Dünya, Ukrayna ve İran’a müdahalelerde görüldüğü gibi taraflarını Rusya, Çin ve ABD’nin oluşturduğu çok kutuplu bir paylaşım savaşının sıcak evrelerinin birinden geçerken, Türkiye askeri harcamalarda artışı hedefleyen NATO zirvesine ev sahipliği yaptı.
Hazırlıklar kapsamında NATO’yu protesto eden yurttaşların gözaltına alınması ve orantısız şiddete uğraması, kentteki fakirliğin brandalarla kaplanması gibi işlerden anlaşıldığı kadarıyla topluma verilen mesaj, net olarak, hükümetin işine karışılmamasıydı. Esasen gazetecilerin zirveyi izlemesine yönelik çıkarılan akreditasyon engelinden, devlet liderlerinin mehter marşıyla karşılanmasına kadar her şey, yurttaşların halk yerine tebaa paydasına itildiğini gösteriyor, meşruiyetin halktan değil yurt dışından alınacağını teyit ediyordu.
AKP hükümetinin NATO 3.0 kapsamında üstlendiği rolü ifa edeceği bu aşama, zirve sürerken İran’la ateşkesi bitiren müdahaleden de anlaşıldığı gibi, artık tırmandırılacak savaşın finansmanına katılımların artırıldığı ve yeni stratejik iş birliklerine kapının ardına kadar açıldığı safhadır. Bu açıdan Türkiye tarafının, zirveye katılan devlet başkanlarına isimlerinin nakşedildiği silah hediyesi de savaş örgütü NATO’nun ruhuna uygun olarak askeri alanda el yükseltmenin emaresi olarak okunabilir.
Peki zirvenin sonuç bildirgesine göre NATO ağının 5. maddesi olarak bilinen “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” şiarıyla Türkiye’nin askeri kararlarda konsensüse vardığı şartlarda; 2,5 milyar dolar maliyete katlanarak satın almış olduğu S-400’ler nedeniyle, 27 milyar dolar masraf yapmış olduğu F-35 programına geri alınması ve tabi tutulduğu CAATSA (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act; Yaptırımlar Yoluyla Amerika’nın Düşmanlarına Karşı Mücadele Yasası) yaptırımlarından kurtulması mümkün olacak mıdır? Bu sorunun yanıtı havada asılı kalsın; NATO üyesi Türkiye’nin ödevleri arasında S-400’leri asla kullanmaması ve diğer üye devletler gibi Rusya ile stratejik iş birliği yapmaması esastır. Zaten Türkiye’de hükümet bir süredir BRICS ile mesafelenmiş olarak ABD referanslı yeni nükleer santral projelerine yeşil ışık yakmaktadır.
Uluslararası ilişkiler açısından hegemonik devletlerle kurulan ticari ortaklıklar, yapısal bağımlılık ilişkileri ürettiği ölçüde, kriz anlarında periferi ülkelerin egemenlik alanını daraltan en rafine araçlara dönüşür. Bu açıdan Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin anatomisi bu iddianın laboratuvarı sayılabilir. Zira kendi siyasal hegemonyasını inşa sürecinde Türkiye’nin doğal gaz ithalatından 2010 yılında başlanan Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) projesine uzanan enerji alanındaki ilişkiler, turizm bağlantıları, inşaat anlaşmaları ve tarım ihracatı gibi geniş bir yelpazeye yayılan “ticari iş birliği”, Türkiye’nin Rusya ile kurduğu bağımlılık ilişkisini büyütmüştür. Hatta 24 Kasım 2015’te Türkiye’nin Rusya’ya ait askeri uçağı düşürmesiyle yaşanan siyasi ve ticari krize Rusya’nın, Türkiye’den elde edilen ticari anlaşma ve ekonomik kazanımlarla yanıt vermiş olması bağımlılık ilişkisini daha da derinleştirmiştir. Zira Rusya, düşürülen uçağı nedeniyle uğradığı itibar kaybının tazmini konusunda Türkiye’yi domates ihracını kesmek, Türkiye’ye Rus turistlerin gelmesini engellemek ve Akkuyu NGS’de çalışmak üzere Rusya’da öğretim alan öğrencileri sınır dışı etmek suretiyle cezalandırarak kendi istediği koşullara razı etmiştir.
Kısa sürede yönetilemez bir yapısal maliyete dönüşen bu uçak skandalı Türkiye için ticari pranga halini alırken, 2016 Saint Petersburg Zirvesi ile başlayan normalleşme sürecinde AKP hükümeti tarafından Rusya’dan S-400’ler satın alınmıştır. Bu askeri anlaşmayı zaten Rusya’ya ait olan Akkuyu NGS’nin inşasını kolaylaştırmak için Osmanlı kapitülasyonlarını anımsatan şekilde, 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 80. maddesinin kabulü izlemiştir. Bu maddenin EK 1 kapsamında ise “Proje Bazlı Teşvik Sistemi” getirilerek Akkuyu NGS için vergi istisnaları, indirimli kurumlar vergisi ve altyapı destekleri gibi düzenlemelerin yürürlüğe girmesi sağlanmıştır. Bu maddeyle tanınan imtiyazların Türkiye genelinde Sinop ve Trakya’da kurulması öngörülen nükleer santral projeleri için de geçerli olacağı yönündeki ilavenin yapılmasıyla bu kanun, yeni olası nükleer santral projeleri için cazip altyapı sunan bir niteliğe kavuşturulmuştur.
6745 sayılı bu kanunun 80. maddesinde hayata geçirilen “Proje Bazlı Teşvik Sistemi” asıl işlevini Akkuyu özelinde göstererek yabancı bir devlet şirketine (Rosatom) kendi topraklarımız üzerinde vergi muafiyetlerinden altyapı hibelerine kadar uzanan, kelimenin tam anlamıyla “modern kapitülasyonlar” bahşetmiştir. AKP hükümetinin Rusya’yı ikna etmek için sunduğu “imkânlar” bugün ABD ile Türkiye arasında yürütülen yeni nükleer santral projeleri ve Küçük Modüler Reaktör (SMR) teknolojilerine dair stratejik müzakerelerdeki ısrarı da açıklar niteliktedir. Kuşkusuz bunda Rusya’nın dünyada ilk kez Türkiye’de uyguladığı bu “Yap-Sahip Ol-İşlet” (BOO) modeliyle, nükleer altyapıyı sadece bir enerji üretimi değil mekânsal bir egemenlik alanı haline getirmiş olmasının da rolü büyüktür. Kaldı ki Rusya, sahibi olduğu Akkuyu NGS ile kârlı bir iş anlaşması yapmış olmanın yanı sıra Akdeniz’in karşı kıyısındaki Mısır’da hayata geçirdiği El Dabaa Nükleer Santral projesiyle -tarihte inşa edilen kale ya da hisarlarla olduğu gibi- Akdeniz’i de kontrol altında tutma kabiliyetini edinmiştir. Bir ihtimal, ABD de Karadeniz kıyısına konuşlandıracağı nükleer santral projeleriyle Karadeniz’de kalıcı bir altyapısal varlık sahibi olmayı hedeflemektedir. Bu açıdan yabancı devletlerle yapılan nükleer iş birlikleri, Osmanlı coğrafyasında büyük güçlerin birbirleriyle yarışarak kopardığı demiryolu ve maden kapitülasyonlarını birebir andırmaktadır.
Sonuç olarak Türkiye, NATO 3.0’ın militarist genişleme stratejilerine ev sahipliği yaparak Batı blokuna askeri sadakatini kanıtlamaya çalışırken, topraklarını küresel güçlerin altyapısal kapitülasyon üstünlüğüne açmış durumdadır. Timothy Mitchell’in Carbon Democracy (Karbon Demokrasisi) kitabında kavramsallaştırdığı “teknopolitika” merceğinden bakıldığında Türkiye, eşine az rastlanır bir jeopolitik yarılmanın ve iki uçlu bir kıskacın tam ortasındadır. Bir yanda NATO’nun ilan ettiği yeni çevreleme stratejilerine göre hizalanmaya çalışan resmi bir ittifak sadakati; diğer yanda ise güney kıyılarında yükselen, mülkiyeti, işletmesi ve yakıt zinciri tamamen Rusya devlet şirketi Rosatom’a ait olan devasa bir altyapısal kuşatma olarak Akkuyu bulunmaktadır. Açıktır ki, militarizm içeride yurttaşları baskılayıp tebaaya indirgerken, ülkeyi aynı zamanda devasa nükleer altyapıların jeopolitik rehinesine dönüştürmektedir.

