Dünyada, Türkiye’de ve AKP’li Yıllarda Yolsuzluk ve İsraf

- Ekim 04, 2019, 7:55 pm
15 mins

“Yolsuzluk”, sözlük anlamıyla, dolandırıcılık ve gayri-ahlaki davranış içerecek şekilde, yetkili bir kişi ya da kurumun kendisine verilen yetkiyi kişisel ya da belirli bir grubun özel çıkarları için yasa ve/ya etik dışı kullanmasına deniyor. “Yolsuzluk”, zorunlu olmamakla beraber, genellikle maddi yarar sağlama ile ilişkili olarak kullanılan bir kavram. Daha kısa söylersek “yetkinin bireysel zenginleşme için kötüye kullanılması” olarak da tanımlayabiliriz.

Yolsuzluğun çok farklı çeşitleri var. Kamuya ait bir ihalenin, iktidar sahipleriyle kurulan yakın ilişkiler kullanılarak haksız yere bir holdinge verilmesinden, sıradan bir devlet memuruna verilen rüşvete kadar geniş bir skalada değerlendirilebilir. Küçük ve sıradan yolsuzluk örnekleri olabileceği gibi büyük ölçekte ve kapsamlı yolsuzluk örnekleri de var. Ayrıca yolsuzluk, tek seferlik olabileceği gibi toplumsal sistemin yozlaşmasıyla beraber sistematik bir hale de gelebilir.

Her yolsuzluk vakasında mutlaka “kazanan” ve “kaybeden” taraflar olur. Eğer yolsuzluk, çoğu zaman olduğu gibi, “kamusal yetkinin bireysel zenginleşme maksadıyla yasa ve/ya etik dışı kullanımı” ise o zaman bu süreçte “kaybeden”, kaçınılmaz olarak “kamu”, yani o yolsuzluğu yapmayan tüm toplumsal kesimler olacaktır. Eğer kamu ya da toplum, başta hukuk devleti olmak üzere, yolsuzluğu önleyici kurum ve mekanizmaları oluşturamamışsa, o zaman yolsuzluğun önüne geçmek mümkün değildir.

Dünyada Yolsuzluk

Gizli bir aktivite olmasıyla ilişkili olarak hangi ülkede ne kadar yolsuzluk yapıldığını net olarak ölçümlemek mümkün değil. Ama toplumlardaki “yolsuzluk algısı”nı, yani herkesin kendi ülkesinde ne kadar yolsuzluk yapıldığını düşündüğünü ölçmek mümkün. Bu da bize ülkelerdeki yolsuzluğa dair bir fikir vermekte.

Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin ölçümlediği “Yolsuzluk Algısı Endeski”ne göre dünyada en az yolsuzluk, birkaç ek istisna dışında, Batılı ülkelerde oluyor. En çok yolsuzluk ise sırasıyla Afrika, Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerinde. 

Süregiden uzun erimli savaşların olduğu ülkelerde yolsuzluk daha fazla görülüyor. Kirli ve çetin savaş ortamı, denetimsizliği ve yolsuzluğu beraberinde getiriyor. Suriye, Irak, Afganistan, Yemen ve Libya bu bağlamda düşünülebilecek ülkeler.

Yolsuzluğun sık görüldüğü ülkelerin diğer bir özelliği demokrasinin gelişmemiş olması. Otoriter devletlerde kamuyu ilgilendiren ilişkiler “arka kapı” ilişkilerle, çoğu zaman kanunlar dikkate alınmadan yürütülüyor. Bağımsız bir Yargı, özgür bir Medya olmadığı için yozlaşmış ilişki ağları deşifre edilip cezalandırılamıyor. Kazanan, yolsuzluğu yapan küçük bir azınlık, kaybeden ise tüm toplum oluyor. Bilhassa Orta Afrika ve Orta Asya ülkelerindeki durum aşağı yukarı bu.

Bazı ülkelerde ise demokrasi belirli bir seviyeye ulaşmış olsa bile, hem demokrasinin “kusurlu” olması hem de yolsuzluğu beraberinde getiren sosyolojik faktörlerin toplumda kök salması sebebiyle yolsuzluk sık görülen bir durum olabiliyor. Latin Amerika ülkeleri bu duruma örnek olarak verilebilir. Bu ülkelerde, serbest seçimler, görece özgür medya ve bağımsız yargı olsa bile toplumsal/milli değil grupsal aidiyetlerin daha ağır basması, kamu etiği ve yurttaşlık bilincinin yeterince gelişmemiş olması, toplumsal güven ilişkilerinin yeterince kurulamaması gibi sebepler yüzünden yolsuzluk önlenemiyor.

Türkiye’de Durum

Türkiye, birçok konuda olduğu gibi, yolsuzluğun az olduğu Batılı ülkelerle, çok olduğu Afrika, Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerinin arasında bir yerde yer alıyor. Türkiye’deki yolsuzluk algısının seviyesi, Balkan ve Doğu Avrupa ülkeleriyle benzerlikler gösteriyor.

Türkiye’deki yolsuzluk algısına bakarken, toplumsal kutuplaşmaya dikkat etmek gerekiyor. Siyasal meselelere bakışta hemen her konuda neredeyse ortadan ikiye bölündüğünü söyleyebileceğimiz Türkiye’de, özellikle iktidar destekçilerinin yolsuzluk olsa dahi, destekledikleri iktidara toz kondurmama adına bunu reddetme ihtimalleri yüksek. Dolayısıyla, kutuplaşmanın, Türkiye’deki yolsuzluk algısının olduğundan daha düşük çıkmasına neden olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye’de Osmanlı’dan beri bir “yolsuzluk geleneği”nin varlığını reddetmek zordur. Tevfik Fikret’in 1912  yılında yayımlanan ve dönemin yöneticilerini eleştirmek için “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı zi-safa sizin / Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin” sözlerini içeren şiiri “Han-ı Yağma”, bundan yaklaşık 100 yıl önce de Türkiye’de yolsuzluğun önemli bir mesele olduğunu bize göstermektedir.

Türkiye’de geçmişten beri, adamcılık, kayırma, torpil, rüşvet gibi yolsuzluk örnekleri görülür, duyulur. Her siyasal parti, “kendi adamına” ihale verir, “kendi adamını” işe sokar. Bunlar toplumda bir yandan ayıplanırken bir yandan da kanıksanmıştır. Hatta öyle ki, fırsatını bulduğunda bunları yapmayan neredeyse “enayi” gibi görülür.

Türkiye tarihinde bir siyasal istikrasızlık dönemi olarak değerlendirilebilecek 1990’lı yıllar, yolsuzluğun ciddi anlamda arttığı bir dönem olarak karşımıza çıkar. Bu dönemde, siyasal iktidarın sık değişmesi bir merkezi otorite boşluğu yaratmış, bu da devlet içerisindeki aktörlerin yolsuzluk konusunda rahat hareket edebilmelerini beraberinde getirmiştir. Ancak bugün gördüğümüz üzere merkezi otorite boşluğunun olmaması da aslında yolsuzluğu önlemek şöyle dursun, artıcı bir etken olabilmektedir.

Türkiye’deki yolsuzluğun sebepleri, dünyadaki yolsuzluk örneklerinin sebeplerinden çok da farklı değildir. Türkiye’de tam teşekküllü bir savaş ortamı hiç yaşanmadığı için yolsuzluğun savaşla ilişkili olduğu pek söylenemez. Buna kısmi bir istisna güneydoğudaki çatışma ortamı olabilir. Bu çatışma ortamı, özellikle 1990’lı yıllarda, başta uyuşturucu ticareti ve kaçakçılık olmak üzere, yolsuzluk vakalarının görülmesini ve bunların denetlenmemesini ve cezalandırılamamasını beraberinde getirmiştir.

Demokrasinin yeterince gelişmemiş olması, hukuk devletinin ve yargı bağımsızlığının sağlanamaması, medya özgürlüğünün olmaması ya da sınırlı olması, kamu etiği ve yurttaşlık bilincini yeterince gelişmemesi, toplumun/milletin/ülkenin değil birey ya da grup çıkarlarının ön planda tutulması, hem ekonomide hem hukukta adalet algısının yerleşmemiş olması gibi birçok nedenden ötürü yolsuzluk, Türkiye toplumunun gerçeği olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.

AKP’li Yıllarda Yolsuzluk ve “İsraf”

AKP’li yıllardaki yolsuzluk, Türkiye’nin dünyadaki trendin bir yönüyle dışına çıkmasını beraberinde getirdi. AKP’den önce de yukarıda saydığımız faktörlerle ilişkili olarak yolsuzluk vardı. Ancak AKP’yle birlikte kurulan yeni rejim ve toplumdaki kutuplaşmış ortam, hem yolsuzluğun miktarını artırdı hem de onu yeni şekillere büründürdü.

Aslında AKP ilk iktidara geldiğinde, tek parti iktidarıyla siyasal istikrarın yeniden sağlanması ve AKP’nin askeri vesayet altında topluma kendini ispatlama çabası gibi faktörlerin etkisiyle, yolsuzluk meselesinde bir azalma görüldü. Ancak işler AKP’nin art arda seçim zaferleri kazanmasıyla değişti. 2007’den ama özellikle de 2011’den itibaren iktidarda gidici değil kalıcı olunduğu duygusu yerleşti. Bu duygu, yeni yolsuzluk ağlarının örülmesini beraberinde getirdi.

Yolsuzluğu artırıcı etkenlerden belki de en önemlisi Erdoğan’ın Makyavelist siyaset tarzı oldu. İktidarda kalmak için her yolun mubah görüldüğü bu siyaset tarzında, iktidarın devamlılığı sağlandığı ölçüde, devlet içerisindeki büyük ya da küçük yolsuzluk ağlarına göz yumuldu. Hatta Erdoğan ve yakın çevresi, çoğu zaman bizzat bu ağların içerisinde yer aldı.

Erdoğan ve AKP, bu siyaset tarzıyla yolsuzluklara sadece kendisi göz yummadı, aynı zamanda iktidarına zarar geleceği düşüncesiyle devlet, parti ya da belediyelerdeki yolsuzlukların Yargı ve özellikle Sayıştay tarafından soruşturulmasını ve medya tarafından araştırılmasını da engelledi. Yargı ve Medya üzerinde kurulan otoriter denetim, yolsuzlukların toplumun gözünden kaçırılması ve cezasız bırakılması için kullanıldı.

AKP’li yılların yolsuzluk konusunda önceki yıllardan belki de en büyük farkı, bu gözden karçırma ve cezasız bırakma oldu. Belirttiğimiz üzere, AKP’den önce de yolsuzluk oluyordu ancak bunlar kısmen Yargı tarafından soruşturuluyor ve/ya medyada ifşa ediliyordu. Ne var ki artık yolsuzluk olsa da duymamız pek mümkün olmuyor. Ancak duymadığımız olmadığı anlamına gelmiyor. Nitekim, o dönemde devlet içerisine yuvalanmış Gülenci kliğin esas olarak Erdoğan’ı devirmek için gerçekleştirdiği 17-25 Aralık Operasyonları’nda ve şimdilerde AKP’den CHP’ye geçen belediyelerde devlet, parti ve belediyelerdeki ciddi seviyelere ulaşmış yolsuzluğun boyutlarına dair fikir edinmek mümkün.

AKP’li yılların önceki dönemlerden diğer bir farkı, kutuplaşmış ortamın yolsuzluğun algılanışını ciddi anlamda etkilemesi oldu. Toplumun ikiye bölünmesi ve “ya bizdensin ya onlardan” anlayışının yaygınlık kazanması, özellikle iktidar destekçilerinde yolsuzluğun görmezden gelinmesini beraberinde getirdi. Muhalif medyada yer alan yolsuzluk haberleri, bu medya organları öncesinde zaten şeytanlaştırıldığı için dikkate alınmadı. Yolsuzluk iddiaları, iç ve dış düşmanların iktidara kurduğuna inanılan kötü niyetli komploların parçası olarak görülerek görmezden gelindi.

Ancak son yerel seçim sonuçları, ekonomik krizin de etkisiyle, artık AKP seçmeninin de sınırlı da olsa yolsuzluklar konusunda rahatsızlık duymaya başladığını bize gösteriyor. AKP’den el değiştiren belediyelerde, usulsüz ihalelerden, keyfi ve lüks harcamalara, vakıflara akıtılan paralardan, akrabaları işe doldurmalara kadar bir dolu yolsuzluk ve yeni ismiyle “israf” haberi özellikle muhalif medyayı doldurmuş durumda. Seçim sonuçları bize bunların görülmeye ve kesmen dikkate alınmaya başlandığını gösteriyor.

Muhalefetin ve CHP’nin bundan sonraki başarısı ya da başarısızlığında, kazandığı belediyelerde yolsuzluk ve israf batağına batıp batmayacağı önemli bir rol oynayacak. Bu, CHP’nin kendisini topluma ispatlaması için bulunmaz bir fırsat. Bu fırsat iyi kullanılabilir ve AKP’nin iktidarın rehavetine kapılarak düştüğü hataya düşülmezse, ilerleyen dönemlerde gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış bu iktidar değişebilir.

Ama iktidar değişse bile, toplum olarak yolsuzluk batağından kurtulabilmek için daha derinlerde bir siyasal ve sosyolojik dönüşüm şart.