Kıymetli Okurlar,

2019 yazında Türkiye’de iç politika hepimize stres limit aşımları yaşatıyor. Seçimler yapılıyor ama sonuçlar adeta kahve falına kalmış… Siyaset gitgide daha öngörülemez bir hortuma dönüşmüş, hepimizi içine çekip savururken, biz yine de sükunetle bazı kadim sorulara cevap aramaya çalışalım.

Daktilo 1984 için kaleme aldığım bu üçüncü yazıda yine demokrasi kavramı ile güreşeceğiz:

Yapan nasıl yapmış? Bizde niye tam dikiş tutmuyor? Pastayı büyütüp zenginleştikçe demokrat olabilecek miyiz? Mutlu son ne zaman? Ahir ömrümüzde görür müyüz?

Bu gibi sorular sanıyorum hepimizi biraz ilgilendiriyor.

Çayınızı, hadi çok düşkünseniz kahvenizi alın, başlayalım. Aman bu sıcaklarda ne çayı, diyenler soğuk içecek alsınlar. Ama unutmayın, o soğuk içeceklerde çok şeker var, ona göre… [Hoca kısmı da hep böyle, araya hep bir uyarı sıkıştırıp tadımızı kaçıracak illa... ]

Bu yazıda demokrasi ile uğraşırken bir de uluslararası çerçeveyi hesaba katacağız. Yani ev alırken, nasıl sadece daireye değil, muhite de bakıyorsak, demokrasi için de sadece ülke içine değil, biraz da civara bakmakta fayda var. Bunun sonuçları çok enteresan. Rusya ve Çin bile var aşağılarda, sakın pes etmeyin yolun başında, lütfen okumaya devam!

Demokrasi deyince benim naçizane kafamı meşgul eden en temel sorular şunlar:

1. Memleket olarak ne zaman demokratik oluruz, nasıl efendice bir arada yaşamayı öğreniriz? Ekonomik pasta büyüdükçe özgürlükler de artmıyor muydu?

2. Bu demokratikleşme sorunu her ülkenin sadece kendi başına omuzladığı bir mesele mi? Yoksa uluslararası sistemin bunda bir etkisi var mı? Yani, biz demokratik olamıyorsak, konu komşunun bunda hiç mi kabahati yok?

Bu sorulara cevap için bu yazıda danışacağımız hoca Princeton Üniversitesi’nden Carles Boix. Siyaset biliminin en müstesna hakemli dergilerinden American Political Science Review’da 2011’de yayınlanmış makalesine bakıyoruz:

Carles Boix Hoca Ne Demiş?

Efendim, benim gibi sabırsız olanlar için hikayenin sonunu en baştan söyleyeyim: Carles Hoca diyor ki, demokrasiyi etkileyen iki önemli faktör var:

1. gelişmişlik düzeyiniz (yani kişi başına düşen milli gelir)

2. uluslararası sistem

Ancak bu ikisinin de etkisi oldukça çetrefilli. Yazının kalan kısmını okumadan bu çetrefil ilişkiyi anlamak mümkün değil, o nedenle sabırla okumaya devam ediyoruz…

Peki ama diyebilirsiniz, onca siyaset bilimci dururken niye Carles Boix?

Şöyle ki,  bu çalışma uluslararası sistemi de demokratikleşme tartışmalarına analitik olarak dahil eden önemli bir çalışma. İçinizden bilmiş olanlar ‘ama Evren Hoca,  Samuel Huntington var, demokratik dalgalar var, biz de Türkiye olarak 3. dalga demokrasisi değil miyiz?’ vs. diyecektir. Aferin, ekstra puanı verdim gitti size. Huntington da evet var. Ayrıca Türkiye hem İkinci hem Üçüncü dalgada var. Ama burada Boix çok daha ayrıntılı, veriye dayalı bir çalışma yapıyor ve sistemin etkisini net olarak ölçüyor.

Huntington’un, ‘işte size Birinci, İkinci ve Üçüncü Dalga demokrasiler’ dediği veya Fukuyama’nın ‘Tarihin sonu geldi, yaşasın liberal demokrasiler artık tek egemen!’ diye prematüre sevindiği tezlerde ise bu tarz bir ölçüm yok. Ölçüm olmadığı için de, farklı sistemlerin etkisinin ne olduğunu tam bilemiyoruz. Oysa Boix bize tam da bu bilgiyi veriyor: yani uluslararası sistem şöyle olursa bu kadar demokratik olursunuz, böyle olursa bu kadar. Haliyle bu bulguları da disiplinin zirvedeki dergisinde yayınlanıyor.

1. Ekonomik Kalkınma ve Demokrasi:

Bu konudan Daktilo 1984’e yazdığım ilk yazıda bahsetmiştim. Kalkınma ve demokrasi arasında güçlü bir ilişki var. Bu özellikle Modernleşme teorisi tarafından incelenmiş, hala da uğraştığımız önemli bir konu. Atlayıp okumadıysanız kaçırmayın. Ben yazdım diye demiyorum, o da çok beğenilen yazılardan biri oldu.

Carles Hoca 1800’lerden 2000’e kadar, yani neredeyse iki yüz yıllık veri toplayarak tekrar kalkınma ve demokrasi arasındaki ilişkiye bakıyor. Diyor ki, bir ülkenin gelir düzeyine bakarak yaklaşık %76 oranında onun demokrasi düzeyini doğru bir şekilde tahmin edebiliriz. Nasıl mı? Şöyle: fakirlerse, büyük ihtimal demokratik değiller, zenginlerse, büyük ihtimal demokratikler.

Örnekle açıklayalım: 1990’ların ortasında bir ülkede kişi başına düşen gelir 10 bin ABD Doları veya üzerindeyse, %96 oranında bu ülkeler demokrasiyle yönetiliyor, özgür ve adil seçimlerle iktidar el değiştiriyor. Oysa kişi başına düşen gelir 1990larda 2000 doların altındaysa, bu şartlardaki ülkelerin sadece %18’i, yani her altı taneden yalnızca biri serbest seçim yapabilecek kapasitede. Yani fakirseniz, demokratik olmanız zor. Ama imkansız değil, yapabilen var. Tekrar edelim, fakir ama demokratik olmak zor ama imkansız değil.

Son 200 yılda dünyada demokrasilerin yükselişini grafikte görebilirsiniz. Burada yatay eksen 1800’den itibaren zamanı, soldaki dikey eksen dünyadaki demokratik ülkelerin yüzdesini (koyu düz çizgi), sağdaki ise dünyanın ortalama demokrasi skorunu (kesikli çizgi) gösteriyor.

Fark edeceğiniz gibi iki Dünya Savaşı sonrası demokrasilerde birer sıçrama olmuş. Ama faşist dalga (1930’lar) ve Soğuk Savaş dönemlerinde (1950-1989) demokraside gerileme var. Soğuk Savaş sonrası, 1990’lardan itibaren yine demokratik rejimler artıyor. Ancak tüm bu iniş çıkışlara rağmen dünya nüfusunun halen sadece yarısı demokratik veya kısmen demokratik rejimlerde yaşıyor.

Peki, zenginlik ve demokrasi arasındaki ilişki tam olarak nasıl?

Bildiğiniz Gibi Değil!

İnsan aklı lineer düşünmeye yatkındır. Yani bir değişken arttıkça, diğerinin de aynı oranda artmasına şartlanırız. Diyelim spor ve sağlık. Otomatik olarak şöyle düşünürüz: ne kadar spor, o kadar sağlık ve uzun ömür! O zaman günde 8-10 saat spor yapanlar ölümsüz mü olacak? Maalesef hayır…

Spor yapma oranınız arttıkça, sporun sizin vücudunuza yaptığı pozitif etki de giderek azalacaktır. Yani, hiç spor yapmayan biri yavaş yavaş, günde 15-20 dakika yürüdüğünde, yüzdüğünde, vücudunda bunun olumlu etkileri çok hızlı görülür. Nefesiniz açılır, belki biraz kilo verirsiniz, vermeseniz bile kaslarınız güçlenir, sıkılaşır, genel olarak dinçleşirsiniz.

Ama diyelim siz zaten haftada 3-4 kez spor yapıyorsunuz. Kardiyo çalışıp yüzüyorsunuz. Bu temponuzu haftada 5-6 seansa çıkarmak çok fazla gözle görülür bir fark yapmayacaktır. Zaten oldukça atletik bir yapıda olduğunuz için, ekstra sporun büyük bir etkisi olmayacaktır.

Zenginlik ve demokrasi arasında ilişki de bu şekilde. İlk başlarda çok fakirken zenginleşmeye başladığınızda, demokraside ciddi ilerleme oluyor. Ama zamanla bu etki yavaşlıyor. Yani lineer bir ilişki yok. Biri arttıkça diğeri de hep aynı oranda artmıyor. Zaman içinde azalan oranda artış var. Ayrıca bazı kritik eşikler var. Carles Hoca bunları 3000, 6000 ve 10,000 dolar olarak belirlemiş. Şöyle diyor:

  • Ülkede kişi başına düşen gayri safi milli hasıla (GSMH) 3 bin doların altında ise, gelirdeki her artış, demokratikleşmeyi de son derece olumlu etkiliyor.
  • Kişi başına GSMH 6 bin doların üzerine çıktığında, demokrasi üzerinde gelirin etkisi (önceki gelir dilimine oranla) azalmaya başlıyor.
  • Kişi başına GSMH 10 bin doların üzerine çıktığında, gelirin demokratikleşme üzerinde fazla bir etkisi olmuyor.

Yani, halk üslubuyla söylersek, 10 bin dolar yıllık kişi başı gelire ulaşıp hala demokrasinizi rayına oturtamadıysanız, size geçmişler olsun…

Peki, Türkiye için bu ne demek?

Yukarıda Dünya Bankası ve OECD verilerinden alınmış Türkiye’nin kişi başına düşen gayri safi milli hasılası grafiği var. Ne görüyoruz? 1990’larda 3000 dolar eşiğine varmışız. 2000’lerin ilk yarısında 6000 dolara ulaşmışız. 2010’dan hemen sonra 10,000 dolar eşiği geçilmiş.

Şimdi kendinize sorun: 2010’dan sonra Türkiye’de demokrasi açısından hangi büyük atılımlar oldu? İlerleme oldu mu? Olmadıysa eğer, Türkiye’de bir anormallik yok, zaten siyaset biliminin duayenleri de olmayacağını öngörmüşler.

Eğer kişi başına geliriniz 10,000 dolara ulaşana kadar demokrasinizi yola koyamadıysanız, ondan sonra işiniz zor diyor istatistiksel analizler. Kısacası Türkiye’de özellikle 2011 sonrası yaşanan demokratik tökezlemeler olağandışı gelişmeler değil, bilakis, ampirik siyaset biliminin öngörebildiği bir gerileme.

2. Uluslararası Sistem ve Demokrasi:

Pek ama hep mi kabahat bizim? Zengin de olduk mutlu sonu göremedik! Nerede bu demokrasi? Bu nasıl düzen?

Haykırmamak elde değil, anlıyorum. Demokrasi zaten sadece bir tek ülkenin herkesten izole kurup yürütebildiği bir düzen de değil. Şöyle ki, çevrenin, konu komşunun, yani uluslararası sistemin sizin demokrasiniz üzerinde etkisi var. Ancak hakikatte durum ‘kıskanç, nifak tohumu saçan dış güçler, şu-bu lobisi var ya…’ söyleminden çok çok uzak.

Bir örnekle olaya yaklaşalım: Farz edin yeni evlisiniz. Öğrenciyken tanıştınız, severek evlendiniz, aileleriniz de –hikaye bu ya- çok büyük muhabbet içindeler, aman nazarlardan uzak! İş icabı yeni bir muhite taşınıp ev tuttunuz. Koca bir apartmanda veya sitedesiniz. Bütün gün iştesiniz, ama sonuçta yine o çevrede ikamet ediyorsunuz. Asansörde, alışverişinizi yaparken, parkta, bahçede komşularınızla muhatapsınız.

Yeni evli ve mutlu bir çift olarak diyelim ki gördüğünüz konu komşunuza merhaba diyorsunuz, kapıyı tutuyorsunuz. Komşular da bu kibarlığınıza mukabele edip sizi selamlıyor, hal hatır soruyorlar. Zamanla uygun bir zamanda sizi ziyaret gelip bir ufak hoş geldiniz hediyesi veriyorlar. Siz arada karşılaştığınız yaşlı teyzelerin poşetlerine yardım ediyorsunuz. Bayramda seyranda tatile gitmeyenler birbirinin kapısını çalıyor. Acil bir matkap, kabartma tozu veya tamirci ihtiyacınızda konu komşuya sorup yardım alabiliyorsunuz. Hasılı böyle medeni, hoş ve muhabbetli bir komşuluğun yaşandığı ortamda sizin de evliliğinizi tökezlemeden devam ettirme şansınız, takdir edersiniz ki daha yüksek.

Peki, bir de tam tersini düşünün: ya taşındığınız muhit son derece sorunlu, hırsız, uğursuz, birbiriyle kavgalı insanlarla dolu olsaydı? Duvarlardan gelen kavga dövüş sesleriyle kendi evinizde oturmaktan korksaydınız? Çelik kapı üstüne asma kilit yaptırma derdine düşseydiniz? Asansöre binmekten çekinseydiniz, her gün şiddete şahit olsaydınız, evliliğiniz yine aynı hazda devam edebilir miydi?

Sözün kısası, nasıl ki komşularımız hanemizi etkiliyorsa, komşu devletler ve genel anlamda uluslararası sistem de, tek tek ülkelerin demokratik gelişimini etkiliyor. Aslında hem Huntington, hem Fukuyama bu etkileşimi gözlemlemiş siyaset bilimciler. Ama etki tam olarak ne kadar, ne ölçüde? Buna net cevap ikisinde de yok.

Carles Boix Ölçmüş:

Carles Hoca uluslararası sistemi 3 farklı biçimde gruplamış: demokrasilerin baskın olduğu sistem; demokratik olan ve olmayan unsurların birbirini dengelediği çift kutuplu sistem; son olarak demokratik olmayan, otoriter unsurların hakim olduğu sistem. Her birinin etkisini tek tek ölçmüş. Bulgular şöyle:

1. Eğer içinde bulunduğunuz uluslararası sistemde demokratik değerler hakimse, ülkede kişi başına gelirin 1000 dolardan 12 bin dolara çıkması, demokraside de %50 oranında bir sıçrama ve iyileşmeye sebep oluyor. Bu iyi haber.

2. Çift kutuplu, demokratik olan ve olmayan unsurların yaklaşık başa baş etkin olduğu bir uluslararası sistemde, aynı oranda bir iktisadi kalkınma (yani bin dolardan 12 bine çıkma) demokrasiyi %15 oranında iyileştiriyor. Ne oldu, çift kutuplu olunca, yani bir yanınız demokratik, bir yanınız otoriter sistemlerle çevriliyse, %50 den %15’e düştü demokratik ilerleme. Yine kısmen iyi.

3. Yazar son olarak Sovyetler Birliği’nin doğrudan etkisinde kalmış ülkelere bakmış. Bu ülkelerde ekonomik kalkınmaya rağmen sistemin etkisi demokrasiyi ileri değil bilakis geri götürmüş. Doğrudan Sovyet kontrolünde kalmış ülkelerde yaklaşık %20 oranında bir gerileme var demokrasi indeksinde. Bu oran istatistiki olarak da anlamlı bir oran. İşte burası kötü.

Ez Cümle:

Princeton’dan Carles Hoca’nın ölçüp biçtiği bunca yıllık veriyi özetlersek şu sonuçları çıkarabiliriz:

Kişi başına gelirini 10bin doların üzerine çıkarmış ülkeler hala demokratik olamamışlarsa, vay vatandaşın haline! Çünkü artık kişi başına 10bin dolardan vergi toplayan, adeta bir Deli Dumrul devlet ile karşı karşısınız. Devletin vergi gelirleri 3 bin veya 6 bin dolar GSMH’ya kıyasla 2-3 kat artmış. Dolayısıyla vatandaşın üzerinde 2-3 kat daha sert baskı kuracak kapasitesi var. Ancak vatandaşın bu devlet mekanizmasından hesap sorabilme imkanı yok! Çünkü demokrasisini geliştirememiş.

İkinci husus, uluslararası sistem. Yükselen popülizm dalgası deyin, Trump bir çuval inciri batırdı deyin, Avrasya’nın Çin ve Rusya liderliğinde şahlanışı deyin, BRICS ve yeni Yükselen Güçler deyin, ne derseniz deyin, ancak mevcut durum şudur: 2019 itibariyle uluslararası sistemde demokratik ülkelerin ağırlığı artmıyor, bilakis azalıyor. Daha Avrupa’da yükselen ırkçı dalgaya gelemedik bile, yerimiz bitti çünkü. Kısacası, yükselen Çin, Rusya, otoriter liderler yönetiminde Hindistan ve Brezilya hiç hayra alamet değil. Bu aktörlerle birlikte Boix’in 3. Modeline dönüşüyor uluslararası sistem.

Uluslararası arenada günümüzde yıldızı yüksek güçler şunlar:

  • Çin: Google, Facebook yasak, her 8 Uygur’dan biri, toplamda yaklaşık 1 milyon Uygur toplama kamplarında, oruç tutmak yasak.
  • Rusya: 20 yıldır aynı lider ülkeyi yönetiyor, oligarklar at koşturuyor, muhalif siyasetçiler, gazeteciler gün ortasında kurşunlanıyor.
  • Hindistan: giderek Hindu milliyetçiliğinin etkisi altında, 200 milyon Müslüman nüfus problem olarak algılanıyor, etnik ve dini pogromlar yaşanabiliyor.
  • Brezilya: askeri cunta niye bitti diye dertlenen, yargısız infazcı bir eski asker %55 oyla başkan seçildi.
  • ABD: ‘5. Caddede gündüz vakti adam öldürsem bana bir şey yapamazlar’ diyen Trump iktidarda…

Sistemde bu tarz aktörler yükseldikçe, hepimizin demokrasisi risk altına giriyor. Durumumuz adeta mahallede sürekli aile içi şiddete şahit olan yeni evli çift gibi. Biz daha düzenimizi tam oturtmamışız. Fakat etrafta gördüğümüz vurdu-kırdı, bize de şiddeti kanıksatıyor. Herkes yapıyor, biz de yapsak ne olur ki, kıvamına geliyoruz… Gelir, arabalar, AVMler, kredi kartı limitleri artmasına artıyor ama, giderek daha az hak-hukuk, daha az özgürlük içerisinde yaşamaya mahkum oluyoruz.

Bir başka yazıda görüşmek üzere, hepinize iyi komşular diliyorum.

——

NOT: Bu yazıda özetlediğim makalenin künyesi şu şekilde:

Carles Boix. 2011. “Democracy, Development, and the International System” American Political Science Review, Volume 105 (4), 809-828

DOI: https://doi.org/10.1017/S0003055411000402