Türkiye’nin kalkınma hikayesi bir bakıma suyun hikayesidir. Süleyman Demirel’in “Barajlar Kralı” olarak anıldığı yıllarda siyasal kudret, tabiatı üretime koşabilme kapasitesiyle ölçülüyordu. Dönemin meşhur ifadesiyle “Su akar, Türk bakar” anlayışı terk edilecek; nehirlerin önüne barajlar, dağların arasına yollar, ovaların üzerine fabrikalar kurulacaktı. Kalkınma, doğaya yön vermekti. Bugün ise aynı su, bambaşka bir siyasal diskurun içinden akıyor: Barajlar kuruyor, göller çekiliyor, tarımsal üretim daralıyor ve kentler susuzluk ihtimalini konuşuyor. Dün kalkınmanın hammaddesi sayılan tabiat, bugün güvenliğin konusu hâline geliyor.
Türkiye, 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek COP31’e ev sahipliği yapacak. Türkiye konferansın başkanlığını üstlenirken Avustralya müzakereleri yönetecek. Alışılmışın dışındaki bu görev paylaşımı, Türkiye’ye yalnızca büyük bir uluslararası organizasyonu düzenleme imkânı değil, küresel iklim siyasetinin gündemini biçimlendirme şansı da veriyor. Bakan Murat Kurum’un COP31’i “söz değil, eylem zamanı” olarak tanımlaması ve iklim değişikliğini “millî güvenlik meselesi” şeklinde çerçevelemesi bu nedenle üzerinde durulmayı hak ediyor. Baştan şunu belirtmek isterim; Kurum’un en azından söylem olarak iyi bir süreç yönettiğini, iklim krizini bir milli güvenlik meselesi olarak değerlendirmesini olumlu buluyorum. Ama…
Siyasette bir meseleyi güvenlik tehdidi olarak adlandırmak, yalnızca onun önemli olduğunu söylemek değildir. Güvenlik dili, sıradan siyasetin sınırlarını değiştirir; tehdidi tanımlar, müdahaleyi meşrulaştırır ve belirli aktörlere olağanüstü bir hareket alanı açar. Dolayısıyla asıl soru, iklim değişikliğinin bir güvenlik tehdidi olup olmadığı değildir. Bilimsel veriler, yaşanan kuraklıklar, seller, orman yangınları ve aşırı sıcaklar bu tartışmayı büyük ölçüde geride bırakmıştır. Asıl soru şudur: İklim krizi güvenlikleştirildiğinde ne korunacak, kim korunacak ve karar verme yetkisi kimin elinde toplanacaktır?
Doktora tezimde Arktik siyaseti üzerinden tartıştığım üzere, güvenlik iddiaları daima mekânsallaşır; mekân üzerindeki iddialar da güvenlikleştirilir. Bir sorunu güvenlik tehdidi olarak tanımlamak, aynı zamanda korunacak alanların haritasını çizmektir. İklim krizi “millî güvenlik” meselesi ilan edildiğinde artık yalnızca değişen çevreden bahsedemeyiz. Hangi su havzalarının korunacağına, hangi tarım arazilerinin madencilik veya enerji yatırımlarına açılacağına, hangi kıyıların yapılaşacağına, hangi kentlerin aşırı sıcaklara hazırlanacağına ve kamu kaynaklarının hangi toplumsal kesimler için kullanılacağına da karar veririz. Güvenlik söylemi böylece yalnızca tehlikeyi tarif etmez; yetkiyi, mekânı ve kaynakları yeniden düzenler.
Bu nedenle, Murat Kurum’un sözleri ancak sahadaki politikalarla birlikte okunduğunda anlam kazanabilir. Kurum bir yandan fosil yakıtlardan uzaklaşmayı küresel gündeme taşıyacaklarını söylerken diğer yandan Türkiye’nin enerji ihtiyacını karşılamak için fosil yakıtları kullanmayı sürdüreceğini belirtiyor. Oysa kömürün Türkiye’nin elektrik üretimindeki payı 2025’te yaklaşık yüzde 34 düzeyindeydi. Daha önemlisi, Türkiye Ulusal Enerji Planı yerli kömüre dayalı kurulu gücün 2035’e kadar yaklaşık 3,2 gigavat artırılmasını öngörüyor. Avrupa’nın önemli bir bölümünde kömürden çıkış tarihleri tartışılırken Türkiye’nin yeni kömür kapasitesi planlaması, “eylem” ile “devamlılık” arasındaki gerilimi görünür kılıyor.
Bu gerilim genellikle enerji arz güvenliği kavramıyla açıklanıyor. Ne var ki kömür bağımlılığının kendisi de çok katmanlı bir güvensizlik üretiyor. İthal kömür dışa bağımlılığı artırıyor; yerli kömür yatırımları hava kirliliği, halk sağlığı, su kullanımı ve ekolojik tahribat gibi maliyetler yaratıyor. Üstelik iklim kaynaklı afetlerin ekonomik yükü giderek büyüyor. Güvenliği yalnızca santralin kesintisiz çalışması olarak tarif ederseniz, santralin çevresinde yaşayan insanın soluduğu havayı; yalnızca elektrik arzına indirgerseniz, kuraklaşan havzaları ve artan faturaları görünmez kılarsınız. Kömürü güvence, iklim değişikliğini tehdit olarak tanımlayan bir politika, sonunda kendi kavramlarıyla çelişmeye başlar.
Benzer bir çelişki Sıfır Atık kampanyasında da görülüyor. Bakanlığın verilerine göre geri kazanım oranı 2017’de yüzde 13 iken 2025’te yüzde 37,53’e yükseldi. Bu, küçümsenmemesi gereken bir ilerlemedir. Ancak görünürlük, ölçülebilirlik; geri kazanım ise doğrulanabilir bir döngüsel ekonomi anlamına gelmez. Avrupa Çevre Ajansı, Türkiye’de belediye atıklarının yaklaşık yüzde 82’sinin hâlâ düzenli depolama veya diğer bertaraf yöntemlerine yönlendirildiğini belirtiyor. Dahası, Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye gönderilen plastik atık miktarı 2025’te 503 bin tona ulaşarak rekor kırdı. Bir ülke kendi atığını azaltmayı vaat ederken başka ülkelerin plastik atıkları için başlıca varış noktalarından biri hâline geliyorsa, ortada en azından açıklanması gereken ciddi bir politika uyumsuzluğu vardır.
Sıfır Atık’ın asıl sınavı kaç bin binaya kutu yerleştirildiği değil; ne kadar atığın kaynağında azaltıldığı, toplanan malzemenin ne kadarının gerçekten geri dönüştürüldüğü ve sistemin bağımsız biçimde denetlenip denetlenmediğidir. İklim politikalarında başarı, kampanyanın görünürlüğüyle değil, tüketim ve üretim biçimlerinde yarattığı dönüşümle ölçülür. Aksi hâlde iklim politikası, yapısal sorunları değiştirmek yerine onları daha estetik bir ambalajla sunma işlevi görür.
COP31 bu nedenle Türkiye için bir diplomatik tanıtım fırsatından çok daha fazlasıdır; ülkenin kendi iklim siyasetinin tutarlılık sınavıdır. Antalya’daki salonlarda iklim finansmanı, elektrifikasyon, denizlerin korunması ve adil geçiş konuşulurken Türkiye’nin kömür politikaları, kentleşme tercihleri ve atık yönetimi de kaçınılmaz olarak mercek altına alınacaktır. Murat Kurum’un açıkladığı COP31 Eylem Gündemi’nin on öncelikli alan ve altı hedef üzerine kurulması önemlidir. Fakat ölçülebilir takvimler, açık veriler, bağımsız denetim ve hesap verebilirlik olmadan “eylem” kelimesi de iklim diplomasisinin geniş sözlüğü içinde kolaylıkla kaybolabilir.
COP29 için kaleme aldığım bir yazıda, Taraflar Konferansı’nın giderek inandırıcılığını ve sorun çözme kapasitesini yitirdiğini savunmuş; çıkar çatışmalarının, siyasal güvensizliğin ve küresel eşitsizliklerin konferansların etkinliğini aşındırdığına dikkat çekmiştim. Elbette bir Taraflar Konferansı’ndan devrim beklemiyorum. COP süreci, bütün yetersizliklerine rağmen ülkeleri aynı masa etrafında toplayabilen ve iklim diplomasisine kurumsal bir zemin sağlayan önemli bir uluslararası platform olmayı sürdürüyor. Ancak asıl mesele, Türkiye’nin dönem başkanlığını önceki dönemlerden hangi somut yönleriyle ayrıştıracağıdır. Türkiye, kendi iklim politikasındaki bu çelişkilerle yüzleşmeden COP sisteminin inandırıcılık sorununa farklı bir cevap verebilir mi; bundan emin değilim.
Demirel’in kalkınmacı dünyasında başarı, akan suyun önüne baraj kurmakla ölçülüyordu. Bugünün dünyasında ise yalnızca suyu tutmak yetmiyor; suyun neden azaldığını, kim tarafından kullanıldığını ve kıtlığın bedelini kimin ödediğini de sormak gerekiyor. Çünkü iklim krizi, yalnızca doğanın değil, mevcut kalkınma anlayışının da krizidir.
İklim değişikliğini “millî güvenlik meselesi” ilan etmek güçlü bir siyasal cümledir. Fakat bu cümlenin ağırlığı, ancak kömürden kentleşmeye, atık yönetiminden bütçe tercihlerine kadar somut politikalara yansıdığı ölçüde taşınabilir. Eğer iklim krizi gerçekten bir güvenlik tehdidi ise, devletin ilk görevi bu tehdidi büyüten yatırımları korumak değil, toplumun tehdide karşı dayanıklılığını artırmaktır. Aksi hâlde Antalya’da kurulacak en görkemli yapı yeni bir iklim rejimi değil; iyi aydınlatılmış, dikkatle dekore edilmiş ve dışarıdaki sıcaklığı geçici olarak unutturan bir konferans salonu olacaktır.

