Irak ve Lübnan Protestoları Yahut Oydaşmacı (Consociational) Anayasaların Bug’ları

- Aralık 04, 2019, 7:55 pm
13 mins

Mustafa Kaymaz, TOBB ETÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Doktora Programı öğrencisi

1 Ekim 2019’da Irak’ta, 17 Ekim’de ise Lübnan’da başlayan ve halen sürmekte olan protestolar bu ülkelerdeki İran ve destek verdiği siyasi ve militan gruplar, yolsuzluklar, yüksek işsizlik oranları, devletin su ve elektrik gibi temel kamu hizmetlerini sağlamaktan aciz olması gibi pek çok açıdan ele alındı. Bunların yanında, hepsinin temelindeki sorun olarak bu ülkelerdeki bozuk siyasal sistemlerin olduğu da dile getirildi. Bu yazı da Irak ve Lübnan’ın farklı etnik ve dini topluluklar arasında güç paylaşımına dayanan anayasal düzenlerini ele alıp yukarıdaki sorunlara etkisini irdelemeyi amaçlıyor.

Oydaşmacı veya uzlaşmacı demokrasi olarak Türkçeye çevrilen “consociationalism,” heterojen toplumlarda farklı etnik-dini grupların barış içinde bir arada yaşaması ya da iç savaş sonrasında barışın inşa edilmesi için çatışma çözümleri literatürünün önerdiği düzenlemelerden birisi. Bu sistemde etnik-dini topluluklar bir bütün olarak değerlendirilir ve bunlara genellikle nüfuslarına orantılı olarak siyasi ve ekonomik güç verilir. Yürütme gücü topluluklar arasında paylaşılırken her grup veto yetkisine sahip olur. Yine nüfuslarına oranla temsil edilen bu gruplar aynı zamanda kendi içişlerinde belli bir düzeyde özerktir. Bu sistemin amacı etnik çatışmaların kaynağı olarak görülen kimliğe dayalı ekonomik ve siyasi dışlamayı bitirmek, bir grubun diğer grupları kontrol altına almasını önlemek ve böylece ülkenin barışını ve toprak bütünlüğünü sağlayıp korumaktır. Kâğıt üzerinde ve İsveç’ten İspanya’ya pek çok ülkede işleyen bu demokrasi biçimi Irak ve Lübnan anayasalarıyla da kurulmaya çalışıldı. Ancak sonuç planlanandan farklı oldu. Grupların siyasi ve ekonomik gücü bu iki Ortadoğu ülkesinde topluluk liderlerinin gücüne dönüşürken sıradan vatandaşlar kimliklerinden bağımsız olarak sistemin nimetlerinden mahrum kaldı.

Çoğunluğu Şii Araplardan oluşan ve Sünni Arap, Kürt, Hristiyan ve başka etnik kökenden ya da dini inançtan olan birçok azınlığın yaşadığı Irak topraklarında 1920’lerde İngilizlerin girişimiyle bir Sünni krallık kuruldu. Çoğunluk olmalarına rağmen siyasi ve ekonomik olarak dışlanan Şiilerin durumu 1968’de Arap Sosyalizmini savunan Baas Partisine mensup subayların bir darbe sonucu iktidarı ele geçirmesiyle daha da kötüleşti. 1979’dan ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin Irak’ı işgal ettiği 2003’e kadar ülkeyi otoriterlikle yöneten Saddam Hüseyin dönemi ise başta Şii Araplar ve Kürtler olmak üzere ülkede muhalif olma ihtimali olan herkesin korku ve baskı altında yaşadığı yıllar oldu. 2003 işgali beraberinde Baas rejimiyle ilişkisi olan tüm kişi ve kurumların dağıtılmasını getirdi.

Koalisyon güçlerinin kontrolünde kurulan ve 2005 anayasasıyla resmiyete kavuşturulan yeni düzende ise oydaşmacı demokrasi ilkeleri uygulanmaya çalışıldı. Bu doğrultuda 1. Körfez Savaş’ından sonra Saddam rejiminin uçaklarına kapatılan uçuşa kapalı bölge uygulaması ile fiili olarak özerkliğe kavuşmuş olan Kürdistan bölgesi federal yönetime kavuşurken ülkenin çoğunluğunu oluşturan Şii Araplar da nüfuslarına orantılı olarak merkezi hükümete hâkim oldu. Sünni Araplar ve diğer etnik-dini azınlıklar ise yine nüfuslarına orantılı bir şekilde belirli bir güç ve temsil hakkı elde etti. Örneğin bu düzende, yazısız teamüller gereği sembolik yetkilere sahip cumhurbaşkanlığı Kürtlerin, esas gücü elinde bulunduran başbakanlık kurumu Şii Arapların, meclis başkanlığı ise Sünni Arapların eline geçti. Seçim barajı bulunmayan ve azınlıklara kota ayrılan Irak parlamentosuna her seçimde yaklaşık 150 parti (toplam sandalye sayısı 329) giriyor. Lübnan’daki sistem de benzer bir tasarıma sahip.

Fransız mandası altında 1920’de kurulan ülke 1926’da cumhuriyete dönüşerek 1943’te tam bağımsızlığını elde etti. Şii, Sünni, Hristiyan (Maruni, Rum Ortodoks ve Katolik), Dürzi ve diğer dini gruplardan oluşan Lübnan halkının ulus devlet tarihine de birçok iç çatışma (önemlisi 1975-1990 iç savaşı) ve işgal (İsrail ve Suriye tarafından) yaşadı. 1990’da imzalanan Taif Anlaşması Lübnan’da oydaşmacı siyasal düzenin bugünkü versiyonunu kuran belge oldu. Yine yazılı olmayan teamüller gereği cumhurbaşkanı bir Maruni Hristiyan, başbakan Sünni, meclis başkanı ise Şii olur. Birden fazla silahlı grubun aktif olduğu Irak’tan farklı olarak Lübnan’ın siyasal sistemine damga vuran güç Lübnan İslami Direniş Hareketidir (LİDH, Hizbullah’ın üst yapısı). Silahlı üyeleriyle devletten çok devlet gibi davranan LİDH hem iç siyasette hem de bölgesel ve uluslararası düzeylerde birçok tartışmanın konusuyken Lübnan Şiileri arasındaki popülerliği son protestolarla birlikte düşmüş görünüyor.

Hem Irak’ta hem de Lübnan’da uygulanan oydaşmacı sistemdeki en büyük açık iktidar paylaşımının grup temsilcileri arasında yapılıp bireysel hak ve hürriyetlerin ikincil planda tutulmuş olması. İkinci önemli açık ise oturmuş kurumsal yapıların eksikliği. Vatandaşlar ait oldukları gruplar üzerinden tanımlandığı ve siyasi ve ekonomik güç grup temsilcilerine verildiği için bireyler kendi grup liderleri karşısında ve dolayısıyla da bu elitlerin uzlaşmasıyla oluşan hükümet ve devlet karşısında oldukça zayıf kalıyor. Barışın teminatı olarak kurulan bu sistemler aynı zamanda barışı grup liderlerine bağlayarak elitlere yönelik en ufak tehdidin barış karşıtlığı olarak algılanıp susturulduğu bir düzen oluşturdu. Sistemin değişmesi yönündeki talepler barışı bitireceği gerekçesiyle bastırıldı. İran’ın bu ülkelerdeki rolü de esasında hâkim güçlerle (Irak’ta Şii milis ve partiler Lübnan’da ise Hizbullah) ittifak kurarak hükümetlerin garantörlüğünü yapmak. Örneğin Irak’ta 2012-2013’te Maliki hükümetinin baskılarına karşı Sünnilerin başlattığı protestolara o dönemde muhalif olan Şii lider Mukteda Sadr da destek vermiş olmasına rağmen Nuri Maliki İran (ve ABD) desteğiyle koltuğunu 2014’e kadar korumayı başardı. Kısacası hem iç hem de dış şartların koruması altındaki bu sistemler elitlerin temsil ettikleri vatandaşlara karşı oldukça güçlü olmasına neden oluyor. Temsil ettikleri insanlara karşı herhangi bir hesap verme zorunluluğu hissetmeyen yetkililerin yolsuzluğa bulaşması ise neredeyse kaçınılmaz bir durum.

Yolsuzluk hem Irak hem de Lübnan’daki protestoların esas nedeni olarak gösteriliyor. Yolsuzluk ekonomik kalkınmanın önünü tıkarken vatandaşların su ve elektrik gibi temel ihtiyaçlara erişimini de engelliyor. Dünya Şeffaflık Endeksi Irak ve Lübnan’ı en yolsuz ülkeler arasındaki sıralıyor. Memurluk ve devlet yardımları grup temsilcileri eliyle yalnızca kendilerine yakın kişilere dağıtıldığı için patronaj ilişkileri oldukça yaygın. Irak’taki yolsuzluğun boyutlarını gözler önüne sermek adına verilen çarpıcı bir örnek de hayalet işler. Bir devlet dairesinde müdür olan birisi yanında kendisine yakın birkaç kişiyi memur gösterip gelen maaşları kendi hesabına geçirirken aslında yanında çalışan hiç kimsenin olmaması boş ama maaşı ödenen işleri ortaya çıkarıyor. Bu derece yüksek yolsuzluk düzeyleri iki ülkede de ekonominin kötü yönetilmesine, yatırım ve istihdam yetersizliğine, vatandaşa neredeyse hiçbir hizmet götürmeyen yetkililerin ülkenin kaynaklarını kendi aralarında paylaştığı bir düzeni yaratıyor. Böylesi bir düzende işleyen kurumların kurulması da elbette mümkün olmuyor.

Kurulan güç paylaşımı sistemleri Irak ve Lübnan’da tüm kamusal faaliyetlerin kişiler üzerinden yürümesine neden oldu. Bu da kurumsallaşmanın önündeki en büyük engel. Ülkelerin anayasaları vatandaşlara istediği kadar hak tanısın yasaları icra edecek kurumlar olmadan insanlar sosyal gruplarından başka gidecek merci bulamıyor. Böylece grup liderlerinin sıradan bireyler karşısındaki gücü daha da pekişmiş oluyor. Dolayısıyla kurumsallaşamama hem mevcut sistemin bir sonucu hem de sistemi ayakta tutan önemli bir etmen haline geliyor. Irak’ta sadece Şii Arapların sokağa dökülmesi Lübnan’da ise her kesimden insanın birlikte protestolara katılması hükümetlerin elinde kalabalıkları şiddetle bastırmayı meşrulaştıracak bir koz da vermiyor. İran’ın da bir yandan ekonomik yaptırımlar öte yandan kendi iç sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalması garantörü olduğu hükümetlerin elini iyice zayıflatmış durumda. Ancak mevcut sistemler fazla kan dökülmeden yıkılsa bile sayılan sorunlardan uzak bir düzenin kurulması oldukça zaman alacak.

Fotoğraf: Melany Rochester

daktilo1984 yazar kadrosu dışında yazarlar tarafından gönderilen yazılar.