğer tarafta Avrupa’nın güvenliği için Fransa’nın öncülüğünde ABD’den bağımsız bir nükleer şemsiye inşa etme çabalarına İngiltere, Hollanda, Belçika, Yunanistan, İsveç, Danimarka ve Norveç’in destek açıklamaları dikkat çekicidir. Bu açıdan, devletlerin yurttaşlara sığınak inşa etmeyi bir “ödev” olarak sunduğu nükleer teknolojinin, bireysel güvenlik algısını tırmandırarak otoriterliği merkezi enerji santral sahalarından çıkarıp gündelik yaşamın içine soktuğu açıktır.

    Devletlerin yaşlanarak bakım-onarım ihtiyacı artan nükleer santrallerin operasyon ömrünü uzatması, yarattığı sürekli kaza ve belirsizlik riskiyle toplumun ontolojik güvenliğini doğrudan tehdit eder. Ne var ki, ABD’de ortalama ömrü 40, uzatmalarla en fazla 60 yıl olan Turkey Point santralinin bakım-onarım ihtiyacı artarken, ömrü birbirini takip eden uzatmalar neticesinde tarihte ilk kez 100 yıla çıkarılmıştır.  NATO 3.0’ın ardından ise ABD’deki bu düzenlemenin benzeri Çekya’daki Temelín nükleer santralinin ömrünün 80 yıla uzatılmasında görülebilir ki 1995’te operasyona başlatılan İngiltere’deki Sizewell B nükleer santralinin de 2055’e kadar faaliyette kalacağı açıklanmıştır. 2017’deki referandumla yeni nükleer santrallerin inşasını yasaklayarak mevcut tesisleri ömürleri doldukça kademeli olarak kapatma kararı almış olan İsviçre’nin bu kararını enerji güvenliği adına “sürdürülebilirlik” ile gerekçelendirerek gözden geçireceğini açıklaması da büyük mali risklerin devletlerin siyasal bekası için üstlenilmesinden bağımsız değildir.

    Devletler mali risklere odaklanırken, bu gelişmelere nükleer felaketin başladığı Fukuşima’da radyasyon sınır dozlarının 20 kat yükseltildiği gibi nükleer güvenlik standartlarında gevşemeye gidilmesi eşlik eden çeşitli örnekler söz konusudur. Diptoplamda hantal, istikrarsız ve yüksek maliyetli fakat askeri güvenlik gerekçesiyle şeffaflıktan uzak kalmayı sağlayan nükleer endüstrinin, enerji üretimindeki %9’luk payıyla tarihinin en alt düzeylerindeyken yerine göre iklim değişikliği koşullarında karbonsuz enerji, yerine göre de siyasal iktidarlar açısından güç addedilerek sağlanan anlaşma, muafiyet ve teşviklerle “yaşam destek ünitesine” bağlanmak suretiyle ve kamusal alanı daraltan politikaların uygulanmasıyla ilerletilmesi hedeftir.

    Stratejik bir enstrüman olarak yapay zekânın da savaş denkleminde güç dağılımının yeniden düzenlenmesini desteklemesi bakımından, enerji, teknoloji ve savaşın bir araya gelmesiyle şekillendirilen sermaye birikiminin kamusal yaşama daha derin bir güvenlik sorunsalını dayattığı söylenebilir.  Zira nükleer enerjinin ikili kullanımı, devlet iktidarıyla doğrudan iç içe geçerek, “askerileştirilmiş enerji rejimi” olarak adlandırabileceğimiz bir yapı ortaya çıkardığı üzere, yapay zekânın ve nükleer silahların savunma sanayisine entegrasyonuna nükleer enerji alanındaki yeni projeler eşlik etmektedir. Esasen, 1959 yılında nükleer enerji projelerini desteklemesi yasaklanan Dünya Bankası’nın nükleer projelere yeniden finansman sağlamayı taahhüt etmesi de askeri modernizasyon ve rekabetin hızlandığını doğrulamaktadır.  Enerji altyapılarını, yeni proje anlaşmalarını, ilave tedarik zincirlerini ve teknolojik hiyerarşileri yeniden düzenleyen yapılandırıcı bir sürecin izleneceği, Trump yönetiminin Westinghouse Electric Co. tarafından üretilen büyük ölçekli nükleer reaktörler için ekipman alımlarını desteklemek amacıyla 17,5 milyar dolar finansman sağlamasında da görülebilir.

    Askeri-enerji stratejilerine ilişkin gelişmelerin küresel denkleme göre Türkiye’deki izdüşümü ise 2050 yılına kadar 20 bin megavatlık nükleer kurulu güce ulaşma hedefidir. Bu açıdan yurttaşların gündelik yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan otomobil için ağır vergi yükü söz konusuyken, nükleer santral projeleri için düzenlenen sözleşmelerin damga vergisinden muaf tutulması, KDV iadelerinin verilmesi ve makine-teçhizat alımlarında KDV istisnasının tanınması, devletin nükleeri bir “enerji yatırımı”nın ötesinde “varoluşsal bir devlet projesi” olarak kodladığını ortaya koyar. Nitekim Akkuyu NGS’nin sahibi olan Rusya ile kurulan ilişki çerçevesinde uçak krizinden bugüne verilen imtiyazlar, nükleer enerjinin nasıl bir “jeopolitik sadakat” ve “stratejik bağımlılık” aracı olarak kullanıldığını ifşa ederken, Rusya’nın denklemde olduğu süreçte aynı imtiyazlar Sinop ve Trakya projeleri için de tanınmıştır. Lakin Türkiye’de nükleer projelere ABD’nin ilgi gösterdiği bu sene itibarıyla, “Rusya’ya ait mevcut projeyi kapsamadığı açıkça belirtilerek” yeni nükleer santraller için getirilen ekstra vergi muafiyetleri, devletin “militarist ve stratejik” tercihlerine göre süreci yeniden şekillendirdiğine işarettir.

    Tüm bu işletme ömrü uzatmaları, milyarlarca dolarlık kredi garantileri ve yasal korumalar, girişte atıf yapılan Lewis Mumford’un yarım asır önce teşhis ettiği otoriter teknolojinin günümüzdeki dışavurumudur. Bununla birlikte, özellikle Türkiye gibi periferi ülkelerde nükleer enerji, sistem merkezli, devasa ama özünde istikrarsız bir yapı olarak ayakta kalmak için sürekli olarak devletin ilişkili olduğu yapılara göre şekillenen siyasal ve mali tahkimata muhtaçtır. Riskleri göze alan siyasal iktidarların uygulamaları nedeniyle Denis Hayes’in 1970’lerdeki uyarısı ömrü 100 yıla uzatılan reaktörlerin gölgesinde çok daha ürkütücü bir gerçekliğe dönüşmüştür: Nükleer altyapılar, beraberinde otoriter bir yönetim biçimini zorunlu kılarken nükleer güç olan devletlerin girişimlerinin “İkinci Rönesans” formunu aldığı görülmedikçe müdahalede geç kalınacaktır. Dolayısıyla bu mekanizmanın ardındaki otoriter arayışı deşifre etmek ve “demokratik teknolojiye” dair umudu sistemin gürültüsüne kurban etmeden canlı tutmak, bugün her zamankinden daha acil bir zorunluluktur.

    Fotoğraf: Lukáš Lehotský 

    Dünya Enerji M
    Share. Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp
    Previous ArticleBüyümeyi Ne Engelliyor: Yüksek İşçi Maaşları mı, Sermayenin Dağılımı mı?
    Next Article Osmanlı’da Modernleşme ve İletişim | Bahadır Çelebi & Hediye Levent

    Diğer İçerikler

    Videolar

    Osmanlı’da Modernleşme ve İletişim | Bahadır Çelebi & Hediye Levent

    22 Temmuz 2026By Bahadır Çelebi
    Çeviriler PROJECT SYNDICATE

    Büyümeyi Ne Engelliyor: Yüksek İşçi Maaşları mı, Sermayenin Dağılımı mı?

    19 Temmuz 2026By Daktilo1984
    Videolar

    Hürmüz’de Kıvılcım, Yeni Parti, Her Gün Yargı | Aydın Selcen | 2’li Görüş #97

    17 Temmuz 2026By İlkan Dalkuç

    Comments are closed.

    İçerik
    • Yazılar
    • Podcast
    • Forum
    • Röportajlar
    • Çeviriler
    • Özetler
    • Bültenler
    • D84 INTELLIGENCE
    Konular
    • Siyaset
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Tarih
    • Kültür Sanat
    • Spor
    • Rapor
    • Gezi
    Sosyal Medya
    • Twitter
    • Facebook
    • Instagram
    • Youtube
    • LinkedIn
    • Apple Podcast
    • Spotify Podcast
    • Whatsapp Kanalı
    Kurumsal
    • Anasayfa
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • Yazarlar
    • D84 Yayınları
    • İçerik Sağlayıcılar
    • Yayın İlkeleri ve Yazım Kuralları
    © 2026 DAKTİLO1984
    • KVKK Politikası
    • Çerez Politikası
    • Aydınlatma Metni
    • Açık Rıza Beyanı

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

    Çerezler

    Sitemizde mevzuata uygun şekilde çerez kullanılmaktadır.

    Fonksiyonel Her zaman aktif
    Sitenin çalışması için ihtiyaç duyulan çerezlerdir
    Preferences
    The technical storage or access is necessary for the legitimate purpose of storing preferences that are not requested by the subscriber or user.
    İstatistik
    Daha iyi bir kullanıcı deneyimi sağlamak için kullanılan çerezlerdir The technical storage or access that is used exclusively for anonymous statistical purposes. Without a subpoena, voluntary compliance on the part of your Internet Service Provider, or additional records from a third party, information stored or retrieved for this purpose alone cannot usually be used to identify you.
    Pazarlama
    Size daha uygun içeriklerin iletilmesi için kullanılan çerezlerdir
    • Seçenekleri yönet
    • Hizmetleri yönetin
    • {vendor_count} satıcılarını yönetin
    • Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
    Seçenekler
    • {title}
    • {title}
    • {title}