12 Mayıs’ta Kraliyet Tiyatrosu’nda doksanı aşkın ülkeden gelen dinleyicilerin karşısına çıkan Anders Fogh Rasmussen konuya ortasından girdi: İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzen çoktan çöktü, Amerika Birleşik Devletleri artık liderlik etme iradesini taşımıyor, üstüne üstlük bu küresel jandarma, Grönland’a göz dikerek revizyonist bir politika güdüyor. V-Dem Enstitüsü’nün raporu da dünya nüfusunun %74’ünün otoriter rejimler altında yaşadığını tespit ederek bu düzenin çöküşünü doğruluyor.
Alliance of Democracies tarafından 2018 yılından beri düzenlenen Kopenhag Demokrasi Zirvesi’nin bu yılki başlığı “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)inde Demokrasiler İttifakı Kurmak”tı. Katılımcılar arasında görevdeki ve eski başbakanlar, bakanlar ve milletvekilleri, diplomatlar, uluslararası sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, demokrasi aktivistleri, ulusötesi şirket yöneticileri ve akademisyenler vardı. Konuşulanlar güvenlik ağırlıklı olsa da en çok tekrarlanan cümlelerden biri şuydu: Bir otokrasiler ittifakı var ve demokratlar birleşmezse teker teker yenilecekler. Batı merkezli bir tartışma yürütüldüğü açıktı. Avrupa Birliğine aday ülke, Batı denince akla gelen diğer tüm hükümetlerarası örgütlerin ise kurucusu değilse ilk yıllarından beri üyesi olan Türkiye ise adı anılmayan bir ülkeydi.
Bu zirveye davet aldığımda katılmaya karar vermemin en önemli nedenlerinden biri buydu. Bir süredir demokrasi ve insan hakları vizyonu konuşulan yerlerde Türkiye’nin adı daha az geçiyor. Bunun nedenini görmek ve dünyanın dört bir yanından davet edilen insanlarla konuşmak istedim.
Türkiye Neden Yok?
Zirvenin konuşmacı listesinde Türkiye’den kimse yoktu. Oturum başlıklarının hiçbirinde Türkiye geçmiyordu. Sadece Zirvede tanıtılan D7 raporunda Türkiye sadece bir kez geçiyordu: NATO içinde kurulması önerilen bir Avrupa Güvenlik Ortaklığı için düşünülen ülkelerden biri… Kısacası Türkiye ortak güvenlik kapasitesi geliştirilecek bir askeri aktör olarak varken, demokratik dayanışma kurulacak bir toplum olarak yoktu. Bu yokluk, Türkiye’nin önemsiz bir ülke olması anlamına gelmiyor. Ayrıca bu yokluğu tek bir nedene bağlamak kolaycılık olur. Ancak zirve boyunca yaptığım sohbetler ve gözlemlerimden çıkardıklarım belki bir resim ortaya çıkarabilir.
Demokrasi dışı rejimlerin yarattığı tehditlere karşı insan hakları ve demokrasi hassasiyetlerini askıya almayı paradoks olarak görmeyen bir batı ile karşı karşıyayız: insan haklarından ve demokrasidena bahseden çoğu devlet yetkilisinin içi boşaltılmış bir kabuktan bahsettiği açık. Bu durum uluslararası ilişkilerin kuruluş biçimlerini de etkiledi.
Suriye iç savaşı ile başlayan sığınmacı hareketliliğinin ardından Türkiye’nin önce bir illiberal demokrasiye dönüşmesine ses çıkarılmaması, ardından yeni Batı ile Rusya ayrışması ve en sonunda da bu ittifakın lokomotifi ABD’nin Batı diye tanımlanan ittifakla ilişkilerini zayıflatması batılı ülkelerin ikinci dünya savaşının ardından misyon edindikleri demokrasi ve insan haklarının korunması ve yaygınlaştırılması faaliyetlerini zayıflattı. Geçmişte devletler arası birçok ilişkinin temelinde insan hakları ve demokrasinin yerleşmesi beklentisi de bulunurken, bugün ittifaka sadık olan veya işbirliğine açık olan ülkelerin içinde yaşanan olumsuz gelişmelerin görmezden gelindiği görülebiliyor.
İkinci bir neden olarak dikkat ekonomisinden bahsedilebilir. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve Avrupa’ya yarattığı tehdit, Gazze savaşı, ABD’nin partinin bittiğini ilan etmesi ve müttefiklerinin topraklarına dönük revizyonist talepleri gibi yaşanan diğer krizler gündemi işgal ediyor.
“Kaybedilmiş Dava”
Zirvenin koridorlarında ve zirve dışında ziyaret ettiğim sivil toplum örgütlerinde konuştuğum kimseden Türkiye’ye yönelik düşmanca bir söz duymadım. Hatta ilgi eksikliği bildiren bir cümle de duymadım. Hissettiğim, daha çok, tanıdık bir nezaketti; kötü haber alan birine gösterilen türden. Bu hissiyatı somut bir veriye dayandıramam, bu yüzden onu bir izlenim olarak kaydediyorum: Türkiye, savunulacak bir cephe değil, kapanmış bir dosya gibi ele alınıyor. Kimileri Türkiye’yi demokrasi ve insan hakları açısından “kaybedilmiş bir dava” olarak gördüklerini açıkça söylüyordu. Türkiye’nin demorkatikleşmesini desteklemek bir bakıma getirisi olmayan bir yatırımdı. Aynı sabah sunulan 2026 Demokrasi Algı Endeksi bu argümanı tamamlıyordu. 98 ülkede 94 binden fazla kişiyle yapılan araştırmada Türkiye eksi 14 puanla “olumsuz” kategorisinde yer alıyor.
Türkiye’nin uzun sürelerdir insan hakları ve demokraside yaşadığı gerilemeyle gündemi yorduğu da dikkatli dinleyince duyulabiliyordu. Türkiye’de olan bitenler, insan hakları krizi olarak değil, arka planda süregiden bir olağan bir durum olarak algılanıyor. Kriz uzadıkça haber değerini, dolayısıyla müdahale aciliyetini kaybediyor. Kısacası Türkiye’den sıkılmışlardı. Bugünün sorunu “Amerika olmadan Batı nasıl ayakta kalır”dı.
Bu algı, özellikle Türkiye sivil toplumu adına, prestij kaybından daha fazlası anlamına geliyor. Gündemde olmamak, uluslararası dayanışma ağlarının reflekslerinin zayıflaması, sivil toplum faaliyetlerinin sürdürülmesi için hayati önem taşıyan kaynakların daha zor bulunması anlamına gelebilir. Bir ülke “kaybedilmiş” sayıldığında ona ayrılan kaynak azalır, kaynak azaldıkça geri dönüş ihtimali zayıflar, zayıfladıkça “kaybedilmiş” teşhisi doğrulanmış görünür. Kendini gerçekleştiren bir kehanet…
Metanet
Kopenhag’dan bakınca, sitem etmek işlevsel bir strateji gibi görünmüyor. Benim çıkardığım iki ders şöyle:
- Türkiye sivil toplumu, tüm zorluklara rağmen başarabildiklerini ve nasıl ayakta kalabildiğini anlatmaya başlamalı, batılı ülkeler için yeni olan bu sarsıntılara karşı benzer bir metaneti nasıl geliştirebileceklerine dair deneyim aktarmalı.
- Hükümetlerarası örgütlere bel bağlamak yerine o örgütlerde etkili olan diğer sivil toplum kuruluşları ile daha yakın ilişkiler kurmak için zaman ve kaynak ayırmak daha da önemli hale geldi. Bu ilişkileri sadece Brüksel’de değil, Gürcistan, Sırbistan ve Macaristan gibi ülkelerde de geliştirmek, uluslararası dayanışma için oldukça önemli. Benzer rejim dinamikleriyle boğuşan ülkelerin birbirinden öğreneceği, Batı başkentlerinden öğreneceğinden çok daha fazla.
Türkiye, demokrasi ve insan hakları mücadelesi için kaybedilmiş bir dava değil, yaşadığı tüm sarsıntılara rağmen ayakta kalmış bir sivil toplum örneği olarak anlatılabilir. Bu çerçeve değişimi sadece diğerlerinin algısını değiştirmekle kalmayacak, Türkiye sivil toplumunun aktörlerinin kendi metanetlerini fark edip yenilenmelerini de sağlayacaktır diye umuyorum.


