Close Menu
Daktilo 1984Daktilo 1984
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • E-Bültene Abone Ol
    • Destek Ol
    Facebook X (Twitter) Instagram Telegram
    X (Twitter) Facebook YouTube Instagram WhatsApp
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Destek Ol Abone Ol
    • İZLE
      • Çavuşesku’nun Termometresi
      • 2’li Görüş
      • İki Savaş Bir Yazar
      • Cumhuriyet’in Edebiyatı
      • Varsayılan Ekonomi
      • Yakın Tarih
      • Tümünü Gör
    • OKU
      • Yazılar
      • Röportajlar
      • Çeviriler
      • D84 INTELLIGENCE
      • Asterisk2050
      • Yazarlar
      • Kitap Yorum
    • D84 FYI
      • Hariçten Gazel
      • ABD Gündemi
      • Avrupa Gündemi
    • daktilo2
    • Project Syndıcate
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Anasayfa » Demokrasi, Otokrasi ve Aradaki Dünya: Otoriterlik Gerçekten Yükseliyor mu?
    Çeviriler

    Demokrasi, Otokrasi ve Aradaki Dünya: Otoriterlik Gerçekten Yükseliyor mu?

    By Daktilo198419 Ağustos 202618 Mins Read
    Share
    Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp

    “Yaygın kanının aksine dünya ne liberal demokrasiye doğru ilerliyor ne de büyük bir otoriter dalganın altında kalıyor. 21. yüzyılın belirleyici siyasi mücadelelerinin sonucunu, demokratik hesap verebilirliği güçlendirmek ve işleyen kurumlar kurmak için verilen, çoğu zaman göz önünde olmayan mücadele belirleyecek.”

    Yazar: Helmut K. Anheier, Edward L. Knudsen ve Joseph C. Saraceno
    Helmut K. Anheier, Berlin’deki Hertie School’da Sosyoloji Profesörü ve UCLA Luskin School of Public Affairs’te Kamu Politikası ve Sosyal Refah alanında profesör. Edward L. Knudsen, Berlin’deki Hertie School’da araştırma görevlisi. Joseph C. Saraceno ise UCLA Luskin School of Public Affairs’te proje yöneticisi ve baş veri bilimci.
    Çeviri: Mert Söyler

    Bu yıl sıra dışı siyasi çalkantılara sahne oldu. Liberal demokrasiyi savunanlar açısından en umut verici gelişme nisanda yaşandı. Macar seçmenler, eski Başbakan Viktor Orbán’ın “illiberal demokrasi” adını verdiği otoriter modeli inşa etmek için yürüttüğü 16 yıllık projeye son verdi. Fidesz’in hem kamu medyasını hem de özel medyayı kendi lehine yönlendirmesine rağmen Macarlar, Péter Magyar’ın Tisza partisine ezici bir zafer kazandırdı ve Magyar başbakanlık koltuğuna oturdu.

    Orbán, Macaristan’ı Avrupa Birliği ve Batı genelinde otoriterleşme hevesindeki siyasetçiler için bir modele dönüştürmüştü. Macaristan, Avrupa’da otoriter popülizmi seçim yoluyla reddeden ilk ülke değildi. Polonya, 2023’te Hukuk ve Adalet Partisini (PiS) iktidardan uzaklaştırarak bunu daha önce yapmıştı. Ancak Orbán’ın yenilgisi, Avrupa’nın en kökleşmiş illiberal rejimlerinden birinin bile sandık yoluyla iktidardan gönderilebileceğini gösterdi.

    Ne var ki bundan yalnızca bir ay sonra ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping arasında düzenlenen zirve, küresel siyasetin geleceğine dair çok farklı bir tablo ortaya koydu. Zirvenin merkezinde, Çinli yetkililerin “stratejik istikrara dayalı yapıcı bir Çin-ABD ilişkisi” olarak tanımladığı yaklaşım vardı. Bu yaklaşım ticaret, tarım ve enerji alanlarında pragmatik iş birliğini esas alıyordu.

    Şi’nin görüşme sırasında Trump’a, yerleşik bir hegemon gücün yükselen bir rakipten duyduğu korkunun çatışmaya yol açmasını anlatan sözde Tukidides Tuzağı’ndan kaçınması ve Çin’le daha yakın çalışması gerektiğini söylediği aktarıldı. Şi’nin iktidarını giderek daha fazla merkezîleştirmesi ve Trump’ın giderek otokratik bir nitelik kazanan siyasi gündemiyle birlikte düşünüldüğünde, bu görüşme yeni bir otoriter çağ ihtimalini gündeme taşıdı. Üstelik bu kez böyle bir dönemin öncülüğünü Rusya gibi düzen bozucu devletler değil, dünyanın iki süper gücü yapıyor olabilir.

    Peki bu gelişmelerden hangisi küresel siyasetin geleceğini belirleyecek? Bunun yanıtı henüz belli değil. Ama iki gelişme arasındaki keskin karşıtlık, 2026 Berggruen Yönetişim Endeksi’nin (BGI) ortaya koyduğu iki rakip yönetim modeli arasındaki daha derin gerilimi yansıtıyor.

    Dördüncü kez yayımlanan BGI, 2000 ile 2023 yılları arasında 145 ülkedeki yönetişim performansını değerlendiriyor. Endeks yönetişimi tek bir göstergeyle ölçmek yerine, birbiriyle bağlantılı üç temel boyuta odaklanıyor: hükümet kalitesi, yani devlet kapasitesi; demokrasi kalitesi, yani hesap verebilirlik; ve yaşam kalitesi, yani kamusal mal ve hizmetlerin sunumu. BGI bu üç alanın oluşturduğu bütüne “Yönetişim Üçgeni” adını veriyor.

    Endeksin temel bulguları, yönetişimin yeniden güçlendiği, kalıcı biçimde sağlamlaştığı ya da genel olarak gerilediği yönündeki alışıldık anlatılardan çok daha karmaşık bir tablo ortaya çıkarıyor. BGI’ye göre ülkeler tek bir yönetim modeline doğru yakınlaşmak yerine sürekli olarak dört farklı “yönetişim dünyası” içinde kümeleniyor.

    Bu sınıflandırmalar tek seferlik ayrımlara değil, tekrar tekrar ortaya çıkan ampirik örüntülere dayanıyor. İstatistiksel analiz her yıl aynı dört ülke grubunu ortaya çıkarırken, ülkelerin bu gruplar arasındaki hareketliliği şaşırtıcı ölçüde sınırlı kalıyor. 2000 ile 2023 arasında ülkelerin yüzde 80’inden fazlası aynı yönetişim dünyasında yer almaya devam etti.

    Son çeyrek yüzyılda yaşanan sarsıntılar düşünüldüğünde bu istikrar oldukça çarpıcı. Dünya bu dönemde 2008 küresel finans krizini, COVID-19 pandemisini, çok sayıda savaşı ve iç çatışmayı yaşadı; aynı zamanda küresel bir demokratik gerileme ihtimali giderek daha fazla tartışılmaya başladı. Buna rağmen BGI’nin bulguları, ülkelerin iç yönetişim yapılarındaki temel örüntülerin haber başlıklarının düşündürdüğünden çok daha dirençli olduğunu gösteriyor.

    Yönetişimin Dört Dünyası

    Peki bu yönetişim dünyaları neler ve onları birbirinden ayıran özellikler hangileri?

    İlk grupta, yönetişimin üç boyutunda da yüksek puan alan 39 yerleşik demokrasi bulunuyor. Batı Avrupa ülkelerinin çoğu ile Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Güney Kore, Uruguay ve Kosta Rika bu gruba dâhil. Bu ülkelerin birçoğu politika üretimindeki durağanlık ve siyasal işleyiş sorunlarıyla mücadele etse de krizleri absorbe etme ve gelecekteki zorluklara uyum sağlama konusunda diğer ülkelere kıyasla daha güçlü bir konumda.

    İkinci grupta, devlet kapasitesinin sınırlı olduğu 45 ülke bulunuyor. Bu ülkelerde demokratik hesap verebilirlik görece güçlü olsa da hükümetler vatandaşlarına yüksek bir yaşam kalitesi sunmakta zorlanıyor. Hindistan, Endonezya, Filipinler ve Latin Amerika’nın büyük bölümü bu kategoriye giriyor. Bu ülkeler daha kırılgan olsa da demokratik kurumlar ile devlet kapasitesi zaman içinde birlikte gelişirse ilerleme kaydedebilirler. Aksi hâlde, bir alandaki zayıflığın diğer alandaki kazanımları ortadan kaldırdığı bir kısır döngüye sıkışma riskiyle karşı karşıya kalıyorlar.

    Üçüncü grupta Çin, Rusya, Körfez ülkeleri, Belarus ve Vietnam’ın da aralarında bulunduğu 29 otoriter ve hibrit devlet yer alıyor. Bu ülkelerde yaşam kalitesi, devlet kapasitesi sınırlı demokrasilerle karşılaştırılabilecek düzeyde. Ama demokratik hesap verebilirlik çok daha düşük. Bunun yanı sıra yaygın yolsuzluk devlet kapasitesini aşındırmaya devam ediyor ve bu ülkelerin elde ettiği kazanımların uzun vadede ne kadar sürdürülebilir olduğu konusunda soru işaretleri yaratıyor.

    Son grupta ise Haiti, Pakistan, Papua Yeni Gine ve Sahra Altı Afrika’nın büyük bölümünün de aralarında bulunduğu düşük kapasiteli 32 gelişmekte olan ülke bulunuyor. Bu ülkeler yönetişimin her üç boyutunda da en düşük puanlara sahip. Gelecekteki krizlerden en fazla etkilenmesi beklenen ülkeler arasında oldukları gibi, gerekli kurumsal dayanıklılığa sahip olmadıkları için bu krizlere yanıt verme imkânları da son derece sınırlı.

    BGI’nin bulguları birlikte değerlendirildiğinde, bu dört grubun gelecekteki krizlerle başa çıkma kapasiteleri bakımından birbirinden daha da uzaklaşacağı anlaşılıyor. Yerleşik demokrasiler, en azından teorik olarak, iklim değişikliği, pandemiler ve ekonomik çalkantılar gibi sorunlara yanıt verebilecek. Diğer ülkelerin büyük bölümü ise aynı sorunlarla mücadele etmekte zorlanacak ya da başarısız olacak.

    Son çeyrek yüzyıl bunun aksini düşünmek için fazla neden sunmuyor. Bu dönemde yalnızca bir ülke, Jamaika, yerleşik demokrasiler grubuna katıldı. Buna karşılık beş ülke bu gruptan çıktı: Arjantin, Botsvana, Macaristan, Polonya ve Hong Kong. BGI, bu gruba girmenin gruptan çıkmaktan çok daha zor olduğunu gösteriyor. Öte yandan ülkeler otoriter ve hibrit gruba girdikten sonra buradan çıkma ihtimalleri çok daha düşük.

    Başka bir ifadeyle dünya, Soğuk Savaş sonrası dönemin “tarihin sonu” iyimserlerinin varsaydığı gibi liberal demokrasiye doğru ilerlemiyor. Ama küresel ölçekte her şeyi önüne katan bir otoriter dalgadan söz etmek de mümkün değil. Günümüz küresel yönetişiminin en belirgin özelliği, daha çok mevcut dengelerin büyük ölçüde yerinde sayması.

    Kırılgan Otoriter Mutabakat

    Macaristan, geriye giderek bir yönetişim dünyasından diğerine geçen az sayıdaki ülkeden biri olarak öne çıkıyor. Ama BGI verileri 2023’te sona erdiği için Péter Magyar’ın seçim zaferinin yaratması beklenen demokratikleşme etkileri henüz endekse yansımıyor.

    Macaristan 2000 yılında açık biçimde yerleşik demokratik devletler grubunda bulunuyordu. Ülkenin demokratik hesap verebilirlik puanı, 0 ile 100 arasında değerlendirilen ölçekte 85’ti. Bu yüksek puan, komünizm sonrası dönüşüm sürecinde büyük güçlüklerle elde edilen demokratik kazanımları yansıtıyordu. Ama 2023’e gelindiğinde aynı puan 60’a gerilemişti.

    25 puanlık bu düşüş, Orbán’ın kurumsal denge ve denetleme mekanizmalarını sistematik biçimde zayıflatmasının sonucuydu. Aynı süreçte Macaristan’ın medya ve sivil toplum puanı 28 puan, devlet kapasitesi ise 18 puan geriledi.

    Ülkedeki demokratik gerileme kısa sürede uluslararası bir referans noktasına dönüştü. Macaristan’ın deneyimi dünyanın farklı bölgelerindeki popülist otoriter siyasetçilere ilham verirken, Slovakya gibi komşu ülkeleri de benzer bir siyasi çizgiye yönelmeye teşvik etti. Buna rağmen Macaristan’ın kurumları zayıflarken vatandaşların yaşam kalitesi büyük ölçüde korundu. Borçla finanse edilen kamu harcamaları ve AB’den gelen önemli miktardaki sübvansiyonlar bunda belirleyici rol oynadı.

    Bu tablo, BGI’nin temel bulgularından birini de açık biçimde ortaya koyuyor: Kaliteli kamusal mal ve hizmetlerin sunulabilmesi için her zaman güçlü demokratik yönetişim gerekmiyor.

    Ama Macaristan örneği, demokratik gerilemenin mutlaka geri döndürülemez olmadığını da gösteriyor. Demokrasi ne dünya genelinde kaçınılmaz biçimde yeniden yükselişe geçmiş durumda ne de kendi kendini otomatik olarak onaran bir sistem. Bununla birlikte dünya da kaçınılmaz biçimde daha az siyasi özgürlük ve daha az hesap verebilirliğe doğru ilerlemiyor.

    Çin ise bunun karşısında güçlü bir örnek sunuyor. Ülkenin demokratik hesap verebilirlik puanı, 2000 yılında zaten oldukça düşük olan 29 seviyesindeyken 2023’te 17’ye kadar geriledi. Kurumsal, seçimsel ve toplumsal hesap verebilirliğin tamamı zayıflarken sivil toplum üzerindeki kısıtlamalar daha da ağırlaştı.

    Çin, idari verimliliğiyle anılan bir ülke olmasına rağmen 2023’te devlet kapasitesi alanında yalnızca 45 puan aldı. Bu rakam 49 olan dünya ortalamasının bile altında. Buna karşılık ülkenin kamusal mal ve hizmetler alanındaki puanı 61’den 77’ye yükseldi. Bunun temelinde büyük ölçekli kamu yatırımları vardı. Çin’in altyapı puanı da aynı dönemde 73’ten 97’ye çıktı.

    Dolayısıyla Çin, demokratik özgürlükleri bastırırken ve olağanüstü yüksek bir devlet kapasitesine sahip olmadan da yaşam standartlarında ciddi ilerlemeler sağlayabildi. İhracata dayalı büyüme ve hızlı sanayileşmeyle geçen onlarca yıl, altyapı, eğitim ve diğer kamusal alanlara büyük yatırımlar yapmak için gerekli kaynakları yarattı. Yaşam standartlarındaki yükseliş de tek parti yönetiminin siyasi meşruiyetini güçlendirdi.

    Ama otoriter mutabakat, görünürdeki başarılarının düşündürdüğünden çok daha riskli bir seçenek. Otokratik istikrar düşüncesi büyük ölçüde bir efsaneden ibaret. Otoriter ve hibrit ülkelerde ciddi yapısal zayıflıklar bulunuyor. Dört yönetişim dünyası arasında yalnızca düşük kapasiteli gelişmekte olan ülkeler bu ülkelerden daha kırılgan ve daha az barışçıl.

    Otokratik yönetimler çoğu zaman istikrarlı ve dayanıklı devletler yaratmakta başarısız oluyor. Bu gruptaki ülkeler, dünya ekonomisi karbonsuzlaşmaya doğru ilerlerken kişi başına en yüksek karbon emisyonuna sahip ülkeler arasında bulunuyor. Aynı zamanda kadınların siyasi hayatta güçlenme düzeyi bu ülkelerde en düşük seviyelerde. Dolayısıyla sahip oldukları insan kaynağının önemli bir bölümünden yararlanamıyorlar.

    Bütün bunlara ek olarak bu ülkelerin önemli bir kısmı, bilgi yoğun sektörler geliştirmek yerine doğal kaynaklardan elde edilen rantlara büyük ölçüde bağımlı kalmayı sürdürüyor.

    Bazı otoriter ve hibrit devletler kamusal mal ve hizmet sunumunda önemli ölçüde daha başarılı hâle gelmiş olsa da bu ilerlemeyi daha geniş çaplı yönetişim kazanımlarına dönüştürebilen tek ülke Singapur oldu. Buna karşılık 2000’den bu yana yönetişim performansında en büyük düşüşü yaşayan on ülkenin sekizi otoriter ve hibrit grupta yer alıyor.

    Üstelik otoriter dünyanın hızla büyüyeceğine ilişkin yıllardır dile getirilen tahminlere rağmen bu grup çok fazla genişlemedi. Gruba sonradan katılan az sayıdaki ülke de başlangıçta tam anlamıyla demokratik değildi.

    Bunun nedenlerinden biri, birçok hükümetin otoriter modelin kendi içindeki zayıflıklarının farkında olması olabilir. Bu model çoğu zaman bugünkü kamusal mal ve hizmetleri, gelecekteki devlet kapasitesini ipotek ederek finanse ediyor. Geniş tabanlı ve kapsayıcı kurumlar yerine devletin yönlendirdiği yatırımlara dayanıyor.

    Aslında otoriter ülkelerin kaydettiği etkileyici kalkınma ilerlemeleri, tam da karar alma süreçlerini yavaşlatabilen bağımsız mahkemeler, özgür basın ve canlı bir sivil toplum gibi kurumsal sınırlamaların ortadan kaldırılması sayesinde mümkün oldu. Ama aynı kurumlar, yönetişimde kalıcı iyileşmelerin de temelini oluşturuyor.

    Hızlı büyümenin önünde bir engel gibi görünen demokratik denge ve denetleme mekanizmaları, çoğu zaman toplumların kendi hatalarını fark etmesini, bu hatalardan ders çıkarmasını ve onları düzeltmesini sağlayan sistemin kendisini oluşturuyor.

    Çin bunun çarpıcı bir örneği. Ülkedeki siyasi istikrar, tıpkı 2022 öncesinde Rusya’da olduğu gibi, nihayetinde ekonomik büyümenin devam etmesine bağlı. Ekonomik büyüme sekteye uğrarsa rejim giderek daha fazla baskıya başvurmak zorunda kalacak. Bu strateji ise nadiren kalıcı istikrar yaratıyor.

    Amerikan Tarzı Otoriterlik

    Trump’ın ikinci başkanlık dönemi, bir ülkenin kendi yönetişim dünyasından çıkmadan ne kadar köklü biçimde değişebileceğini gösteriyor.

    ABD’nin demokratik hesap verebilirlik puanı 2000 yılında 91’di. Barack Obama’nın başkanlığının ortalarına denk gelen 2013’te bu puan 96 ile zirveye ulaştı. Ama kurumsal yenilenmeye ilişkin ilk umutlar kısa süre içinde yerini partiler arası siyasi tıkanıklığa ve ülkenin kendi kendine getirdiği mali kısıtlamalara bıraktı.

    Trump’ın 2016’daki ilk seçim zaferi bu gerilemeyi hızlandırdı. İlk başkanlık döneminde yaşanan yoğun siyasi kutuplaşma, seçimlerin güvenilirliğini ve toplumsal hesap verebilirliği zayıflattı. Bunun sonucunda demokratik hesap verebilirlik puanı 2020’de 85’e kadar düştü.

    Joe Biden döneminde sınırlı bir toparlanma yaşandı ve puan 89’a yükseldi. Ama yeni veriler yayımlandığında Trump’ın ikinci başkanlık döneminin bu kazanımları tersine çevirmiş olması bekleniyor.

    Yüksek Mahkemenin kısa süre önce Oy Hakları Yasası’nın temel hükümlerini geri çeken kararı ile daha önce uzun yıllardır geçerli olan hukuki içtihatları bozarak başkanlık yetkilerini genişleten kararları, demokratik hesap verebilirlikteki gerilemenin daha da derinleşeceğine işaret ediyor.

    Devlet kapasitesindeki düşüş daha da çarpıcı. ABD’nin devlet kapasitesi puanı 2000 yılında 80 seviyesindeyken 2019’da 67’ye kadar geriledi. 2023’te 74’e yükselse de ülke hâlâ Batı Avrupa’daki birçok gelişmiş demokrasinin gerisinde bulunuyor.

    Bu gerileme büyük ölçüde devletin temel işlevlerine uzun yıllar boyunca yeterli yatırım yapılmamasından kaynaklandı. Yıllar içinde bu durum kamu otoritelerinin politikaları koordine etme ve kamu hizmetlerini etkili biçimde sunma kapasitesini sürekli zayıflattı.

    İlk bulgular, Trump’ın ikinci yönetimi döneminde bu kötüleşmenin daha da hızlandığını gösteriyor. En dikkat çekici gelişmelerden biri, başlangıçta Elon Musk’ın yönettiği Hükümet Verimliliği Bakanlığının (DOGE) kamu sağlığı ve bilimsel araştırmalara ayrılan fonlarda büyük kesintilere gitmesi ve çok sayıda çevre düzenlemesini geri çekmesi oldu.

    Aynı zamanda Trump, yürütme yetkisi üzerindeki kurumsal sınırlamaları sistematik biçimde ortadan kaldırdı. Kendisi, ailesi ve Trump Organization için Amerikan Gelir İdaresinin denetiminden fiilen muafiyet elde etti.

    Buna karşılık, birçok başka ülkede olduğu gibi ABD’de de kamusal mal ve hizmetlerin sunumuna ilişkin puan daha dirençli çıktı ve 87’den 90’a yükseldi.

    Bunun nedenlerinden biri, ABD’de sağlık, eğitim ve diğer hizmetlerin sunumunda özel sektörün diğer gelişmiş demokrasilerin çoğuna kıyasla çok daha büyük rol oynaması. Bu nedenle söz konusu hizmetlerin performansı federal hükümetin kapasitesine daha az bağımlı.

    Trump’ın bilimsel araştırmalara ayrılan federal fonları tekrar tekrar azaltmaya çalışmasına rağmen Amerikan bilimi de dünya liderliğini sürdürüyor. Ama bu dayanıklılığın arkasında GSYH’nin yaklaşık yüzde 120’sine ulaşan kamu borcu bulunuyor. Trump’ın vergi indirimleri ve bütçe açığını büyüten harcama politikaları bu yükü neredeyse kesin olarak daha da artıracak.

    Ama zengin demokrasiler nadiren bir gecede çöker. Onlar için asıl tehlike çoğu zaman rehavet olur. Rehavet, kurumlarda meydana gelen hasar artık görmezden gelinemeyecek noktaya ulaşana kadar politika alanındaki ihmallerin sürmesine imkân tanır.

    Trump döneminde federal hükümetin geçirdiği dönüşüm hızlı ve çarpıcı olsa da bu süreç, BGI’nin yıllar önce tespit ettiği devlet kapasitesi ve demokratik hesap verebilirlik alanındaki uzun süreli gerilemenin üzerine inşa edildi. Endeks daha o dönemde ABD’yi “düşen bir yıldız” olarak tanımlamıştı.

    Üstelik ABD bu konuda yalnız değil. Örneğin Almanya, Angela Merkel’in 16 yıllık şansölyeliği boyunca altyapıya yeterince yatırım yapmadı. Bunun sonucunda ülke pandemi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve Çin’in imalat sanayisinden gelen giderek yoğunlaşan rekabet gibi jeopolitik ve ekonomik sarsıntılara yeterince hazırlıklı değildi.

    Birleşik Krallık ise yıllar boyunca uygulanan kemer sıkma politikalarının, giderek büyüyen bölgesel eşitsizliklerin ve Brexit’in bedelini ödüyor.

    Her ülkenin koşulları farklı olsa da ortaya çıkan temel örüntü dikkat çekici ölçüde benzer: Rehavet ve politika ihmali, bir kriz ülkeleri gerçeklerle yüzleşmeye zorlamadan çok önce yönetişim kapasitesini aşındırıyor.

    Yönetişimin Yeni Coğrafyası

    Dünya genelinde büyük bir demokratik ya da otoriter dalganın yaşanmaması, yönetişim alanında hiçbir değişiklik olmadığı anlamına gelmiyor. Dört yönetişim dünyası son derece kalıcı olsa da tamamen donmuş değiller.

    Yerleşik demokrasiler dünyasına girmek olağanüstü zor. Jamaika örneğinin gösterdiği gibi bunun için cesur kurumsal reformların yanı sıra mali istikrarı yeniden sağlamak amacıyla uzun ve zahmetli çalışmalar gerekiyor.

    Yelpazenin diğer ucunda ise hiçbir ülkenin düşük kapasiteli gelişmekte olan ülkeler grubuna gerilememiş olması dikkat çekiyor. Bu durum, yönetişim hiyerarşisinin en altına düşmenin de neredeyse en üste çıkmak kadar nadir olduğunu gösteriyor.

    Ülkeler arasındaki geçişlerin büyük bölümü, devlet kapasitesi sınırlı ülkeler ile otoriter ve hibrit ülkeler arasında yaşandı.

    2000 ile 2023 arasında altı ülke; El Salvador, İran, Nikaragua, Rusya, Türkiye ve Venezuela devlet kapasitesi sınırlı ülkeler grubundan otoriter ve hibrit ülkeler grubuna geçti. Dört ülke ise ters yönde hareket etti: Irak, Kırgızistan, Malezya ve Tunus.

    Bu iki grup dünya nüfusunun büyük bölümünü barındırıyor. Brezilya, Hindistan, Endonezya, Meksika ve Güney Afrika gibi devlet kapasitesi sınırlı ülkeler tarihleri, kurumları ve kalkınma yolları bakımından birbirlerinden oldukça farklı.

    Ama hepsi benzer bir yapısal sorunla karşı karşıya: Görece yüksek demokratik hesap verebilirlik düzeylerini etkili yönetişime dönüştürecek yeterli devlet kapasitesine sahip değiller. Bunun sonucunda vatandaşlarının yaşam kalitesi, mevcut demokratik kurumların sağlayabileceği düzeyin altında kalıyor.

    Demokratik hükûmetler insanların yaşam koşullarını sürekli olarak iyileştirmekte başarısız olduğunda, otoriter yönetimler daha cazip görünmeye başlıyor. Rusya, Türkiye ve Venezuela bunun başlıca örneklerini sunuyor.

    Bu ülkelerin her biri 21. yüzyıla kusurlu olsa da anlamlı düzeyde demokratik hesap verebilirliğe sahip olarak girdi. Ama zaman içinde bu yapıları giderek terk ettiler.

    Ne var ki otoriter mutabakat büyük ölçüde başarısız oldu. Devlet kapasitesi sınırlı ülkeler grubundan otoriter ve hibrit gruba geçen ülkeler, demokratik hesap verebilirlikten ve zaman içinde devlet kapasitesinden fedakârlık ederken yaşam kalitesinde yalnızca sınırlı ilerleme sağlayabildi.

    Yönetişim yelpazesinin orta bölümü aynı zamanda demokrasilerin kendi kendilerini düzeltme ihtimalinin en yüksek olduğu alan.

    Brezilya’nın yakın siyasi tarihi bunun nedenini açıklamaya yardımcı oluyor. Ülke 2010’lu yıllara görece güçlü bir demokratik hesap verebilirlik puanıyla girdi. 2000 yılında 88 olan puan, 2010’lara gelindiğinde 92’ye yükselmişti.

    Ama Lava Jato, yani Araba Yıkama Operasyonu adıyla bilinen büyük yolsuzluk skandalı kamuoyunun kurumlara olan güvenini ağır biçimde sarstı ve aşırı sağcı Jair Bolsonaro’nun 2018 başkanlık seçimlerini kazanmasının önünü açtı.

    Bolsonaro’nun başkanlığı Brezilya’daki yönetişime ağır bir darbe vurdu. Denge ve denetleme mekanizmaları baskı altına girerken demokratik hesap verebilirlik hızla geriledi ve ülkenin puanı 2019’da 77’ye düştü. Çevre standartlarının geri çekilmesi de çevresel kamusal mal ve hizmetler puanının 2020’de 51’e kadar gerilemesine yol açtı.

    Luiz Inácio Lula da Silva’nın 2023’te yeniden başkanlığa dönmesi ise her iki eğilimi de tersine çevirdi. Demokratik hesap verebilirlik puanı 84’e yükselirken çevresel kamusal mallara ilişkin puan şimdiye kadarki en yüksek seviyelerine ulaştı. Brezilya hâlâ devlet kapasitesi sınırlı ülkeler grubunda bulunuyor. Ama ülkenin deneyimi demokratik gerilemenin tek yönlü bir süreç olmadığını gösteriyor.

    Toplumlar otoriterliğe doğru yaşanan kaymayı her zaman kabullenmiyor. Otoriter mutabakat vaat edilen sonuçları üretmediğinde seçmenler yeniden hesap verebilirliği güçlendirmeyi ve yerleşik demokrasiler dünyasına doğru ilerlemeyi tercih edebiliyor.

    BGI, temkinli iyimserlik için başka bir neden daha sunuyor. Az sayıdaki ülke, Yönetişim Üçgeni’nin üç alanında aynı anda ilerleme kaydetti. Endeks bu ülkeleri “dengeli yönetişim performansı gösteren ülkeler” (BGP) olarak tanımlıyor.

    Bu grupta devlet kapasitesi sınırlı üç ülke; Ermenistan, Moldova ve Malezya ile düşük kapasiteli gelişmekte olan üç ülke; Gambiya, Angola ve Sierra Leone yer alıyor. Bu altı ülkeyi diğerlerinden ayıran şey, elde ettikleri ilerlemenin büyüklüğünden çok kazanımların hangi sırayla gerçekleştiği.

    Devlet kapasitesi sınırlı BGP ülkelerinde demokratik hesap verebilirlik 2000 ile 2023 arasında 11 ila 16 puan arttı. Aynı dönemde devlet kapasitesi 11 ila 17 puan yükseldi. Kamusal mal ve hizmet sunumundaki ilerleme ise daha yavaş gerçekleşti ve yalnızca 4 ila 7 puan arasında kaldı. Bu ülkeler başlangıçta kendi gruplarının ortalamasının altında yer alsalar da özellikle 2015 sonrasında benzer ülkelerden ayrışmayı başardılar. Bunu önce demokratik hesap verebilirliği ve devlet kapasitesini güçlendirerek yaptılar. Böylece yaşam kalitesinde kalıcı ilerlemeler sağlayabilecek kurumsal temelleri oluşturabildiler.

    Siyasi Yenilenmeye Giden İki Yol

    BGI’nin en önemli bulgularından biri, ülkelerin yönetişimlerini genellikle iki farklı yoldan biriyle geliştirmesi. İlk yol “büyük uzlaşma” olarak adlandırılıyor. Bu, siyasi düzenin kırıldığı ve tehdit altında hisseden elitlerin yeni siyasi düzende kendilerine yer verilmesi karşılığında iktidar üzerindeki tekellerinden vazgeçtiği bir dönüm noktasını ifade ediyor.

    Ermenistan’ın 2018’de yaşadığı Kadife Devrimi bunun en açık örneklerinden biri. Ülkenin demokratik hesap verebilirlik puanı 2015 gibi yakın bir tarihte 53 seviyesindeyken 2020’de 80’e yükseldi.

    Gambiya’nın 2016’daki demokratik geçişi de benzer bir yol izledi. Demokratik hesap verebilirlikteki toplam 35 puanlık artışın büyük bölümü, eski Devlet Başkanı Yahya Jammeh’in iktidardan uzaklaştırılmasının ardından gerçekleşti.

    Nobel ödüllü iktisatçı Douglass North ve birlikte çalıştığı araştırmacılar, bu dinamiği açık bir siyasi düzenin ortaya çıkabilmesi için gereken “eşik koşullarından” biri olarak tanımlamıştı.

    Daha iyi yönetişime giden ikinci yol ise kademeli reformlar. Jamaika ve Moldova gibi ülkelerde görülen bu yaklaşımda, bir alanda sağlanan ilerleme bir sonraki reformu gerçekleştirmek için gereken siyasi sermayeyi oluşturuyor. Albert Hirschman bu süreci “bağlantılar” ve “mümküncülük” mantığıyla açıklamıştı.

    AB’ye katılım süreci gibi dış kurumsal çıpalar da bu süreci güçlendirebilir. Her iki modelde de kalıcı ilerleme, tek bir seçimden çok yıllar boyunca süren ve çoğu zaman göz kamaştırıcı olmayan kurum inşa etme çalışmalarına dayanıyor.

    Bu iki yol biçim bakımından farklı olsa da aynı dengeyi hedefliyor: devlet kapasitesi ile demokratik hesap verebilirlik arasındaki denge. Nobel ödüllü Daron Acemoğlu ve James A. Robinson bu dengeyi “dar koridor” olarak tanımlıyor. İyi yönetişim despotizm ile düzensizlik arasındaki alanda ortaya çıkıyor. Bunun için hem yönetme kapasitesine sahip güçlü bir devlet hem de devleti hesap vermeye zorlayacak kadar güçlü bir toplum gerekiyor.

    BGI’nin gösterdiği gibi ülkeler bu dar koridora büyük siyasi uzlaşmalarla ya da kademeli reformlarla girebiliyor ve koridor içinde ilerleyebiliyor. Ama aynı şekilde koridorun dışına da çıkabiliyorlar.

    Budapeşte ve Pekin’de son dönemde yaşanan gelişmeler bu iki yolu çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor. Macaristan’daki demokratik yenilenme, hesap verebilirlik mekanizmaları ciddi biçimde zayıflatılmış olsa bile vatandaşlar yürütme gücü üzerinde daha güçlü denetim talep ettiğinde bu kurumların yeniden canlandırılabileceğini gösteriyor.

    Trump-Şi zirvesi ve ABD’nin Rusya ile Körfez ülkeleri gibi otoriter rejimlerle uzlaşmaya açık tutumu ise otokratik modelin hâlâ güçlü bir çekim alanı yarattığını gösteriyor. Otoriter rejimlerin yönetişim performansı ülkeden ülkeye büyük farklılıklar gösterse de bazıları, en azından belirli bir dönem boyunca, yaşam kalitesinde hızlı ilerlemeler sağlayabildi.

    Bu nedenle yönetişimin geleceğini büyük bir demokratik yeniden yükseliş dalgasının, otoriterliğin kesin zaferinin ya da Berlin Duvarı’nın yıkılması ölçüsünde tek bir jeopolitik kırılmanın şekillendirmesi pek olası görünmüyor. BGI’nin tespit ettiği dört yönetişim dünyası son derece kalıcı olduğunu gösterdi. 21. yüzyılın sorunları ağırlaştıkça bu gruplar arasındaki farkların kapanmasından çok daha da açılması beklenebilir.

    Üstelik ilerlemeyi mümkün kılan siyasi koşullar dünyanın her yerinde eşit ölçüde mevcut değil. Hükümetlerin karşı karşıya olduğu ekonomik, jeopolitik ve çevresel baskılar da her ülkede aynı değil. Buna rağmen BGI, neredeyse her koşulda ilerlemenin hâlâ mümkün olduğunu açık biçimde gösteriyor. Brezilya ve Macaristan örnekleri de kurumsal gerilemenin kalıcı olmak zorunda olmadığını hatırlatıyor.

    Kesin olan bir şey var: Önümüzdeki yüzyılın belirleyici siyasi mücadeleleri, büyük ve dramatik jeopolitik kırılmalarla kazanılmayacak ya da kaybedilmeyecek. Asıl sonucu, ülkelerin demokratik hesap verebilirliği ve devlet kapasitesini güçlendirmeyi seçip seçmediğini ya da kurumsal aşınmaya ve otoriterliğin cazibesine teslim olup olmadığını belirleyen, çoğu zaman küçük ve kademeli siyasi tercihler belirleyecek.

    ©Project Syndicate

    Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

    Dünya M
    Share. Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp
    Previous ArticleTicaretin ve Kolonyalizmin Gölgesinde Bir Kültürel Simge: Çayın Yolculuğu

    Diğer İçerikler

    Yazılar

    Ticaretin ve Kolonyalizmin Gölgesinde Bir Kültürel Simge: Çayın Yolculuğu

    17 Ağustos 2026By Ecem Doğantekin
    Videolar

    Bir Yaz Gecesi Rüyası: Petrol | Eser Özdil | Varsayılan Ekonomi S3 #16

    13 Ağustos 2026By Enes Özkan ve Eser Özdil
    PROJECT SYNDICATE

    Yapay Zekâ Yarışını Kodlar Değil, Çipler Kazandıracak

    12 Ağustos 2026By Daktilo1984

    Comments are closed.

    İçerik
    • Yazılar
    • Podcast
    • Forum
    • Röportajlar
    • Çeviriler
    • Özetler
    • Bültenler
    • D84 INTELLIGENCE
    Konular
    • Siyaset
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Tarih
    • Kültür Sanat
    • Spor
    • Rapor
    • Gezi
    Sosyal Medya
    • Twitter
    • Facebook
    • Instagram
    • Youtube
    • LinkedIn
    • Apple Podcast
    • Spotify Podcast
    • Whatsapp Kanalı
    Kurumsal
    • Anasayfa
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • Yazarlar
    • D84 Yayınları
    • İçerik Sağlayıcılar
    • Yayın İlkeleri ve Yazım Kuralları
    © 2026 DAKTİLO1984
    • KVKK Politikası
    • Çerez Politikası
    • Aydınlatma Metni
    • Açık Rıza Beyanı

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

    Çerezler

    Sitemizde mevzuata uygun şekilde çerez kullanılmaktadır.

    Fonksiyonel Her zaman aktif
    Sitenin çalışması için ihtiyaç duyulan çerezlerdir
    Preferences
    The technical storage or access is necessary for the legitimate purpose of storing preferences that are not requested by the subscriber or user.
    İstatistik
    Daha iyi bir kullanıcı deneyimi sağlamak için kullanılan çerezlerdir The technical storage or access that is used exclusively for anonymous statistical purposes. Without a subpoena, voluntary compliance on the part of your Internet Service Provider, or additional records from a third party, information stored or retrieved for this purpose alone cannot usually be used to identify you.
    Pazarlama
    Size daha uygun içeriklerin iletilmesi için kullanılan çerezlerdir
    • Seçenekleri yönet
    • Hizmetleri yönetin
    • {vendor_count} satıcılarını yönetin
    • Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
    Seçenekler
    • {title}
    • {title}
    • {title}