“Kuralların doğasındaki eksikliği zaman zaman yetkinlik ve dürüstlük doldurabilir, fakat istisnalar kalıcılaştığında, kurallara dayalı düzenin meşruiyeti çözülmeye başlar.”
Yazar: Benn Steil
Dış İlişkiler Konseyi’nde (CFR) Uluslararası Ekonomi Direktörü
Çeviri: Mert Söyler
1980 yılında, Indiana Üniversitesi’nde kendi hâlinde genç bir bilgisayar bilimleri profesörü olan Douglas Hofstadter, “Gödel, Escher, Bach: An Eternal Golden Braid” adlı ilk kitabıyla Pulitzer Ödülü kazanmıştı. Hayranlarının kısaca “GEB” dediği bu eser; zihin zorlayıcı, esprili ve aydınlatıcı yönleriyle gerçekliğin çok çarpıcı bir özelliğini gözler önüne sermek için matematik, sanat ve müziği harmanlıyordu. Ancak sistemler, dışarıdan ne kadar sağlam ve kendi kendine yetiyor görünürse görünsün, içlerinde kendi başlarına asla aşamayacakları çelişkiler barındırabiliyor.
Hofstadter’a göre bilincin kendisi de tam olarak böyle bir sistem. Beynim, dünyayı algılamak için birtakım sembolik temsiller kurguluyor ve bu sembollerin arasında “ben” olarak adlandırdığı, beynimin bir modeli de var. Ne var ki “ben”, beynimden bağımsız ayrı bir varlık değilim. “Benlik” fikri, aslında beynimin kendi içindeki o bitmek bilmez kendini tekrarlayan sembolik işleyişinden doğuyor. Yani benlik hem bir gerçeklik hem de bir yanılsama: Kendini asla tam olarak açıklayamayan bir sürecin yarattığı son derece kalıcı bir deneyim.
Hofstadter bu kendini tekrarlayan yapının, insanın yaratıcılığının ve öz farkındalığının temel kaynağı olduğunu ortaya koydu. Ama aynı yapı felce ya da çöküşe de yol açabiliyor. Örneğin bir şeyden korkabilirim, sonra korktuğumu fark edebilirim, ardından korkak olmanın bir zayıflık olduğunu düşünüp kendimden korkabilirim ve en sonunda da insanların sırf bu yüzden beni küçümseyeceği korkusuna kapılabilirim. Böylesi bir durumda, bilincimin eylemlerimi felce uğrattığı, içinden çıkılmaz bir kısır döngüye hapsolmuş olurum. Peki siyasi düzenler de aynı çıkmaza girebilir mi? Bana kalırsa girebilirler, hatta çoğu zaman giriyorlar da.
Sonsuza Uzanan Kaplumbağalar
Şu meşhur “kurallara dayalı uluslararası düzeni” ele alalım. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, ABD’nin askeri ve ekonomik gücünün zirvesinde olduğu bir dönemde yine ABD tarafından tasarlanıp büyük ölçüde hayata geçirilen bu düzen; güvenlikten nükleer silahların kontrolüne, ticaretten finansa, ulaşımdan sağlığa, sınır aşan suçlardan insan haklarına kadar her alanı kapsayan devasa bir küresel kurallar ağı yarattı.
Amerika’nın buradaki asıl hedefi, hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu ve tüm siyasi aktörlerin bu katı kurallar çerçevesinde hareket ettiği, tıpkı örnek bir liberal demokrasi gibi tıkır tıkır işleyen bir dünya düzeni kurmaktı.
Gelgelelim, Hofstadter’in o çok satan kitabındaki başkahramanlardan ilki olan filozof ve matematikçi Kurt Gödel’in çalışmaları, kendi kendini tamamen yönetebilen kusursuz bir siyasi düzenin aslında ulaşılamaz bir hayal olduğuna işaret ediyor. Gödel’in 1931’de yayımlanan o meşhur “eksiklik teoremi”, kendi işleyişini yönetecek ve yorumlayacak kadar karmaşık kurallara dayalı hiçbir sistemin, eninde sonunda kendi kurallarıyla cevaplayamayacağı sorulardan kaçamayacağını çok zekice bir matematiksel argümanla kanıtlamıştı.
Siyasi bağlama dönecek olursak, böyle bir sistemin sadece toplumu yönetmek için değil, kuralların bizzat kendisini yönetmek, yorumlamak ve değiştirmek için de kurallara ihtiyacı vardır. Ama bir siyasi düzen yeterince karmaşık ve kendi içine dönük hâle geldiğinde, kuralların bizzat kendisinin tartışmaya açıldığı krizlerin yaşanması kaçınılmazdır.
Örneğin, anayasaların,henüz ortada bir anayasa yokken yapılması gerekiyorsa, bunların meşruiyetine kim karar verecek? Yaşanan bir acil durumun, temel hakları askıya almayı haklı kılıp kılmadığını kim belirleyecek? Hâkimler hangi durumlarda halkın seçtiği çoğunluğun kararlarını bozabilir? Kurumlar kilitlenip çıkmaza girerse ne olacak? Bir devletin gerçekten meşru müdafaa hakkını kullanıp kullanmadığına kim hükmedecek? Uluslararası bir antlaşma, ulusal egemenlikten daha mı üstün sayılacak?
Hofstadter kitabında ondan hiç bahsetmese de Nobel ödüllü ekonomist Kenneth Arrow’un 1950’de ortaya koyduğu “imkânsızlık teoremi”, hem yapısı hem de sonuçları itibarıyla Gödel’in teoremiyle çok yakından ilişkilidir. Arrow matematiği kullanarak, demokrasi hakkında son derece basit görünen ama aslında çok derin anlamlar taşıyan şu soruyu yanıtlamaya çalıştı: Bireylerin tercihlerini mantıklı ve tutarlı bir ortak karara dönüştürürken aynı zamanda demokratik adaletin temel ilkelerini de sağlayan kusursuz bir oylama sistemi tasarlamak mümkün mü?
Cevap, belki şaşırtıcı gelecek ama, hayır. Sayısız siyaset bilimci, demokrasinin halkın iradesini ortaya çıkarmak için en geçerli yol olduğunu varsaymış olsa da Arrow birbirinden farklı iradeleri bir araya getirip tek bir sonuca bağlama probleminin çözümsüz olduğunu kanıtladı. Demokrasi, kişisel tercihleri her zaman güvenilir ve tutarlı bir ortak akla dönüştüremiyor. Aksine, genellikle tutarsızlık veya adaletsizlik üretmeye daha yatkın bir yapı sergiliyor.
Gödel ve Arrow’un ulaştığı bu sonuçlar, Francis Fukuyama’nın liberal demokrasiyi “tarihin sonu”, yani insanoğlunun siyasi evriminin zirve noktası olarak gören o ünlü tezine mantıksal bir gölge düşürüyor. Liberal demokrasinin “liberal” tarafı hukukun üstünlüğüne dayanır; ama Gödel’in teoremi hukukun tek başına tamamen istikrarlı bir siyasi düzen kurmakta yetersiz kaldığını gösteriyor. “Demokrasi” tarafı ise seçimlere dayanır; Arrow’un teoremi de seçimlerin tutarlı bir ortak irade belirlemek için hiçbir zaman yeterli olamayacağını kanıtlıyor.
İstisna Hâlleri
Bu durum bizi Hofstadter’in ikinci başkahramanı olan Hollandalı grafik sanatçısı M.C. Escher’e getiriyor. Escher’in insanın zihnini allak bullak eden o meşhur çizimleri; çok basit kurallarla işleyen sistemlerin nasıl paradoksal, kendi kendini var eden ya da mantıken imkânsız görünen devasa yapılar ortaya çıkarabileceğini gösterir. Kendi kendini çizen eller, sonsuza kadar tırmanılan merdivenler, kendi kendine dökülen şelaleler ve figürlerle arka planın sürekli yer değiştirdiği dünyalar… Escher’in sanatı, aslında liberal demokratik düzen ile onun o gri sınır bölgeleri arasındaki ilişkiyi gözümüzde canlandırmamız için harika bir yol sunuyor.
Hofstadter’in üçüncü kahramanı Alman besteci Johann Sebastian Bach’tır. Ama bizim analizimiz açısından onun yerine Alman hukukçu Carl Schmitt’i koymak çok daha aydınlatıcı olacaktır. 1933 ile 1936 yılları arasında Nazi rejiminin “baş hukukçusu” olarak görev yapan Schmitt, en çok o sarsıcı ve akıllara kazınan sözüyle tanınır: “Egemen, istisnaya karar verendir.” Burada kastettiği istisna, karar vericinin içinde bulunduğu mevcut anayasal düzenin dışına çıkılma hâlidir.
Schmitt, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu ya da olabileceği fikrini tamamen reddetti. Tıpkı Gödel’in teoreminde olduğu gibi, hukukun hiçbir yol gösteremeyeceği acil durumların her zaman yaşanacağına inanıyordu. Ona göre liberal demokrasi sadece doğası gereği kırılgan olmakla kalmıyor, aynı zamanda hızlı ve etkili adımlar atmak yerine kurallara, prosedürlere ve bitmek bilmez tartışmalara olan takıntısı yüzünden ulusal güvenlik için doğrudan bir tehdit oluşturuyordu.
Amerikan tarihinde yaşanan anayasal düzenden “istisnai” sapmaların sayısına ve büyüklüğüne bakana kadar bu görüş kulağa oldukça mantıklı gelebilir. Üstelik bu ciddi sapmalara rağmen anayasal düzene bağlılık Amerika’da genel olarak her zaman güçlü kalmıştır. Thomas Jefferson’ın 1803’te Louisiana’yı satın almasını, Abraham Lincoln’ün 1861’de habeas corpus (gözaltı süresine itiraz hakkı) kuralını askıya almasını ya da Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen (New Deal) programının o cüretkâr adımlarını düşünün. Hiçbiri gücünü sağlam bir anayasal temelden almıyordu ama hepsi zaman içinde toplum tarafından meşru kabul edildi.
Louisiana’nın satın alınması, daha sonraları ülkenin kalkınmasının temel taşı olarak görüldü. Lincoln çok temel bir hakkı askıya alırken ülkede seçimler yapılmaya devam etti ve İç Savaş’ın bitmesiyle anayasal düzen yeniden tesis edildi. Roosevelt’in Yeni Düzen’inin ardından ise, yürütmenin elindeki o devasa denetim ve düzenleme yetkisi, devletin normal işleyişine entegre oldu. Her bir vakada, yerleşik kuralların dışına inisiyatif kullanılarak çıkılmış; bu durum sonradan reddedilmek bir yana geçmişe dönük olarak onaylanarak anayasanın meşruiyetini zayıflatmak yerine daha da güçlendirmiştir.
Schmitt, hukukun sınırlarını aşan yetkiler üstlenen liderlerin tarihteki o kritik rolüne hep vurgu yapardı. Lincoln gibi onayladığı isimler bunu anayasal düzeni korumak için yapmıştı ve Schmitt onlardan “komiser diktatörler” diye bahsederdi. Öte yandan Joseph Stalin gibi mevcut düzeni tamamen yerle bir edenler ise ona göre “egemen diktatörlerdi.”
Ne var ki Schmitt, anayasal düzenin onarılıp yeniden kurulmasını sağlama konusunda halkın talep ve beklentilerinin ne kadar hayati bir rol oynadığını göz ardı etmişti. Bu dinamiği anlamanın en iyi yolu, liberal demokrasiyi figür ile arka planın sürekli yer değiştirdiği bir Escher tablosu gibi hayal etmektir. Schmitt gibi düşünen biri, tablodaki siyah kuşları liberal demokrasinin ta kendisi (yani kurallara dayalı anayasal çerçeve), beyaz boşluğu ise bu çerçevenin dışındaki “istisnalar alanı” olarak görecektir.
Oysaki, tabloda arka plan gibi duran o beyazlığın bir anda öne çıkıp beyaz kuşlara dönüşebilmesi gibi, liberal demokrasideki istisnalar da pekâlâ Schmitt’in aksine işbirlikçi ve yapıcı bir alan olarak algılanabilir. Bu alan, kurallar yetersiz kaldığında devleti yönetme işinin asıl gerçekleştiği yerdir. Bu gri alanda atılan adımlar liberal demokrasiyi yıkmak şöyle dursun, çoğu zaman halkın güvenini tazeleyen bir etki yaratır. Çünkü kuralların doğasındaki eksikliği zaman zaman yetkinlik ve dürüstlüğün doldurabileceğini gösterir. Eğer kriz bittikten sonra anayasal düzenin yeniden sahneye çıkacağına dair inanç korunuyorsa; o zaman egemen güç “istisnaya karar veren kişi” değil, o kararı sonradan onaylayıp meşru kılan halkın ta kendisidir.
“Escher dengesi” diyebileceğimiz bu durum, yönetimin yeri geldiğinde inisiyatif kullanarak hareket etmesine karşın, kurallara dayalı anayasal düzenin meşruiyetini korumaya devam ettiği bir siyasi istikrar hâli. Tıpkı bir Escher tablosunda figür ile arka planın yer değiştirmesi gibi, burada da kamusal meşruiyetin herkesçe görünen ön planını kurallar oluştururken, işin mecburi ama daha az göze batan kısmı olan “istisnaların yönetimi” arka planda sessizce işliyor. Bu denge, inisiyatif kullanımının sınırları belli, kişilere bağlı olmayan ve geçici bir durum olarak algılandığı sürece kolay kolay bozulmaz. Ne var ki istisnalar ucu açık, keyfi bir şekilde uygulanan veya anayasal düzenin korumayı vaat ettiği o temel ilkelerle taban tabana zıt bir hâl aldığında, bu denge yerle bir olur.
Schmitt’in Çıkmazı
Gelgelelim ABD, son çeyrek yüzyılda toplumun geniş kesimlerinin şiddetle karşı çıktığı bazı istisnai durumlara sahne oldu. Bunları anayasal düzene yönelik Schmittvari tehditler olarak okumak en doğrusu; zira bu olaylar sadece olağan yasal sınırların dışına çıkmakla kalmadı, aynı zamanda sistemin krizleri tarafsız ve kurallara bağlı usullerle çözebileceğine dair o köklü inancı da derinden sarstı.
Bu noktada dört vaka özellikle dikkat çekiyor. İlki, 11 Eylül’ün ardından ulusal güvenlik aygıtının devasa boyutlara ulaşmasıydı. Kitlelerin elektronik ortamda dinlenmesi ve yürütmenin tutuklama yetkilerini alabildiğine genişletmesi, hukukun üstünlüğünün hâlâ devrede olduğuna dair güveni fena hâlde zedeledi.
Ardından 2008 finans krizi sırasında devasa finans kuruluşlarının kurtarılması geldi. Bu adım, sıradan vatandaşların sırtına yük bindirerek siyasi bağlantıları güçlü olan kesimleri ödüllendiriyormuş izlenimi yarattı.
Üçüncü istisna, COVID dönemindeki müdahalelerdi. Kimi zaman tutarsız uygulanan ve yasal sınırları aşıyor gibi duran bu adımlar, halk sağlığına yönelik geniş çaplı zorunluluklar ve acil durum önlemlerinden oluşuyordu.
Dördüncü vaka ise 6 Ocak 2021’de ABD Kongre Binası’na yapılan baskın ve 2020 seçimlerini gayrimeşru kılmaya yönelik o geniş çaplı girişimdi. Başkan Donald Trump’ın daha sonra olaylara karışan birçok kişiyi kapsayan o toplu affı, saldırıyı anayasal düzene karşı bir kalkışma olarak görenler ile Trump’ın “seçimlerin çalındığı” yönündeki asılsız iddialarına inananlar arasındaki uçurumu daha da derinleştirdi.
Tüm bu yaşananlar, anayasal düzeni test etmekle kalmadı, halkın gözündeki imajını da temelden değiştirdi. Her bir vakada olağanüstü yetkilerin kullanımına her zaman şu şüphe eşlik etti: Kurallar keyfi uygulanıyor, siyasi hesaplara alet ediliyor veya açıkça yetersiz kalıyordu. Birbirinden çok farklı krizlerin ardından halkın giderek artan bir kısmı, liberal demokratik süreçlerin acil durumları hem etkili hem de tarafsız bir şekilde yönetebileceğine inancını yitirdi.
İç siyasette ortaya çıkan bu tablonun, Schmitt’in 1920’lerde çökmekte olan Weimar Cumhuriyeti için yaptığı eleştirilerle birebir örtüşmesi tesadüf değil: Giderek artan kutuplaşma ve liberal demokratik usullere karşı azalan tahammül. Trump da tam olarak bu hissiyattan beslenerek, yargının yürütme gücüne anayasal sınırlar çekme konusundaki kararlılığını ve gücünü sınadı.
Peki işin uluslararası boyutu ne durumda? Kurallara dayalı küresel düzen, Kanada Başbakanı Mark Carney’nin “kullanışlı bir kurgu” dediği o fikre hep bel bağlamıştı: Uluslararası ilişkileri yöneten şeyin aslında jeopolitik güç dengeleri değil, kuralların bizzat kendisi olduğu inancına. Oysa gerçekte bu sistem hem kuralların içinde kalıp hem de gerektiğinde o kuralların ötesine geçebilme kapasitesine sahip tek bir ülkeye göbekten bağlıydı. Amerikan gücünün aşınması ve Çin’in ona neredeyse denk bir rakip olarak tarih sahnesine çıkması, o hassas dengeyi paramparça etti. Bugüne geldiğimizde ABD, giderek artan bir şekilde kendi başına hareket etme özgürlüğü istiyor ve on yıllar boyunca bizzat yaratıp savunduğu kurumsal bağları artık elinin tersiyle itiyor.
Gödel ve Arrow’un teoremlerinden çıkan sonuçlar, savaş sonrası liberal uluslararası düzenin temelindeki o iki büyük varsayımı tam kalbinden vuruyor: Uluslararası ilişkilerin yeterince kapsamlı kurallarla yönetilebileceği ve yeterince kapsayıcı kuralların her zaman tutarlı ve meşru sonuçlar doğuracağı fikrini. 1947’de %35 civarında olan ortalama sanayi gümrük vergilerini 1990’ların başına gelindiğinde %4’lere kadar düşüren Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’nın (GATT) o inanılmaz başarısını bir düşünün. Bir de günümüzde Çin merkantilizmi ile Amerikan korumacılığının baskısı altında kilitlenip kalmış Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) hâline bakın.
Arrow’un teoremi bize şunu söyler: Kurallara dayalı bir sistem ne kadar çok tarafı içine alır ve beklentiler ne kadar çeşitlenirse, tutarlı ve herkesin meşru göreceği sonuçlar elde etmek o kadar zorlaşır. GATT, Sovyetler Birliği’ni dışarıda bırakmış; bu sayede sisteme dâhil olan piyasa ekonomisine yatkın üyeler arasında oldukça yüksek bir uyum yakalamıştı. Ama ABD herkesi kapsayan evrensel bir DTÖ kurmakta ısrar etti ve Çin’in henüz temel serbest piyasa ilkelerine uyacağını kanıtlamasına bile fırsat vermeden örgüte katılmasına göz yumdu. Arrow’un da rahatlıkla öngörebileceği gibi, kurallara dayalı tek bir sistemin, bu iki devin birbirine tamamen zıt ekonomik mantıklarını uzlaştırmakta yetersiz kaldığı gün yüzüne çıktı.
1990’ların başı, sistemi hem ayakta tutan hem de büyük ölçüde o kurallara uygun hareket eden tek bir hâkim gücün gözetimindeki liberal uluslararası düzenin zirve noktasıydı. Kuveyt’i Irak işgalinden kurtarmak için 1991’de yapılan Körfez Savaşı bunun ders kitaplarına geçecek bir örneğiydi. Dönemin ABD Başkanı George H.W. Bush tarafından başlatılmış olsa da harekât, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 678 sayılı kararına kelimesi kelimesine uyularak yürütüldü. Karar bir rejim değişikliğine onay vermediği için, Bush Irak ordusu Kuveyt’ten çıkarılır çıkarılmaz saldırıları durdurdu. Oğlu 2003’te Amerikan birliklerini tekrar Irak’a gönderdiğinde ise böylesi bir itidal göstermek artık tahayyül bile edilemezdi.
Bugün liberal uluslararası düzeni ayakta tutan koşullar çok daha fazla yıprandı. Ona uzun süre destek olan Escher dengesi artık çatladı. Otokrat bir liderin, halkı yapay bir coşkuyla peşinden sürükleyerek ülkeyi yönettiği o Schmittvari “plebisiter demokrasiye” doğru kayan ABD, şimdilerde kendi yarımküresinde Monroe Doktrini’nin oldukça yırtıcı bir versiyonunu kovalıyor. Bu sırada Çin, ekonomik dayatmalar ve askeri baskılarla Asya-Pasifik havzasında kendi hegemonyasını kurmaya çalışırken; Rusya ve Avrupa Birliği, Avrupa’nın siyasi ve bölgesel düzeni üzerinde bilek güreşi yapıyor. Küresel sistem artık kendi koyduğu ve tüm sistemi tanımlayan kurallara uymaya rıza gösterecek tek bir hâkim gücün çıpasına sahip değil.
Soğuk Savaş’ın bitimini izleyen o kısa dönemde Amerikalılar; liberal düzenin artık kendi kendini idame ettirebileceğine, evrensel kuralların, demokratik meşruiyetin ve ekonomik olarak birbirine muhtaç olmanın o eski tarz güç siyasetini tarihe gömdüğüne inandılar. Oysa bu düzen gücünü kuralların kendi içindeki sarsılmaz otoritesinden değil, Amerikan gücünün ve kurumlara duyulan güvenin tarihte eşine az rastlanır bir şekilde o dönemde tavan yapmış olmasından alıyordu.
O temel artık tamamen aşındı. Kurumlar belki hâlâ ayakta ama içleri boşaltıldı, otoriteleri kalmadı. Birbirine rakip o büyük güçler artık kurallara sadece işlerine geldiğinde sarılıyor, onları kendi çıkarlarına göre yorumluyor ya da hiç çekinmeden çöpe atıyorlar. İstisnalar artık bir Escher ahşap baskısında olduğu gibi arka plana saklanmıyor. En ön safta, sahnenin tam ortasına yerleştiler. Ve onları bir kez gördükten sonra, artık hiçbirimiz yokmuş gibi davranamayız.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

