Liberalizmin Dayatılmaz Hafifliği

- Ağustos 07, 2019, 6:09 pm
23 mins

Burak Durgut, Doktora Adayı, Kadir Has Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler

Bugün liberal kelimesi, kendisini kullanan neredeyse her kişi tarafından farklı bir anlam yüklenerek, farklı bir içerikle konuşulmaktadır. Ne zaman eşitsizlikten, fakirlikten, yerel değerlerden konuşulsa (neo)liberalizm kavramı bir günah keçisi olarak ortaya koyulmakta ve kavramın etrafında çember kuran her ideolojik kamptan entelektüel, liberalizmin ne kadar zararlı olduğuna işaret etmektedir. Bu “vurun liberalizme”ciliğin son örneklerinden biri Sayın Hasan Basri Yalçın’ın geçtiğimiz günlerde Sabah Gazetesi için yazdığı “Liberal Dayatma” yazısı olmuştur. Yalçın, Liberalizm’in ders kitaplarındaki yerinden bahsederek başladığı yazısında postmodernizmden uluslararası hegemonyaya, yerel değerlerden merkez bankası bağımsızlığına kadar birçok konuya birer cümleyle değinmiş ve “Liberalizm”in entelektüel dünyamızı hegemonyasıyla nasıl kısıtlandığına işaret etmeye çalışmıştır. Fakat bu yazıda “liberal hegemonya”nın tarihine ve oluşum sürecine değinmemiştir. Bu yapılmadığı için, ortada hali hazırda kötücül karakteri herkes tarafından onaylanan ve tartışılmaz bir kavram olarak liberalizm, eleştirilen bir siyasal teoriden çok kurban edildiği takdirde bütün kabileyi doğal afetlerden koruyacağına inanılan bir günah keçisine dönüşmüştür. Dolayısıyla, liberal hegemonyanın beslendiği uluslararası tarihî düzlem ve liberalizmin kavramsallaştırılması tartışmanın selâmeti açısından bir zorunluluk hâline gelmiştir.

Uluslararası Hegemonya Olarak Liberalizm

Liberal uluslararası düzen fikri, adı “ebedi barış” (perpetual peace) olarak ilk kez Kant tarafından ortaya atılmıştır. Kant’a göre dünyada ebediyete kadar sürecek bir barışın ortaya çıkması için gerekli üç şart vardır: 1. Devletlerin yönetim şekli cumhuriyet olmalıdır (demokrasi), 2. Evrensel misafirperverlik ilkesi uygulanmalıdır, 3. Bu ülkelerden oluşan uluslararası hukuka dayalı bir barış bölgesi oluşturulmalıdır. Kant, birinci ilkesinde devletlerin cumhuriyet ile yönetilmesi durumunda savaş kararlarını alan hükümetlerin eninde sonunda halka hesap vereceğini öne sürmüştür. Zira savaşların yükünü hem can hem de mal kaybı vererek vatandaşlar çeker ve bu yüzden savaşlara karşı çıkacaklardır. Kant’a göre, bir cumhuriyetin yöneticileri yeniden seçilmek istiyorlarsa halkın bu savaş karşıtı tepkisini göz önünde bulundurmak zorundadır. İkinci ilke olan evrensel misafirperverlik yasası,  kişilerin istedikleri ülkelere gitmeleri durumunda zarar görmemeleri gerektiğini, istedikleri gibi mal alıp satmalarının serbest olması gerektiğini savunmuştur. Üçüncü ilke ise, devletlerin hukuka dayalı bir ilişki biçimi geliştirmeleri gerektiğine ve problemlerini hukuk çerçevesinde çözmeleri gerektiğine işaret etmektedir.

Kant’ın bu fikirleri özellikle 20. yüzyıl boyunca oldukça ilgi çekmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan yıkımı hem aşmak hem de bir daha ortaya çıkmamasını sağlamak için ne yapılması gerekir tartışmalarında, ABD Başkanı ve siyaset bilimi profesörü olan Woodrow Wilson, ön dört maddeden oluşan bir manifesto yayınlamış ve Kant’ın teorik fikirlerini pratiğe yansıtmaya çalışmıştır. Fakat hem ABD’nin Avrupa’nın siyasi meselelerinden uzak durması gerektiğini düşünen halkı ve kongreyi ikna edememesi hem de sağlığının el verememesi gibi birçok sebeple Wilson kafasındaki uluslararası düzeni kuramamıştır. Gaddis’e göre, Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan uluslararası sisteme yönelik ilk devrimci hamle Lenin’den geldiyse ikincisi de Wilson’dan gelmiştir. Her ikisi de mevcut uluslararası ilişkiler anlayışının eninde sonunda bir kriz üreteceği konusunda mutabık olsalar da çözüm önerileri oldukça farklı olmuştur. İkinci Dünya Savaşı ile birlikte her iki devlet başkanının öngördüğü kriz patlamış ve yeni bir uluslararası düzen kurulması gerekliliği artık çok daha net bir şekilde kendini göstermiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin önünde iki ciddi problem vardır. Birincisi, ABD’nin en ciddi ekonomik ortağı olan Avrupa’nın yeniden inşası; ikincisi ise sınırları Berlin’e dayanan sosyalist Sovyetler Birliği’nin Avrupa’ya doğru genişlemesinin engellenmesidir. Bu problemlerin çözülmesi için üç temel alan –ekonomik, hukuki, askerî- öngörülmüş ve bu alanlarda ihtiyaç duyulan kurumsallaşmanın sağlanması için adımlar atılmıştır. Askerî alanda NATO kurularak üye ülkelerin her türlü saldırıya karşı korunmaları hedeflenmiş, Bretton Woods kurumları (IMF, World Bank) sayesinde Avrupa’nın ekonomik olarak yeniden inşası ve uluslararası ekonomik düzenin stabil hâle gelmesi sağlanmış, Birleşmiş Milletler kurulmuş, Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesi imzalanmış (Sovyetler Birliği yönetimi sözleşmeyi Brejnev dönemine kadar imzalamamıştır) ve devletler arası problemlerin savaş yerine diyalog ve hukuk çerçevesinde çözümlenmesi imkânı sağlanmıştır. 1952’de Avrupa Kömür ve Çelik topluluğu kurularak stratejik öneme sahip ekonomik kaynaklar dolayısıyla Avrupa ülkeleri arasında savaş çıkmasını engellemek amaçlanmıştır. Yüzyıllardır kendi aralarında savaşan Fransa-Almanya gibi büyük devletlerin düşman yerine ortak olmaları sağlanmış ve bu oluşum bugünkü Avrupa Birliği’nin temelini oluşturmuştur. Peki, bütün bu kurumsallaşma projelerinin sonuçları ne olmuştur?

Ekonomi açısından bakıldığında, 1820 yılında dünyanın %94’ü mutlak yoksulluk altında yaşarken, 130 yıl sonra, 1950 yılında bu oran ancak %72’ye düşebilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan “Liberal Hegemonya” döneminde ise 50 yıl içinde bu oran %26’ya düşmüş, 65 yıl içinde %9.6’ya kadar düşmüştür. Özellikle Çin’in de uluslararası ekonomiye entegre olmasıyla beraber son 30 yılda sadece Çin’de 500 milyon insan mutlak yoksulluktan kurtulmuştur. Dünya Bankası 2030 itibariyle mutlak yoksulluğun ortadan kalkacağı ön görülmektedir.

Uluslararası Liberal hegemonyanın ekonomik açıdan başarısının ölçümünü gösteren en doğru veri, ABD ve Avrupa’nın kişi başı düşen gelirlerindeki artış olacaktır. Bu ülkeler hem kendi demokratik kurumlarını güçlendirmiş, hem de uluslararası ticaret ve hukuk gibi kanallar vasıtasıyla ilişkilerini düzenleme yoluna gitmişlerdir. Aşağıdaki grafik ABD ve Avrupa 1950 yılından 2014 senesine kadar yaşanan dönüşümü göstermektedir. Grafikten anlaşıldığı üzere 10.000 dolar civarından başlayan kişi başı gelir 2014 yılında 40.000 dolar çevresine konumlanmıştır.

Peki, uluslararası/devletlerarası çatışma kaynaklı ölümlerdeki durum nedir? Aşağıdaki grafikte devletlerarası çatışmalardan kaynaklanan ölümlerin istatistiği verilmiştir. Grafikten anlaşıldığı üzere Avrupa’da ölümler neredeyse sıfırlanmış, dünya genelinde de ölüm sayısı ciddi bir düşüş göstermiştir. Liberal hegemonyanın hemen öncesi sadece Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında hayatını kaybedenlerin sayısı yüz milyonlara ulaşırken son 10 yılda bu rakam 100.000’in altına düşmüştür.

Bütün bu iyileşmeler yaşanırken Soğuk Savaş sürmekte, liberal demokratik-kapitalist siyasal sistem ile sosyalist Sovyet ekonomik modeli arasında rekabet sürmektedir. 1991 yılına gelindiğinde ise Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ile birlikte Francis Fukuyama gibi liberal hegemonyanın savunucuları artık “Tarihin Sonu”nun geldiğini iddia etmeye başlamışlardır. Bu görüşe göre dünyada artık sosyalizm-kapitalizm tartışması sonra ermiş, liberal-demokratik-kapitalist sistem mutlak bir zafer ilan etmiştir. Fakat Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra yaşanan demokratik rejimler yerine yarı otoriter hibrit rejimlerin sayısının çoğalması gibi gelişmeler Fukuyama gibi umut sahiplerini, iddialarını yeniden düşünmeye sevk etmiştir.

Liberal Uluslararası Hegemonya İçinde Türkiye

Peki, Liberal Hegemonya Türkiye için ne anlama gelmektedir? Ekonomik açıdan değerlendirmek gerekirse, Türkiye 1950-1980 yılları arasında kapalı bir ekonomik modele sahiptir. Bu sebeple hegemonyanın etkisine ekonomik anlamda görece kapalıdır. 24 Ocak Kararları ile daha açık bir ekonomiye geçiş yapılmış olsa da gerekli siyasi reformlar yapılamamış, insan hakları ve özgürlükler bakımından geri kalınmıştır. 2001 krizi sonrası IMF yaptırımları olarak karşımıza çıkan ekonomik reformlar, AKP iktidarının ilk dönemlerinde Avrupa Birliği reformlarına uygun davranması ile politik açıdan da desteklenmiştir. Türkiye 2002-2013 yıllarında tarihinde hiç görülmemiş bir şekilde kişi başı düşen milli gelirini artırabilmiştir.

Bunun yanı sıra, ülkelerin özgürlük durumlarını değerlendirme/ölçme konusunda en yetkin kurum olan Freedom House, ülkeleri politik ve sivil özgürlüklerine göre değerlendirmekte ve bunun sonucunda bir ülkelerin özgürlük puanını çıkarmaktadır. Buna göre 1 puana yaklaştıkça ülkeler özgürleşmekte, 7 puana yaklaştıkça otoriterleşmektedirler. Freedom House’un ölçümlerine göre, Türkiye 2005-2013 yılları arasında özgür ülkeler sınıfına yaklaşırken, 2013 sonrası özgürlük seviyesinde sürekli bir düşüş yaşanmıştır. Türkiye’nin ekonomik büyüme grafiği ile özgürlük puanı arasındaki ilişki oldukça çarpıcıdır. Türkiye özgürleştikçe ekonomik büyüme yaşanırken, otoriterleştikçe ekonomi kötüye gidiş sergilemiştir. Yani Türkiye’nin “Liberal Hegemonya”dan payını aldığı dönem kötü değil aksine oldukça iyi bir netice ortaya koymaktadır.

Kaynak: Freedom House

Askerî bakımdan ise, NATO üyesi olan ve NATO’nun en büyük ikinci ordusu konumunda bulunan Türkiye, “Liberal Hegemonya”nın en önemli askeri güçlerinden biri konumundadır. Sovyetler Birliği’nin 1952’ye kadar Kars-Ardahan bölgesini Türkiye’den istediği göz önünde bulundurulursa, Sovyetler Birliği’nin neredeyse her komşusunu işgal etmesine rağmen Türkiye’ye karşı bir işgal girişiminde bulunmamasında, NATO’nun caydırıcılığının etkisi daha açık hâle gelecektir. Yani Türkiye’nin Liberal Hegemonya tarafından zarar gördüğü iddiası gerçeği yansıtmamakla beraber, fayda sağladığı iddiası daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.

Liberalizmden Kim Zarar Görür?

Hasan Basri Yalçın Hoca’nın liberal evrenselciliğin hemen karşısında yerli ve milli değerleri konumlandırmasının oldukça tutarlı bir dikotomi olduğunu söylemem gerekiyor. Liberallerin doğuştan gelen hakları olan insan tasavvuru; toplumlar, kültürler ve bağlamlar üstü bir ahlâka işaret eder. Liberaller, bütün insanların hiçbir gerekçe ile ihlâl edilemez hakları olduğunu savunur. Onların bedenlerini nasıl kullandıkları ile ilgilenmez, bedenlerini kullanma haklarına odaklanır. Dolayısıyla, liberalizm kamusal alanda farklı iki insanın birbirlerine zarar vermeden yaşayabilmelerini mümkün kılabilecek siyasal sistemler kurmaya odaklanır. Liberal evrenselci bakış açısının karşısında konumlandırılan yerli ve millîliğin ise bir insana haklarını verme konusunda birçok kriteri vardır. İnsanın hakları, mensup olduğu topluma göre, yaşadığı kültüre göre ve içinde bulunduğu bağlama göre değişiklik gösterir. Meselâ, bir homoseksüel Londra’da farklı Konya’da farklı haklara sahiptir ve bu -Londra ve Konya’nın yerel özellikleri göz önünde bulundurulduğu zaman- normaldir. Fakat bir homoseksüelin her iki şehirde de aynı haklara sahip olmasını istemek “liberal bir dayatma” anlamına gelir.

Peki, yerli ve milli değerler etrafında tanımlanan hak tanımı bu durumda kimi cezalandırır? Dünya üzerindeki bütün toplumlar, insan hakları tanımını kendi yerel değerlerine göre yapmış olsaydı bu durumdan sadece Konya’ya gelen homoseksüel değil, Londra’ya giden müslüman da etkilenmiş olmaz mıydı? Avrupa’da yükselen aşırı sağ sesler, kamusal alanda Avrupalı olmayan görüntülere tahammül edemediklerini gizlemiyorlar. Evrensel hakların Avrupalı olmayanlardan esirgenmesini talep ediyorlar. Haklarına göz dikilen gruplardan bir tanesi de Müslüman göçmenler. Şu durumda, Hasan Basri Yalçın Hoca’nın liberal dayatma dediği durumdan onlar da oldukça şikâyetçi olmalı. Zira liberalizm kamusal alanda Müslümanların da diğer azınlıkların da haklarını savunuyor. Eğer liberalizm kaybederse bu insanlar da kaybedecek. Yerli ve millilik eksenli hak tanımlaması, azınlıkların yaşadıkları her toplumda ayrımcılığa uğramasıyla ve bu ayrımcılığın kültürel normlarla meşrulaştırılmasıyla sonuçlanacaktır. Sıklıkla Avrupa’da yükselen İslamofobi’den şikâyet edenler, ‘liberal dayatma’ argümanlarıyla bu ayrımcılığı meşrulaştırdıklarının umarım farkındalardır. Zira homoseksüellere Türkiye’de hak tanımamak için fırlatılan bumerang Londra’da, Paris’te, Berlin’de bir Müslümanın başörtüsü ile kamusal alanda var olamaması şeklinde geri dönebilir. Dolayısıyla, liberalizmden Müslümanlar da ateistler de başörtülüler de homoseksüeller de zarar görmezken, yerlilik ve millîlik iddiası güden fikirler altında yaşayanlar bundan zarar göreceklerdir.

Öte yandan, liberalizmin evrenselci bakış açısının, bu değerleri benimseyen ülkeleri birbirlerine yakınlaştırdığı, refah ve barış ürettiği yukarıda anlatılmıştır. Bu projenin içerisine girmek isteyen ülkelerin yapması gereken kurumsal düzenlemeler ortadadır. Bu proje, neo-con’lar gibi yarı demagog yarı stratejist radikallerin etkisi altında hareket eden Bush gibi liderler çıkmadıkça, hiçbir devlete doğrudan dayatılmaz. Devletler arzu ederlerse bu kurumsal düzenlemeleri yapar ve uluslararası bir refah ve barış projesinin ortağı olurlar. Yapılan düzenlemeler, öncelikli olarak yürütme erki olarak hükümetleri terbiye etmeyi ve devlet dışı aktörleri korunaklı hâle getirmeyi amaçlamaktadır. Yargı bağımsızlığı, mülkiyet hakkı, insan haklarının anayasal garantiler altında olması bu açıdan elzemdir. Bunlar sonucunda liberal dünyanın içine girmeniz mümkündür. Mamafih, bu dünyanın bir parçası olmak devleti yönetenlerden çok devlet dışı aktörlerin çıkarlarına hizmet etmektedir. Firmalar büyür, dış pazarlar genişler, işbirlikleri artar, sivil toplum güçlenir. Yani, liberalizmin öngördüğü düzenlemeler toplumun geneline sirayet edecek ve fayda sağlayacaktır. Bu oyunun kaybedenleri ise, denetimsiz kamu gücü kullanan ve kaynakları dilediğince harcamaya eğilimli olan hükûmetlerdir. Liberalizm ve onun öngördüğü evrensel değerler, bu tip hükümetleri ve onların destekçilerini mutsuz etmektedir. Onların reforma direnirken geliştirdikleri yerlilik ve millîlik söylemleri bu yüzden tartışmalı hâle gelecektir. Zira dikotomi yerel ile evrensel arasında olmaktan çıkmıştır ve birey ile hükümet arasında cereyan edecektir.  Liberalizmin bu noktadaki tavrı ise nettir: Evrenselliğin yanındadır ve hükümetleri vatandaşlarının denetimine açmak ister.

Sonuç

Yukarıda yazılanlar ışığında Sayın Hasan Basri Yalçın’ın yazısı üzerine düşünüldüğünde, Türkiye’nin ihtiyacı olan şeyin daha az liberalizm değil daha çok liberalizm olduğu aşikârdır. Türkiye daha fazla sansüre değil daha çok özgürlüğe, daha çok diktaya değil daha çok serbestleşmeye,  daha çok devlete değil daha çok sivilliğe ihtiyaç duymaktadır. Bu fikirlerin Türkiye’de en fazla rağbet gördüğü dönem olan 2003-2013 dönemine bakıldığında, özgürlüğün refahla birlikte yükselmesi de dikkat çekicidir. 2013 yılından bu yana yaşanan otoriteryen dönüşümün ise tam tersi bir ekonomik etki yapmış olması, özgürlüğüne düşkün olmayan insanlar için bile özgürlüğe teşvik sebebidir.

Uluslararası alanda bakıldığında ise, Türkiye’nin liberal hegemonyaya yakınlaştıkça fayda sağladığını, uzaklaştıkça zarar gördüğünü ileri sürmek hiç de abartılı olmayacaktır.  Özellikle liberal hegemonyanın alternatifi olarak yükselmeye başladığı iddia edilen Rusya-Çin eksenli otoriter-devletçi modelin, Türkiye için daha iyi bir alternatif olduğu iddiası -Hasan Basri Yalçın açıkça böyle bir iddiada bulunmamış olsa da yükselen başka bir alternatif görülmemektedir- buradan bakıldığında oldukça hatalı görülmektedir.

daktilo1984 yazar kadrosu dışında yazarlar tarafından gönderilen yazılar.