Doctor Sleep

- Kasım 24, 2019, 7:02 pm
7 mins

Welcome to Overlook Hotel’s. Such a lovely place, such a lovely place, such a lovely face (burada Jack Nicholson’ın dili hafif dışarıda banyo kapısını çalarkenki suratını hatırlayın). Tarihin en ikonik korku filmlerinden birisinin devam filmi bu hafta vizyonda. Stephen King’in ölümsüz eserinden uyarlanan ilk filmin sonrasında geçen, fanlar tarafından o kadar ölümsüz olarak addedilmeyen eserinden uyarlanan bir film.

79/100, Geçmiş korkularınıza düzeyli bir saygı duruşu

İlk film o kadar büyük ve uzun ve dolu ki izleyiciler iki kampa bölünmüş durumda. Bir tarafta filmi sıkıcı, durgun ve korkuyla alakasız bulmaktayken, diğer tarafta da görsel ustalıkla bezenmiş yavaş ve sakin bir şekilde gerilim ve korku unsurlarını oyuna sokan bir dahinin işi olduğunu düşünenler var. Bu ikisinin ortası genelde pek yoktur ama ben en azından 2. kampa dahil olduğumu itiraf etmeliyim. Stephen King ve fanları tarafından haksız yere eleştirilen (Stephen King önce kariyerinde yönetmenliğini yaptığı tek film olan inanılmaz kötü Maximum Overdrive’ın özeleştirisini versin) Shining dolu alt metni, etrafında yaratılan söylenceler ve kamera arkası detayları ile bir ustanın türe getirdiği yeni bir soluktur. Bir tablo titizliğinde oluşturulmuş dekor ve sade bir anlatımın harikulade bir birleşimdir. Yanlış anlama olmasın, bugün izleseniz yüksek ihtimalle 3-4 sahne hariç çok korkunç bulacağınızı sanmam ama korku filmi zaten tüm gösterim boyunca sizi olduğu yere çivilemekle mükellef değildir. Shining’in mükemmel şekilde başardığı şey tam olarak buydu zaten.

Gelelim Doctor Sleep adlı filmimize. Kesinlikle Stephen King’in anlatım diline sadık kalmış ama bir yandan da varolmasını sağlayan ilk filme sık sık saygı duruşunda bulunmayı ihmal etmemiş. Açılış sahnesinde başlayan bu saygı duruşu esas hikayenin anlatımında farklılaşan bir dille kesinlikle çelişmiyor. Hatta biraz özensiz kopya çeker gibi eklenmiş bu görüntüler ilk filmdeki halleri ile kafanızda kıyasladığınızdan dolayı azıcık filmin kalitesini düşürüyor gibi olsa da genel olarak değerlendirilince sınıfı yıldızlı pekiyi ile olmasa dahi geçmeye yetecek kadar sempati topluyor.

Yönetmen: 2016’nın en iyi korku filmlerinden birisi olan Hush’ın yönetmeni Mike Flanagan projenin başında karşımıza çıkıyor (ki izlemediyseniz tavsiye ediliz kurgusundan tut oyunculuk ve atmosferine dek çok iyi ve rahatsız eden bir filmdir). Senaryoyu yazan da kendisi olduğu için filmin yaratım sürecinde en büyük pay kendisine aittir dersek yanlış olmaz. Çekimler, anlatım, oyunculuklar… Bazı aksaklıklar ve göze çarpan eksikler var ama genel olarak iyi demek zor değil açıkçası.

Senaryo: Hem Kubrick’e hem de King’e saygılı bir şekilde yaklaşmış Flanagan. Kubrick’in filminden tarihe geçen anları ve detayları alıp iyice senaryoya yedirmiş ve alıştığımız Stephen King tarzına paralel bir anlatım sunmuş. Hikayenin akışı çok duru, kafanızı karıştıracak ayrıntılara yer bırakmıyor pek. Bir an için açıklanmadığını düşündüğünüz bir detay görürseniz filmin ilerleyen karelerinde doyurucu bir şekilde anlatılıyor.

Oyunculuk: Ewan McGregor’u özlemişim. Star Wars Prequel Trilogy’de görünen çoğu oyuncunun sonraki kariyerlerinde yaşadıkları düşüşten o da muzdarip bence. En azından 2005 yılından beri onun oynadığı filmlerden sadece Ghost Writer izlemiştim, orada da çok iyiydi ama nedense gişe filmlerinde pek yer bulamıyor gibiydi. Doctor Sleep ile özlenilen oyunculuk yeteneklerini sergileme imkanı buluyor. Rebecca Ferguson fettan bir Rose the Hat portresi sunarken Kyliegh Curran belki de senenin en iyi çocuk oyunculuklarından birisini gösteriyor bizlere ve bu haliyle kadronun en iyisi. İnandırıcı oynamış.

Sinematografi/ Diğer: Görüntüler bazen bulanık veya detayları seçilemeyecek kadar uzak çekim olsa dahi idare eder. Efekt kullanımı başarılı ve çok fazla göz çırmalayan CGI’a maruz kalmıyorsunuz. Ses efektleri iyi. Çoğu türdeşi gibi gerilimin zirve yaptığı sahnelerde sizi sağır edip paralize etmeyi denememişler en azından. Arkada usul usul kendini hissettiren soundtrack çok doyurucu olmasa bile sahnelerin hissiyatını perçinliyor.

Kurgu: Filmin anlatımında en sıkıntılı yönler flashback sahneleri. Aslında sade anlatımla uyumlu olsalar da orjinal esere aklınız gittiği için biraz dikkatinizi dağıtabilir. Son yüzleşme yaklaşırken arada kendini gösterir gibi olan aksaklıklar su yüzüne çıkıyor ve finaldeki tatmini azaltıyor. Oysa oraya kadar gayet iyi idare etmişlerdi. Ama bu alanda başarısız olmaları bile kendi içinde tutarlı ve düzgün anlatımlı bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Son söz: Kış mevsiminin tadı (daha kış mış yok hak getire) Overlook Hotel’s de çıkar. Stephen King’in bu güzel hikayesini beyaz perdede izlemek iyi bir tecrübe olacaktır. Ama eğer “Shining”i son izleminizin üzerinden zaman geçtiyse veya hiç izlemediyseniz gitmeden önce izlemeniz önemle tavsiye edilir. Aksi takdirde filmden aldığınız tat, rreferansları anlama çabasıyla boşta kalacaktır.