“Ruslar geliyor! Ruslar geliyor!”*

- Kasım 27, 2019, 8:33 pm
30 mins

Nadir Fırat, Öğretim Üyesi, Nanyang Technological University

Amerika Birleşik Devletleri’nin son iki başkanının iktidarları sırasında Suriye’de başat olarak rol oynamaktan çekinen tavırları ve en son Kuzey Suriye’den çekilerek bölgeyi Türkiye ve Rusya kontrolüne bırakması, Amerika’nın Orta Doğu’daki ‘dışarıdan gelen egemen güç’ pozisyonunu terk etmeye çalıştığı imajını veriyor. Bu görüntünün üzerine Rusya’nın bölge ülkelerinin neredeyse hepsiyle sorunsuzca masaya oturabilmesi, Suriye’deki iç savaşın gidişatını değiştiren müdahalesi ve bölgedeki aktif diplomasisi, Rusya’nın Amerika’nın yerine geçerek bölgedeki yeni egemen güç olacağı algısını yaratıyor.

Ben bu algının tam olarak gerçekliği yansıttığı düşüncesinde değilim ve şu anki status quo’nun yakın zamanda değişeceğini düşünmüyorum. Gerekçelerimi izah edebilmek için bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. Yazı biraz uzun olduğu için iki parçaya ayırmayı uygun gördüm. İlk bölümde Amerika’nın bölgeden çekilmekte olduğu algısının sebeplerini, bu algının tümüyle gerçekliği yansıtmadığını göstermeye çalışacağım. İkinci bölümde ise ABD’nin bölgeyi terk etmesi ihtimalinde Rusya’nın boşluğu doldurmak için önünde olan opsiyonlarla, bunların Rusya açısından tatbik edilebilirliğini inceleyeceğim.

1- ABD Orta Doğu’dan çekiliyor mu?

Amerika’nın Orta Doğu ile olan ilişkileri çeşitli vesilelerle iki yüz yıllık bir geçmişe dayanıyor olsa da, bölgede gücünü hissettirmesi esas olarak İkinci Harp sonrası İngiltere ve Fransa’nın yanısıra dışarıdan güç olarak Orta Doğu’da yer almasıyla başlıyor. Harpten kısa bir süre sonra, 1956 Süveyş krizini takiben, Fransa ve İngiltere’nin bölgedeki güçlerini büyük oranda yitirdikleri, ve Amerika’nın artık bölgenin egemen gücü olduğu aşikâr hale geldi.

ABD’nin Orta Doğu politikalarına değinmeden önce, genel olarak dış politikasını etkileyen bir kaç olgudan kısaca bahsetmekte fayda var. Uluslararası siyasete bakış olarak Amerika kendi içerisinde tarihi olarak iki damara ayrılır. Birinci damar, daha çok ABD’nin orta batisı kaynaklı yerelci, izolasyoncu ve milliyetçi damardır. İkincisi ise doğu kıyılarının finans ve ticarete dayalı, dolayısıyla ABD çıkarlarını uluslararası platformda arayan ‘uluslararasıcı (internationalist)’ damarıdır. Bu iki damar ABD tarihinde farklı dış politikalar takip etmiş olsalar da, Pearl Harbour ile başlayan ve sonra Soğuk Savaş ile devam eden tehdit algısı ile 60 yıl sürecek bir zorunlu birlikteliğe girdiler[i].

ABD’nin bu 60 yıllık dönemde takip ettiği maksimalist dış politikayı bütün hatlarıyla burada incelemek tabii ki mümkün değil. Bu sebeple politikanın esasını bence en iyi özetleyen kavram olan Mahancı maksimalizm üzerinde durmak istiyorum.

1800’lerin ikinci yarısında yaşamış bir deniz subayı olan Alfred Thayer Mahan, 1893 yılında yazdığı “Deniz Gücünün Tarihe Etkisi” kitabi ve birçok makalesi ile Amerika’nın jeostratejiye bakışını derinden etkilemiş insanlardan biridir.

Mahan, donanma ve denizcilik tarihini inceleyerek; ekonomisi, donanması ve sivil denizciliği kuvvetli, bu deniz kuvvetini dünya çapında dağılmış deniz üsleri ile destekleyen ve stratejik geçiş noktalarını kontrol edebilen bir ülkenin bölgesel veya global egemen olacağını ve diğer ülkelerin deniz ticaretini istediğinde boğarak başka egemenlik iddialarını bastırılabileceği kanısına varmıştı.

Amerika’nın Soğuk Savaş politikası da George Kennan gibi karar alıcılar tarafından bu temele dayanarak oluşturulmuştu. Bu politika, müşterek alanlar “global commons” tabir edilen, hava ve deniz ulaşım yollarını açık tutarak, ABD’nin hammadde ve pazarlara serbestçe ulaşımını garanti altına alırken, diğer egemen güç olan Sovyetler Birliği’nin her ne koşulda olursa olsun belirli bir güç dairesinden dışarı çıkmasını engellemek ve bu egemenin zaman içinde zayıflayarak bastırılması üzerine kurulmuştu[ii]. Bu politikanın, global ya da yarım küre çapında büyük egemen yapıları bastırmak kadar, bölgesel egemen ülkeleri de engellemeye çalıştığını da hatırlatmakta fayda var.

ABD’nin Orta Doğu politikasına geri dönersek, İkinci Harp sonrası yerleştiği Orta Doğu’da, yukarıda bahsettiğim büyük stratejisi gereği, ABD’nin belirlediği üç temel bölgesel stratejiden bahsedebiliriz. İlk olarak, bölgenin en önemli doğal kaynağı olan petrolün kesintisiz olarak çıkarılması, taşınması ve makul fiyatlarla uluslararası pazarda yer bulması. İkinci olarak, Sovyetlerin bölgede ve özellikle petrol üzerinde nüfuz kazanmasının engellenmesi. Son olarak, bu iki prensibe sonradan eklenen (özelikle 1967 sonrası) Israil’in bölgedeki güvenliği.

Bu üç bölgesel stratejiyi hayata geçirebilmek için ABD daha önceden Latin Amerika’da kazandığı deneyimlerden yararlandı. Bu aslında Orta Doğu’ya özel bir durum değil, ABD, İkinci Harp sonrası kolonicilikten kurtularak bağımsızlığını ilan eden neredeyse her ülke ile ilişkilerini, 19. yüzyılda kolonicilikten kurtulan Latin Amerika ülkeleri ile Monroe Doktrini gereği kurduğu ilişkiyi şablon alarak oluşturdu. Avrupa’daki uygulamalarının aksine demokratikleşmeyi öne çıkarmak yerine, Latin Amerika’da olduğu gibi yukarıda belirtilen stratejiler hayata geçtiği sürece despotik yönetimleri desteklemeyi tercih etti. Petrolün akışı için bölge ülkelerinde stabilitenin olması ve deniz trafiğinin “SLOC (Sea Lines of Communication)” açık tutulması gerekiyordu. Ülkesinde stabiliteyi sağladığı, Sovyetlere yanaşmadığı ve gerektiğinde askeri üslere izin verdiği sürece bu dönemde ABD için yönetim tipinin büyük bir önemi yoktu.

Sovyetlerin yıkılmasından sonra, egemenlik bastırmaya ihtiyaç kalmaması, ABD’nin geleneksel Orta Doğu politikasını değiştirerek, bölgede demokrasi ve serbest piyasayı öne çıkaran girişimlerini artırmasına sebep oldu. Clinton döneminde ağırlıklı olarak diplomasi ve sivil toplum yoluyla yapılan bu girişimler, W. Bush döneminde kendi haline bırakılırsa demokratik dönüşümün zaman alacağı düşüncesiyle zor ile yapılmaya çalışıldı. Hepimizin bildiği gibi Bush döneminin demokratikleştirme girişimleri büyük fiyaskoyla sonuçlanırken, hem bölge hem de ABD için yüksek maliyetli oldu.

Bu noktadan sonra ABD’nin Orta Doğu’dan çıkmaya çalıştığı algısını kuvvetlendiren gelişmeler yaşanmaya başladı. İlk olarak, tehdit algısının büyük oranda ortadan kalkmış olması ve Bush yıllarının yüksek maliyetli askeri maceraları, ABD’de 60 yıldır zorla bir arada duran izolasyonist ve uluslararasıcı iki damarın ayrılmaya başlamasına sebep oldu. Suriye iç savaşına gelindiği sırada Amerika’nın iç dinamikleri artık büyük maliyetli askeri müdahaleleri kaldıracak durumda değildi. Obama yönetiminin, bu dinamikler dolayısıyla, Suriye meselesinin çözümünü ve maliyetini bölge ülkelerine bırakarak sorunu geriden idare etmeye çalışmasıyla oluşan boşluğu Rusya doldurdu.

Aynı dönemde Çin’in yükselişi, ABD’nin tanımladığı kural bazlı liberal sisteme dahil olmaktaki çekinceleri ve dünya ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği Doğu Çin Denizi’ndeki silahlanma ve hak iddiası, ABD’nin Mahancı tepkilerle dikkatini Asya-Pasifik bölgesine kaydırmasına sebep oldu. Bunun yansıra ABD’nin, kaya petrolü teknolojilerindeki gelişmeler sonucu Orta Doğu petrollerine olan bağımlılığındaki önemli azalma, Orta Doğu petrolünün ABD için önemini yitirdiğine olan inancı kuvvetlendirdi.

Sonuç olarak, Trump yönetiminin Rusya’nın aksine, Suriye’de IŞİD tehdidini ortadan kaldırmak ve bazı petrol bölgelerini korumak haricinde kalıcı olmak istememesi, ABD’nin bölgeyi artık terk etmeye başladığı algısını kuvvetlendirerek, bölgedeki müttefiklerinde kafa karışıklığına yol açtı.

Peki bu algı gerçekliği ne kadar yansıtıyor? Bunu anlamak için bakabileceğimiz birkaç veri önümüzde duruyor. İlk olarak ABD müşterek alanların kontrolünü sağlayabilmek için Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’de hatırı sayılır askeri varlığını devam ettiriyor ve bu askeri üsleri yakın zamanda küçültmek veya boşaltmak gibi bir hedefi olduğuna dair de pek bir emare yok. Amerika’nın “NATO-dışı Müttefik” saydığı 17 ülkeden 7si Orta Doğu’da ve 2 tanesi de (Afganistan ve Pakistan) bölgenin hemen civarında bulunuyor. 2018 yılında ABD tarafından yapılan 40 milyar dolarlık dış yardımın 10 milyarı Orta Doğu ülkelerine, 1,5 milyarı Afganistan ve Pakistan’a, 12 milyarı ise Sahra altı, özellikle Kızıl Deniz ve Aden Körfezi’ne kıyısı olan ülkelere dağıtılmış görünüyor[iii]. Bunu yansıra IMF, Dünya Bankası ve sivil kuruluşlar tarafından yapılan yatırımların olduğunu da hatırlamak lazım. ABD bölgede, Israil, Urdun, Umman, Fas ve Bahreyn ile serbest ticaret anlaşmasına sahip. Son olarak Orta Doğu ülkelerinden her sene burs yardımıyla ABD’ye giden öğrenciler gibi radarımızın altında gerçekleşen eğitim, kültür ve diplomasi faaliyetlerini de ABD’nin Orta Doğu yatırımına eklemek gerekiyor.

Bütün bunlar alt alta eklendiğinde ABD’nin bölgeyi terk ettiği veya kısa surede terk edeceği düşüncesi pek de gerçeği yansıtıyor gibi değil. Gerçeği yansıtmıyor olsa da bu algının bir sebebi olması gerekiyor ve ben bu algının kaynağını 1941 Aralık ayından sonra zorunlu evlilik yapan izolasyonism ve uluslararasıcılık arasındaki bağın kopuşunda aramak gerektiğini düşünüyorum. Mahancı, ‘egemen bastırma büyük stratejisinin’ tartışılmaz gerçek olduğu dönemin sona ermesiyle, Amerika kendi içinde dış siyaset tartışmalarının daha demokratikleştiği bir döneme girdi. Eskiden maksimalizm karşıtı tavır almak, tehdit karşısında ülkeyi zayıflatmak olarak görülürken, bugün maksimalizm daha rahat sorgulanmaya başladı ve izolasyonism/içe dönüş savunusu artık karar alıcılar arasında bile dile getirilebilir oldu. Bunun sonucu olarak da dış politika uygulamalarında ikilik yaşanıyor görüntüsü kuvvetlendi. Bugün iktidarda olan Başkan Trump ve onun takip ettiği daha izolasyonist Suriye politikası sonucu ABD Ulusal Güvenlik kurumlarının verdiği maksimalizme daha yakın tepkiler ve iki taraf arasındaki çatışma, Rusya-Ukrayna, Asya-Pasifik konularında da aynen yaşanıyor. ABD dış politikasının bir sure daha izolasyonist ve uluslararasici taraflarının çekişmesi sonucunda dışarıdan tahmin edilemez ve tutarsız görünen bir seyir izlemesi mümkün. Yine de şimdilik izolasyonculuğun çatışmayı kazanmış baskın taraf olduğunu veya yakın zamanda kazanarak, yapısal değişikliklere gidebileceğini söylemek zor. Bu sebeple ABD’nin kendi içinde tartışmalı da olsa, bölgedeki egemen varlığını devam ettireceğini öngörebiliriz.

2- Rusya’nın Orta Doğu varlığı ve ihtimaller.

ABD’nin Suriye’de çözüm üretmeye istekli olmamasında, bu ülke ile tarihi olarak önemli bağları olmaması ve nüfuzunu genişletmenin kendisi için şu an büyük fayda getirmeyeceğine olan inanç da var. Bu durumdan doğan boşluğu da Suriye ile tarihi bağları ve nüfuzu daha kuvvetli olan Rusya’nın doldurmayı tercih etmesi şaşırtıcı değil.

Rusya’nın Suriye müdahalesi ardında yatan pek çok etmenden bahsetmek mümkün. İlk olarak, Rusya’nın, Ukrayna ile yaşadığı çatışmalar sonucu içine girdiği uluslararası izolasyon konumundan kurtulmak fırsatını Suriye’de görmüş olması. Bu girişimle bölge ülkeleri ister istemez Rusya ile daha geniş ilişkiler içerisine girmek zorunda kaldılar. Rusya da bu fırsatı iyi değerlendirerek kendisini bölge ülkelerinin neredeyse hepsiyle sorunsuzca iletişim kurabilen bir konuma yerleştirdi. Ayrıca Rusya bu müdahaleyi kendi karar alıcıları arasında yaygın olan bir inancı mesaj olarak dünyaya verme fırsatı olarak kullandı. Bu inanç kavganın demokrasi ve otoriterlik arasında değil, düzen ve kargaşa arasında yaşandığı, düzenin bozulmasının kimse için kârlı bir iş olmadığı idi. Rusya bu müdahale ile uluslararası kamuoyuna ABD’nin Irak müdahalesi ve Arap Baharı’nı destekleyen tavrının yanlış ve tahrip edici olduğunu, kendisinin ise ABD’den farklı olarak rejimleri yıkmak değil, status quo’yu desteklemek hedefinde olduğunu ilan etti. Müdahale sonucunda, Rusya kendisini, Suriye’deki iç savaşın gidişatını değiştiren, cihatçı örgütleri ortadan kaldıran ve bölgeye göreceli olarak stabilite getirerek uluslararası arenada çözüm üreten ülke konumuna getirmeyi başardı. Bu şekilde ilk stratejik hedefi olan izolasyonu kırarak, özellikle Orta Doğu’da bütün taraflarla masaya oturabilen, ara bulucu ülke haline geldi.

İkinci olarak, Rusya’nın iç ve dış güvenlik endişeleri bu müdahalenin sebepleri arasında. İç güvenlik açısından uluslararası cihatçılığın yayılması Rusya’nın değişen demografik yapısı açısından önemli bir tehdit oluşturuyor. Artan Müslüman nüfus arasında ve Çeçenistan gibi sorunlu bölgelerde cihatçılığın yükselmesini engellemek Rusya açısından önemli. Rejime karşı savaşmak için Rusya’dan Suriye’ye giden Rus vatandaşlarının radikalize olup geri dönmesi, fikirlerin yayılması gibi endişeler Suriye müdahalesinde önemli birer etken.

Dış güvenlik açısından, Rusya’nın NATO’yu 2000’lerin başından beri öncelikli tehlike olarak görüyor olması ilk sırada geliyor. 2008 Rusya-Gürcistan savaşından sonra NATO’nun Karadeniz’de gemi konuşlandırmasını Rusya kendi açısından büyük bir tehlike olarak nitelendirdi. Karadeniz filosunu kuvvetlendirmenin Karadeniz güvenliğini tek başına sağlayamayacağı ve Rusya’nın güney batisinin savunmasız kalacağı fikri ile 2013 sonrası Soğuk Savaş donemi 5’inci Sovyet Akdeniz filosu model alınarak bir Akdeniz deniz kuvveti oluşturulmasına karar verildi. Karadeniz donanması ile birlikte çalışarak, Boğazlardan geçiş öncesi NATO gemilerini durdurmak amacı olan bu deniz kuvveti için Tarsus limanının güvenliğinin sağlanması ve genişletilmesi gerekiyordu. Bu sebeple müdahale sonrası Rusya Hmeymim hava üssü koruması altında Tartus limanına kalıcı olarak yerleşti.

Bunlar Rusya açısından muazzam kazanımlar, fakat bunlar ABD’nin yerine Orta Doğu’da güvenlik sağlayıcı olmak için yeterli değil. ABD’nin Orta Doğu’dan çekilmek gibi bir amacının, en azından şimdilik var olmadığını daha önce yazdım, fakat varsayım olarak bunun gerçek olduğunu kabul edersek, Rusya’nın ABD’den doğan boşluğu doldurmak için izleyebileceği dört yol var.

1) Dışarıdan gelen egemen güç:

Bu ihtimal olarak zayıf çünkü Rusya her ne kadar büyük bir ülke de olsa, bu maliyeti kaldırabilecek gücü yok. Yazının ilk kısmında ABD’nin bölgede egemen güç olarak var olmak için yaptığı askeri, maddi ve kültürel yatırımların birkaçını saydım. Rusya’nın Suriye’deki kısıtlı askeri harekâtının bile istenilenden daha maliyetli olduğunu bizzat Putin dile getirdi. Bölgede Amerika boyutlarında askeri yatırımlar yapmak, ordusunu modernize etmekle ugraşan Rusya için olası değil. Bunun ötesinde bölgede nüfuzunu arttırarak diplomatik kaldıraç kuvveti verecek maddi yardımları karşılayabilmesi de muhtemel görünmüyor. Savaş sonrası Suriye’nin yeniden inşası için gereken maddi yardıma karışmak istemediğini Rusya çeşitli vesilelerle belirtti. Soğuk Savaş sırasında Mısır’ın Sovyetlerden yeterince destek alamadığını düşündüğü için 70’lerde taraf değiştirerek ABD’ye yanaşması gibi örnekler, maddi desteğin önemini bize hatırlatıyor.

Ayrıca Rusya’nın uzun vadede egemen olarak kendi kurallarını dikte ettirme iradesinin devam edip etmeyeceği belirsiz. Anayasal bir değişiklik olmazsa, Putin sonrası o kadar da uzak olmayabilir. Çünkü 2024 de Putin’in başkanlık suresi sona eriyor, üst üste iki donemden fazla başkanlık yapmasına anayasa izin vermediği için daha önce Medvedev örneğinde olduğu gibi bir başkasının seçilmesi gerekiyor. Rusya’da güç elitlerinin Putin’in 2000-2008 arasındaki başkanlığı sırasında merkezin gücünü kabul etmeleri ve sistemin parçası olmalarının aksine, şu an merkezden uzaklaştığı ve kendilerine birer güç alanı yaratmaya çalıştıkları gözlemleniyor. Bu 2024 sonrasına bir hazırlık mı, yoksa başka bir dinamik mi tam olarak kestirmek güç. Her ne olursa olsun kaçınılmaz olarak bir gün Putin’in iktidarı sona erecek, fakat Putin sonrası Rusya’nın politika önceliklerinin neler olabileceği pek de sarih değil. Örneğin, Putin’in aksine yeni karar alıcılar Çin ile Rusya arasındaki asimetrik güç ilişkisinden rahatsız olarak dikkatlerini o yöne çevirirlerse, zaten kısıtlı olan kaynakları Orta Doğu’dan çekmeleri gerekecektir.

Son olarak, bölgede egemen güç olabilmek için Rusya’nın bütün taraflarla konuşabilen aktör olma politikasından vazgeçerek bölge ülkeleri arasında taraf tutması kaçınılmaz. Bunu su anki pozisyonunda Rusya’nın ne kadar tercih edeceği ise tartışmaya açık.

2) Yerel egemen güç:

İkinci yol olarak, Rusya bölge ülkelerinden birinin tarafını tutarak onu bölgede güçlenmesini sağlamaya çalışabilir. Bu durumda şu an kendini konumlandırdığı pozisyondan uzaklaşarak, taraf tutması gerekecek ve her ülke ile iletişim kuran statüsünü kaybedecektir. Bir ülkenin bölgede egemen olacak kadar güçlenmesi her durumda Rusya’nın Suriye müdahalesi ile elde ettiği kazanımların önemli bir kısmından vazgeçmesi manasına geleceği gibi, bu ülkenin sürekli olarak Rusya çıkarları doğrultusunda hareket etmesini sağlamak da yine yüklü yatırımlar gerektirecektir.

3) Güvenlik iş birliği:

Rusya’nın önündeki üçüncü yol, bölge ülkeleri arasında kendi garantörlüğünde güvenlik iş birliği örgütü oluşturmak. Arap, Fars, Türk, Kurt, Şii, Sünni, zenginlik, fakirlik gibi derin çatışma alanları ile birbirinden ayrılan bir Orta Doğu’da bunu başarabilmek gerçekten güç gibi görünüyor. Bunun başarılması durumunda bile, oluşturulacak güvenlik iş birliğinin de Orta Doğu’da devlet dışı aktörler, iç gerginlikler ve ülkeler arası gerginliklere çözüm getirecek kapasiteye ulaşabileceği şüpheli. Körfez Arap Ülkeleri İş Birliği Konseyi’nin Katar sorunuyla nasıl kilitlendiğine yakın zaman önce şahit olduk.

4) İzolasyon:

Son olarak Rusya, Orta Doğu’da güvenlik sağlamak yerine bölgeyi izole etmeyi ve çıkan çatışmaların dışarıya taşmasını engelleme yolunu tercih edebilir. Bu durumda öncelikle Akdeniz limanının güvenliğinin tekrar tehlikeye girmesi ihtimali var. Bundan daha büyük bir sorun ise, Rusya’nın bölgede çıkacak sorunlardan etkilenmeyecek kadar uzakta olmaması. Örneğin, bölgeden sızabilecek cihatçı hareketlerden etkilenmemesi zor gibi görünüyor.

Yukarıda saydığım sebeplerle Rusya’nın bu dört yoldan birini seçmek isteyebileceğini sanmıyorum. Bu durumda geriye ABD’nin bölgeyi terk etmesini ve onun yerini almayı istemekten çok bölgede ABD ile doğrudan veya dolaylı olarak iş birliğini genişletmeye çalışması (Kuzey Suriye’de gerçekleştiği gibi) Rusya açısından çok daha anlamlı görünüyor. Güvenlik maliyetini ABD’nin karşıladığı bir Orta Doğu’da nüfuzunu güçlendirmek, Rusya açısından çok daha avantajlı duruyor. Her ülkeyle konuşan ara bulucu ülke konumunu koruyarak bölgede Suriye iç savasının ilk dönemlerinde Rusya’nın Obama iktidarına birlikte çözüm arama tekliflerinin karşılıksız kaldığı günlerden artık kendisin de çözüm üretebildiğini ispat ettiği günlere gelen Rusya, bu kazanımını kaybetmek yerine ABD’ye rağmen değil ABD ile masaya oturmayı tercih edecektir.

Fotoğraf: Ant Rozetsky


* Bu sözü eski Amerikan Savunma Bakanı James Forrestal’ın yaşadığı akli sorunlar nedeniyle tedavi gördüğü hastanede bir hezeyan anında kendisini camdan atmadan önce söylediği iddia edilir.

[ii] Stephen Sestanovich “Maximalist: America in the World from Truman to Obama” adli kitabında bu birlikteliğin Soğuk Savaş döneminde bile ABD’ni saf maksimalim yapmasına izin vermediğini, politikalarında git gel yaşadığını anlatıyor.

[iii] Burada bir parantez ile savaş sonrası Batı cephesinin haleti ruhiyesini anlamakta fayda var. Beklide insanlık tarihinin gördüğü en kapsamlı yıkımın yaşandığı savaştan yeni çıkmış ve bütün bunların neden yaşandığı tartışıldığı bir donemde, cevap olarak yönetici ve entelektüellerin kafasında Nazizm’in yükselişi ve Almanya’nın maksimalist hırslarının vakitlice engellenmemiş olması vardı. Benzer bir felaketin tekrar yaşanmaması için, Almanya’da kaçırılan fırsatın Sovyetlerde kaçırılmaması gerektiği inancı beklide Batı ittifakının gerekenden daha büyük tepki vermesine ve Soğuk Savaşın kendi dinamiklerini yaratmasına sebep olmuş olabilir.

[iv] https://explorer.usaid.gov/#2018

daktilo1984 yazar kadrosu dışında yazarlar tarafından gönderilen yazılar.